وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
"Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır."
Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Bu, dünyada kendilerine yapılan azap ve helâk edilmeleridir. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır. Bazıları, yüzleri kararmış anlamında olduğunu söylemiştir. Bunun, onların bu dünyada süslenip kibirlenmelerine ve Mûsayı (a.s.) karalamalarına bir karşılık olması, "Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?" sözlerine karşı bir cevap teşkil etmesi mümkündür. Böylelerinin âhirette, dünyada iken bulundukları ve kibirlendikleri halin dışında bir durumda olacaklarını haber vermektedir. Bazıları âyette geçen kubh (القبح) kelimesinin siyahın mavi ile karışımı anlamına geldiğini söylemiştir.
Yorumu Yorumla
-
Etba'nâhüm (وَأَتْبَعْنَاهُمْ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "t-b-a" kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, bir şeyi diğerinin peşine takmak ve izlemek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta if'âl babındaki "itbâ" eylemini, bir nesneyi veya durumu kasıtlı olarak bir kimsenin arkasına iliştirmek, onu peşinden ayrılmayacak şekilde takip ettirmek olarak tanımlar. Ayette Allah'ın Firavun ve ordusunun peşine bir laneti "takması/iliştirmesi" (etba'nâhüm); onların sadece denizde boğulup ölmediklerini, aynı zamanda işledikleri zulmün tarihi bir bedeli olarak o bedduanın adeta bir gölge gibi tarih boyunca peşlerinden sürüklendiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kıssadaki tarihsel ve psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Firavun dünyadayken kitleleri arkasına takıp (ittiba ettirip) mutlak bir tahakküm kurmuştu. Allah, bu hastalıklı otoriteyi tersine çevirmiş ve Firavun'un o şaşalı mirasının arkasına, kıyamete kadar silinmeyecek olan o mutlak "laneti" kalıcı bir mühür gibi iliştirmiştir. Peşinden gidilen tiran, peşinden lanet sürüklendiği bir ibret vesikasına dönüşmüştür.
ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, "d-n-v" kökünün temel manasının "yakınlık, mesafe olarak beri tarafta olma ve alçaklık/düşüklük" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesinin ahiretin (sonraki ve uzak olanın) zıddı olarak, insanın şu an içinde bulunduğu, ona en yakın, en ulaşılabilir ve en somut yaşantı alanı olduğunu ifade eder. Ayrıca kelimenin etimolojisindeki "denâet" (değer düşüklüğü) manasına da atıf yaparak, ontolojik olarak ahiretten daha alt bir mertebede bulunduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "dünya" kavramını, müşrik ve zalim aklın yegane gerçeklik alanı olarak analiz eder. Firavun'un bütün kibri, sarayları ve tanrılık iddiası sadece bu "yakın ve alçak" (dünya) boyutla sınırlıdır. O, aşkın olanı (ahireti) reddederek tüm yatırımını dünyaya yapmış, ancak ilahi irade onu en çok güvendiği bu dünyada, hem de kendi halkının ve tarihin gözü önünde lanete mahkum etmiştir.
La'neten (لَعْنَةً)
İbn Fâris, kelimenin türediği "l-a-n" kökünün "birini şiddetle kovmak, uzaklaştırmak, hayırdan ve merhametten mahrum bırakmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, lanet kavramını, Allah'tan geldiğinde "ilahi lütuftan, merhametten ve ahiret nimetlerinden mutlak surette mahrum bırakılıp uzaklaştırılma"; insanlardan geldiğinde ise "beddua, nefret, kınama ve toplumdan dışlanma" olarak açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lanet kelimesinin Kur'an'daki teolojik ve sosyolojik çift boyutuna değinir. Firavun'a dünyada iliştirilen lanet, sadece Allah'ın onu rahmetinden kovması değildir; aynı zamanda Mısır'dan bugüne kadar gelen nesillerin, özgürlük ve adalet arayan tüm toplumların o tiranlık sistemini (Firavunluğu) tarihsel bir nefretle anması, yeryüzünün hafızasından onun ismine sürekli bir "beddua ve kınamanın" akmasıdır.
Gabriel Said Reynolds, "lanet" kavramını Geç Antik Çağ'ın edebi ve dini bağlamında okur. Eski Ahit geleneğinden itibaren tiranlar ve zalimler, sadece askeri olarak yenilmezler; onlar aynı zamanda gelecek nesiller için "lanetlenmiş birer ibret prototipine" dönüştürülürler. Kur'an, Firavun'un seküler kibrini, onu evrensel ve kalıcı bir lanetin (dışlanmışlığın) nesnesi yaparak parçalar.
el-Makbûhîn (الْمَقْبُوحِينَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-b-h" kökünün "çirkinlik, bir şeyin göze, akla veya ahlaka son derece itici gelmesi ve nefret uyandırması" olduğunu belirtir. Güzelliğin (hüsün) tam zıddıdır. Ayrıca lügatte köpeği kışkırtıp uzaklaştırmak veya birini rezil rüsva ederek kovmak manasına da gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "kubh" kavramını, insanın fıtratının, aklının ve vicdanının tiksinerek reddettiği fiziksel veya manevi iğrençlik olarak tanımlar. "Makbûh" (kötülenmiş/çirkinleştirilmiş) kelimesi, hem yüzü asık, hem de ahlaken rezil edilmiş, haysiyeti sıfırlanmış ve her türlü güzellikten mahrum kalmış kimseyi ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kıssa içindeki muazzam estetik tezatını analiz eder. Firavun dünyadayken Mısır'ın o eşsiz saraylarında, altınlar, mücevherler, devasa kuleler (sarh) ve mutlak bir estetik "ihtişam/güzellik" (hüsün) içinde yaşamıştı. Ancak zulmü onun ontolojik gerçekliğini zehirlemişti. Ahiret gününde (yevmel kıyameti) diriltildiğinde, o dünyevi ihtişamdan geriye hiçbir şey kalmayacak; o ve ordusu, varlığın en iğrenç, en rezil, en itici ve en "çirkinleştirilmiş" (el-makbûhîn) sürüsü olarak ilahi adaletin huzuruna çıkarılacaktır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ahlaki boyutuna dikkat çeker. Güç, adaletten ve haktan (biğayril hakk) koptuğunda, geriye sadece ontolojik bir "çirkinlik" (kubh) kalır. Firavun sisteminin akıbeti sadece acı çekmek veya yanmak değildir; asıl ceza, o sahte tanrısal kibrin, ahiret meydanında tüm insanlığın gözü önünde mutlak bir iğrençliğe, utanca ve "maskaralığa" (makbûhiyet) dönüştürülmesidir. Onlar cezalandırılmaktan öte, haysiyetsizleştirilmişlerdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla