Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 43. Ayet

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe min ba’di mâ ehleknâ-lkurûne-l-ûlâ besâ-ira linnâsi vehuden verahmeten le’allehum yeteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Muhakkak ki biz, önceki (birçok) nesilleri yok ettikten sonra, düşünüp ders çıkarsınlar diye Mûsa'ya insanlar için apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmet olarak o kitabı verdik."

      Muhakkak ki biz, önceki (birçok) nesilleri yok ettikten sonra Mûsaya kitabı verdik. Ad, Semûd ve daha önce geçmiş ümmetlerden. Yani onu, sözü edilen inkârcıların helâkinden sonra gönderdik. Apaçık deliller olarak. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani bahsedilen önceki nesillerin helâki, daha sonra gelenlerin, peygamberleri inkâr etmekten alıkoyması ve bunun, Mûsanın (a.s.) nübüvvetine bir delil teşkil etmesine dair bir delil ve ibrettir. Apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmet olarak meâlindeki âyete ilişkin ikinci yorum şudur: Allah Teâlânın Mûsaya verdiği kitap kabul ettikleri, uydukları ve onunla amel ettikleri takdirde kendileri için apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmettir. Tıpkı bunun gibi Allah'ın geçmiş bütün kitapları inanıp gereğince amel edenler için hidâyet, rahmet ve apaçık delildir. Bunun, "geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık" sözlerinin cevabı ve bağıntısı (sılası) olması da mümkündür. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: En doğrusunu Allah bilir ya, peygamberlerine uyan ve onlara icabet eden atalarınızdan bunu duymadınız. Onları inkâr edenlere gelince, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden kendilerini helâk ettik ve köklerini kazıdık. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âteynâ (آتَيْنَا)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "e-t-y" kökünün temel anlamının "bir yere gelmek, bir şeye vasıl olmak, yönelmek ve vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "itâ" (vermek/bahşetmek) eyleminin, sıradan bir devir teslimden ziyade, verenin alana lütfuyla, cömertçe ve kolaylık sağlayarak bir şeyi ihsan etmesi olduğunu açıklar. Ayette ilahi iradenin Musa'ya Kitab'ı "vermesi", zorlu bir mücadelenin ve Firavun'un helakinin ardından gelen ontolojik bir ödül ve lütuf olarak formüle edilir.

        Mûsâ (مُوسَى)

        Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı çalışmasında ismin kökeninin Eski Mısır diline dayandığını ve "mes / mose" (çocuk, doğmuş, oğul) anlamına geldiğini belirtir. İbranice üzerinden "Moshe" (sudan çıkarılmış) şeklinde teolojik bir anlam kazanarak Arapçaya geçmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, ismin bu ayetteki bağlamını Kitab-ı Mukaddes tipolojisi üzerinden okur. Musa, önceki ayetlerde "su" (yamm) ile Firavun'un helakine şahit olmuş, o tiranlığın sulara gömülmesinin ardından bizzat isminin anlamı gibi (sudan çıkarılan/kurtulan) yeni bir dönemin, yasası olan (Kitap verilen) kurucu peygamberine dönüşmüştür.

        el-Kitâbe (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün "parçaları bir araya getirmek, dikiş dikmek, toplamak ve yazmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitab" kelimesinin dağınık halde bulunan kelimeleri, hükümleri ve anlamları bir düzen içinde bir araya getirip sabitlemek (yazmak) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramice ve Süryanicedeki "kthâbâ" (kutsal metin, yazılı vahiy) kelimesinden geçtiğini ve doğrudan dini bir terminoloji olduğunu savunur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "kitab" kavramını analiz eder. Musa'ya verilen "Kitap" (Tevrat), sadece yazılı bir rulo değil; Firavun'un keyfi, kuralsız ve zalim iktidarının yok edilmesinden sonra, toplumun yeniden inşası için gönderilen "ilahi kanun, sınır ve şeriat" merkezidir. Kaos bitmiş, yazılı ve bağlayıcı ilahi yasa (Kitap) dönemi başlamıştır.

        Ba'di (بَعْدِ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "bir şeyin diğerinden sonra gelmesi, zaman veya mekan olarak arkasında yer alması" manasına geldiğini belirtir. Kabl (önce) kelimesinin zıddıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu zaman zarfının ayetteki kullanımının tarih felsefesi açısından önemine dikkat çeker. Kitap (yasa), Firavun ve benzeri tiranlar henüz iktidardayken değil; onların tarih sahnesinden tamamen silinmesinden (helakinden) "sonra" (ba'di) verilmiştir. İlahi nizam, eskinin zulüm enkazı tamamen temizlendikten sonra inşa edilmektedir.

        Ehleknâ (أَهْلَكْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-l-k" kökünün "bir şeyin kırılması, parçalanması, düşmesi ve yok olması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "helak" eylemini, bir canlının hayatının son bulması veya bir nesnenin/toplumun işlevini yitirerek ontolojik olarak çökmesi, yıkılması olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi kıssanın politik ve tarihsel diyalektiği üzerinden okur. Allah'ın "Biz helak ettik" (ehleknâ) şeklindeki birinci çoğul şahıs vurgusu; yeryüzündeki tiranlıkların, zalim imparatorlukların ve kibirli sistemlerin çöküşünün tesadüfi bir tarihi döngü değil, doğrudan doğruya ilahi adaletin (sünnetullahın) aktif, bilinçli ve ezici bir müdahalesi olduğunu ilan eder.

        el-Kurûne (الْقُرُونَ)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün "iki şeyi birbirine bağlamak, yaklaştırmak ve eşleştirmek" manalarına geldiğini belirtir. Aynı zaman dilimini, aynı mekanı veya aynı inancı paylaşarak birbirine "bağlanmış" insan topluluklarına ve onların yaşadığı çağlara (nesillere) "karn" (çoğulu kurûn) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karn" kelimesini, aynı peygamberin döneminde yaşayan veya aynı sosyolojik felaketi paylaşan nesil/çağ olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da "kurûn" kelimesinin genellikle refah ve güçten şımararak yoldan çıkan, peygamberleri yalanlayan ve nihayetinde sosyolojik/kolektif bir yıkımla tarihten silinen antik çağ toplumlarını (Ad, Semud, Firavun kavmi gibi) ifade ettiğini kaydeder.

        el-Ûlâ (الْأُولَىٰ)

        İbn Fâris, "e-v-l" kökünün "başlangıç, ilk, bir şeyin aslına ve köküne dönmesi" manalarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssa içindeki ironik ve felsefi simetrisini analiz eder. Firavun'un meclisi otuz altıncı ayette kendi statükolarını korumak için "Biz bunu ilk atalarımızdan (âbâinel evvelîn) işitmedik" diyerek eski nesilleri hakikatin ölçüsü yapmışlardı. Bu ayet ise o "ilk/önceki" (el-ûlâ) denilen nesillerin (kurûn) aslında hakikatin ölçüsü değil, ilahi helakin ve çöküşün nesneleri olduğunu bildirir. Geçmiş, kutsanacak bir dogma değil, ibret alınacak bir yıkım (helak) mezarlığıdır.

        Besâira (بَصَائِرَ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün "gözle görmek, bir şeyin iç yüzünü bilmek ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "basîret" (çoğulu besâir) kavramını, sadece fiziksel gözün (basar) görmesi değil; kalbin, aklın ve vicdanın eşyanın hakikatini, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilecek o derin ve içsel aydınlanması olarak tanımlar. Körlüğün (amâ) tam zıddıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bu kelimenin muazzam işlevini inceler. Musa'ya verilen Kitap, sadece uyulması gereken kuru emirler ve yasaklar bütünü değildir. O, önceki nesillerin içine düştüğü o zihinsel ve ahlaki "körlüğü" yırtan, insanın hakikati kendi iç görüsüyle kavramasını sağlayan "aydınlatıcı nurlar, idrak pencereleri ve kavrayış ışıklarıdır" (besâir).

        en-Nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-v-s" kökünün "hareket etmek, salınmak" veya "ü-n-s" kökünden "yakınlık kurmak, ünsiyet etmek ve vahşetin zıddı" manalarına geldiğini belirtir. Beşeriyete bu isim, sosyal bir varlık olmalarından dolayı verilmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "İsrailoğulları için" değil de hususiyetle "insanlar için" (lin-nâsi) vurgusunun yapılmasının evrensel boyutuna dikkat çeker. Musa'ya verilen vahiy, sadece dar bir etnik grubun kurtuluş manifestosu değil; Firavunların helakinden sonra tüm "insanlığın" (en-nâs) ahlaki ve zihinsel inşası için gönderilmiş evrensel bir aydınlanma (besâir) kaynağıdır.

        Hüden (وَهُدًى)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "birine lütuf, şefkat ve letafetle yol göstermek" olarak tanımlar. Sapıklığın ve yolunu kaybetmenin (dalalet) mutlak şifasıdır. Musa'nın Mısır'dan çıkarken yirmi ikinci ayette çölün ortasında Rabbi'nden istediği "sevâes-sebîl" (dosdoğru yol / hidayet) duası; şimdi ete kemiğe bürünmüş, sadece kendisi için değil, tüm insanlık için bir yasa metni (Kitap/Hüdâ) olarak tecelli etmiştir.

        Rahmeten (وَرَحْمَةً)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün "yumuşaklık, acıma, şefkat, merhamet ve annenin rahmine" işaret ettiğini belirtir. Varlığın birbirine sevgiyle bağlanmasının özüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını, acıma duygusunun eyleme dönüşerek, muhtaç olanın veya zayıfın ihtiyacını gidermek, ona iyilik etmek şeklinde tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetteki ontolojik ve ahlaki sıralamasına dikkat çeker. Kitap önce zihni aydınlatan bir "basiret" (besâir), sonra eylemlere yön veren bir "rehber" (hüdâ) ve nihayetinde yıkılmış, ezilmiş, Firavunlar tarafından sömürülmüş insanlığın yaralarını saran, onları ilahi şefkatle kuşatan mutlak bir "merhamet" (rahmet) sığınağıdır. Yasa (Kitap), merhametle dengelenmiştir.

        Yetezekkerûn (يَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "z-k-r" kökünün "bir şeyi zihinde muhafaza etmek, hatırlamak, anmak ve unutmanın zıddı" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eylemini, insanın fıtratında zaten var olan, ancak gaflet, kibir veya zulüm sebebiyle üzeri örtülmüş olan o fıtri hakikati/bilgiyi yeniden bilince çağırması, hatırlaması ve onunla eyleme geçmesi olarak açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fiil kalıbındaki bu kullanımını psikolojik bir şaheser olarak niteler. İlahi irade, önceki tiranları yok edip yerine yeni bir Kitap gönderirken, insanları körü körüne bir itaate zorlamaz. "Umulur ki düşünürler / fıtratlarını hatırlarlar" (leallehüm yetezekkerûn) diyerek; aydınlanmanın (besâir), hidayetin ve rahmetin nihai gayesinin, insanın kendi hür iradesiyle aklını kullanması, geçmiş helaklerden ders çıkarması ve vicdanındaki o ilahi antlaşmayı "hatırlayarak" (tezekkür) erdemli bir toplum inşa etmesi olduğunu lügat üzerinden vurgular. Din, bir dayatma değil, varoluşsal bir hatırlatmadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X