قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
"De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin de ben ona uyayım!"
Cenâb- Hak sonra şöyle dedi: Ey Muhammed! Mekke ehli Kureyşe de ki, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin; bahsettikleri farklılığa bağlı olarak Tevrat ve Furkān veya Tevrat ve İncil'den. Eğer doğru söylüyorsanız ben ona uyayım. İddianıza göre bu ikisi birbirini destekleyen iki sihirdir ve uydurulmuştur; şu halde Allah katından siz bir kitap getirin de ben ona uyayım. Müfessirler bunu benimsemiştir. Diğer bir tevil doğruya daha yakın olabilir, o da şudur: Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin. Yani Allah katından size putlara tapmayı emreden bir kitap getirin. Çünkü onlar Allah'tan başka putlara tapıyor ve bunu onlara Allah'ın emrettiğini söylüyorlardı. Yine "Bunlar Allah katında bizim aracılarımız" diyorlar. Onların putlara tapmaları ancak kendilerini Allah'a yaklaştırmalarındandır. Ve sözler böyledir. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- bunun üzerine şöyle der: Allah katından size bunu emreden bir kitap getirin. Bu ikisinden daha doğru yol gösteren. Yani bu ikisinden daha açık ve daha net, çünkü bu ikisi Allah'tan başka varlıklara tapmayı yasaklamış ve menetmiştir. Şöyle buyuruyor: Bu ikisinin getirdiğinden daha yol gösterici ve daha açık bir kitap getirin. Eğer doğru söylüyorsanız. İddia ettiğiniz üzere Allah'ın size bunu ve putlara tapmanızı emrettiği hususunda. Bu anlayışın, ilkinden gerçeğe daha yakın bir yorum olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı veya hükmü sesli olarak ifade etmek, söz söylemek ve dile getirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kavl" eyleminin insanın iç dünyasındaki inancı dışa vurma vasıtası olduğunu tanımlar. Emir kipiyle (kul / de ki, söyle) kullanıldığında bu, sıradan bir tavsiye değil; elçiye (peygambere) doğrudan doğruya "ilahi argümanı muhatabın yüzüne çarpma" görevini yükleyen resmi bir tebliğ talimatıdır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın polemik (tartışma) üslubunda "Kul" (De ki) hitabının yapısal ve teolojik işlevini analiz eder. Mekke müşriklerinin bir önceki ayetteki "Bu iki sihir (Tevrat ve Kur'an) birbirine destek oldu" şeklindeki iftiralarına karşı Allah, peygamberini savunmasız bırakmamış; "Kul" emriyle ona, müşriklerin mantığını kendi içinde çürütecek o sarsılmaz retorik silahı bizzat dikte etmiştir. Peygamber, kendi adına değil, vahyin otoritesiyle konuşmaktadır.
Fe'tû (فَأْتُوا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-t-y" kökünün temel manasının "bir yere varmak, ulaşmak, gelmek ve bir şeyi getirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin, sıradan ve tesadüfi bir hareketten ziyade, failin kendi iradesi ve çabasıyla belli bir nesneyi/delili "ortaya koyması, getirmesi" olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ilmindeki "tehaddî" (meydan okuma) bağlamına dikkat çeker. "Öyleyse getirin" (fe'tû) emri, müşriklere yönelik edebi ve rasyonel bir meydan okumadır. Kur'an, onların inkarını salt bir inat olarak değil, bir iddia olarak kabul eder ve bu iddiayı ispatlamaları için onlardan nesnel bir "alternatif üretmelerini" talep eder.
Bikitâbin (بِكِتَابٍ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün "parçaları bir araya getirmek, dikiş dikmek, toplamak ve yazmak" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kitab" kelimesinin dağınık halde bulunan kelimeleri, hükümleri ve anlamları bir düzen içinde bir araya getirip sabitlemek (yazılı bir yasa haline getirmek) olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramice ve Süryanicedeki "kthâbâ" (kutsal metin, yazılı vahiy, yasa) kelimesinden geçtiğini savunur. Peygamberin müşriklerden getirmelerini istediği şey sıradan bir şiir, bir masal veya bir kehanet değil; doğrudan doğruya hayatı düzenleyen, içinde ahlaki ve hukuki ilkeler barındıran resmi, tutarlı ve ilahi bir "yasalar bütünü / kutsal metin"dir (kitab).
İndillâhi (عِنْدِ اللَّهِ)
İbn Fâris, "a-n-d" kökünün "bir şeyin yanı, huzuru, mevcudiyeti ve mekansal/soyut yakınlık" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ind" kelimesinin Allah için kullanıldığında fiziksel bir mekanı değil, mutlak kaynağı, şerefi ve manevi huzur makamını temsil ettiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bilginin kaynağı problemini analiz ederken bu tamlamaya değinir. Müşrikler vahyi "uydurulmuş bir sihir" (insan veya cin kaynaklı bir üretim) olarak nitelendirmişlerdi. Kur'an ise "Allah katından / Allah'ın huzurundan" (min indillâh) şartını koşarak, getirilecek olan o alternatif kitabın beşeri zekanın, şairlerin veya kahinlerin bir ürünü olmamasını; kaynağının tamamen dikey, aşkın ve kusursuz bir ilahi irade olmasını şart koşar. Hakikatin yegane ölçüsü, onun aşkın (ilahi) kaynağıdır.
Ehdâ (أَهْدَىٰ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "birine lütuf, şefkat ve letafetle yol göstermek" olarak tanımlar. Kelimenin ism-i tafdil (üstünlük derecesi) kalıbında "ehdâ" (daha doğru yol gösteren, daha iyi rehberlik eden) şeklinde gelmesi teolojik bir kıyası ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki rasyonel ve fonksiyonel işlevine dikkat çeker. Kur'an'ın müşriklere sunduğu meydan okuma salt edebi/linguistik bir üstünlük yarışı değildir. İtiraz edilen Tevrat ve Kur'an, toplumları şirkin karanlığından, zulümden ve cehaletten kurtaran devasa birer ahlaki/hukuki "rehberdir" (hüdâ). Peygamber onlara, "Eğer bu ikisini beğenmiyorsanız, insanlık için bu ikisinden sosyolojik ve ahlaki olarak 'daha işlevsel, daha kurtarıcı ve daha iyi yol gösteren' (ehdâ) bir sistem/kitap getirin" diyerek tartışmayı pratik ve ahlaki bir zemine çeker.
Minhümâ (مِنْهُمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisindeki bu tesniye (ikil) zamirin (o ikisinden) kullanımına dikkat çeker. Müşrikler bir önceki ayette Musa ve Muhammed'e verilen vahyi "iki sihir" (sihrâni) olarak tanımlayıp reddetmişlerdi. Bu ayetteki "minhümâ" (o ikisinden daha doğru yol gösteren) ifadesi, Tevrat ve Kur'an'ın ontolojik ve teolojik kardeşliğini, birbirini tasdik eden o sarsılmaz vahiy zincirini tescil eder. Hakikat tektir; Mısır'da Musa'ya inen rehberlik ile Mekke'de Muhammed'e inen rehberlik, aynı ilahi iradenin ürünleridir.
Ettebi'hü (أَتَّبِعْهُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "t-b-a" kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, ona eşlik etmek ve tabi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" kavramını, sadece fiziksel bir yürüyüş değil; inançta, eylemde ve ahlakta bir hakikate bilinçli, eylemsel ve iradi bir şekilde kayıtsız şartsız uyma durumu olarak tanımlar.
Dücane Cündioğlu, peygamberin dudaklarına yerleştirilen "Ben de ona tabi olayım / ona uyayım" (ettebi'hü) cümlesinin felsefi ve ahlaki muazzamlığını analiz eder. Peygamber, kendi getirdiği vahyi körü körüne bir fanatizmle, kabilevi bir asabiyetle veya şahsi bir iktidar hırsıyla savunmamaktadır. O, hakikatin nesnel gücüne öylesine mutlak bir teslimiyet içindedir ki; "Eğer Allah katından bu ikisinden daha iyi bir rehber getirebilirseniz, yemin ederim ki statümü bırakıp ben de sizin getirdiğinize uyacağım" diyerek kibrini tamamen sıfırlamış ve kendisini sadece "hakikatin bir izleyicisi/tabisi" (müttebi) kılmıştır. Bu, dogmatizmi parçalayan peygamberane bir rasyonalitedir.
İn Küntüm (إِنْ كُنْتُمْ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, oluşması ve olmak" manalarına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "in" (eğer) şart edatının bu fiille (in küntüm / eğer siz iseniz) birlikte kullanılmasının, muhatabın (müşriklerin) iddiasının zayıflığını ve gerçekleşme ihtimalinin imkansızlığını vurgulayan bir mantıksal kurgu olduğunu kaydeder.
Sâdikîn (صَادِقِينَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-d-k" kökünün "sözün gerçeğe/vakıaya uygun olması, doğruluk, sağlamlık ve dürüstlük" manalarına geldiğini belirtir. Yalanın ve uydurmanın (kizb/iftira) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını, insanın içindeki inancın, dilinden dökülen sözün ve dışarıdaki nesnel gerçekliğin birbirine kusursuz bir şekilde uyması, aralarında hiçbir çelişki bulunmaması olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "sâdikîn" (doğru söyleyenler) kelimesiyle biten bu ayetin polemik finalini inceler. Müşrikler, otuz altıncı ve kırk sekizinci ayetlerde elçileri ve vahyi "uydurulmuş bir yalan" (müfterâ) ve "sihir" olarak itham etmişlerdi. Kur'an bu ayette mahkemeyi tersine çevirir: "Eğer bu vahiylerin uydurma olduğu yönündeki iddialarınızda zerre kadar samimiyseniz, entelektüel ve nesnel bir 'doğruluğa' (sıdk) sahipseniz, dedikoduyu bırakın ve alternatif kitabınızı ortaya koyun." Müşriklerin o asılsız kibri ve iftiraları, ahlaki bir test olan "sâdikîn" (doğruluk/ispat) duvarına çarpıp paramparça olmuştur. Ortada bir kitap yoktur, dolayısıyla ortada bir doğruluk (sıdk) da yoktur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla