فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
39. "Firavun ve askerleri, bize döndürülmeyecekleri kanaatine kapılarak yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar"
40. "Biz de onu ve askerlerini alıp denizin içinde bıraktık. Bak işte, zâlimlerin sonu nice oldu!"
Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Büyüklük taslama, kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünmektir. O, aynı şekilde kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünüyor ve kendisinin rablığını ve ilâhlığını iddia ediyordu. Kavminin büyüklük taslaması ise İsrailoğullarını köleleştirmeleri ve hizmetlerinde kullanmaları dolayısıyla oluyordu. Yahut Mûsa'ya itaat etmek ve onun davet ettiği buyruklara icabette bulunmakta büyüklük taslamışlardır.
Bize döndürülmeyecekleri kanaatine kapıldılar, biz de onu ve askerlerini aldık. Onu azap etmek ve helâk etmek üzere aldık ve onları denizin içinde bıraktık, bak işte, zâlimlerin sonu nice oldu! Zulümleri sebebiyle azap edilirler.
Yorumu Yorumla
-
Ahaznâhu (فَأَخَذْنَاهُ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "e-h-z" kökünün "bir şeyi avuç içine almak, sıkıca tutmak, yakalamak ve hapsetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiziksel bir kavram olan tutmak, zamanla "kıskıvrak yakalayıp cezalandırmak" manasına evrilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "ahz" eylemini, bir nesneyi elde etmek veya bir kimseyi mağlup edip esir almak olarak tanımlar. Allah'ın cezalandırması bağlamında kullanıldığında bu kelime, failin (Firavun'un) hiçbir kaçış yolu bulamayacağı, sarsılmaz, ani ve ezici bir "kıskıvrak yakalayışı/helak edişi" ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "fe" (fâ-i ta'kıbiyye) edatının önemine dikkat çeker. Bir önceki ayette anlatılan Firavun'un kibri ve yeryüzündeki mutlak büyüklenmesinin (istekbera) hemen ardından, araya zaman girmeksizin "Onu yakaladık" (fe-ahaznâhu) denilmesi; tiranlığın zirvesi ile ilahi azabın (çöküşün) başlangıcı arasındaki o trajik ve kaçınılmaz nedenselliği gösterir. Kibir, kendi helakini anında doğurmuştur.
Cünûdehû (وَجُنُودَهُ)
İbn Fâris, "c-n-d" kökünün lügatte "kalınlık, sertlik ve bir araya toplanmış yoğun kütle" manalarına geldiğini ifade eder. Zorlu arazilere bu isim verilirken, zamanla askeri birliklere ve kalabalık ordulara da bu katı ve toplayıcı vasfından dolayı "cünd" (çoğulu cünûd) denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "cünd" kavramını, belirli bir siyasi veya askeri amaca matuf olarak toplanmış, emir komuta zincirine sahip yardımcı kuvvetler olarak tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki ilahi "yakalayışın" (ahz) sadece Firavun'un şahsıyla sınırlı kalmayıp doğrudan "ordularını/askerlerini" de (cünûdehû) kapsamasının hukuki ve ahlaki boyutuna değinir. Firavun'un tiranlığı tek kişilik bir eylem değil; bu askeri ve bürokratik aparatın (cünûd) itaati ve gücüyle ayakta duran kurumsal bir zulümdü. Zulme bilfiil alet olan ve onu ayakta tutan bu "aygıt", suça ortak olduğu için cezaya da (boğulmaya) aynı şiddette ortak edilmiştir.
Nebeznâhüm (فَنَبَذْنَاهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-b-z" kökünün temel anlamının "eldeki bir şeyi değersiz, önemsiz ve işe yaramaz görerek fırlatıp atmak, elden çıkarmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nebz" eylemini, insanın değer vermediği, küçümsediği ve itibar etmediği bir nesneyi bir kenara fırlatması olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında bu kelimenin yarattığı sarsıcı ironiyi analiz eder. Firavun, yeryüzünde tanrılık iddia eden, devasa piramitler inşa eden ve kendisini/ordusunu varlığın merkezine koyan mutlak bir kibir abidesidir. Ancak Allah, bu devasa gücü helak ederken destansı veya başa baş bir kozmik savaş tasviri kullanmaz. Onları, tıpkı parmak ucundaki değersiz bir çakıl taşını veya hurma çekirdeğini fırlatır gibi "fırlatıp atmış/çöpe atmıştır" (nebeznâhüm). Bu fiil, Firavun'un sahte büyüklüğünü ontolojik bir hiçliğe indirger.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki edebi ve görsel güce dikkat çeker. "Nebeznâhüm" kelimesi, o ihtişamlı Mısır ordusunun, atlarının, arabalarının ve silahlarının ilahi kudret karşısında bir "çöp, bir tortu ve sıradan bir nesne" kadar hafiflediğini; denizin ortasına bir çırpıda, hiç zorlanılmadan fırlatılıp atıldığını resmeden muazzam bir tasvirdir.
el-Yemmi (فِي الْيَمِّ)
El-Cevâlîkî, "el-Mu'arreb" adlı eserinde bu kelimenin saf Arapça kökenli olmadığını, Mısır (Kıpti) veya Süryani dillerinden Arapçaya geçmiş yabancı kökenli bir isim (muarreb) olduğunu ve deniz/büyük nehir anlamına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı çalışmasında kelimenin kökenini detaylandırır. "Yamm" kelimesinin kadim Kenan/Arami dillerinde ve doğrudan Kıpticede (Eski Mısır dilinde) "yom" formunda "deniz veya Nil nehri" anlamında kullanıldığını kanıtlar. Kur'an'ın, Mısır coğrafyasında geçen bu helak olayını sıradan bir Arapça kelimeyle (bahr) değil, o coğrafyanın kendi otantik ve tarihi lügatiyle (Yamm) anlatması muazzam bir tarihsel tutarlılıktır.
Gabriel Said Reynolds, "Yamm" (su/deniz) motifini edebi ve teolojik bir ironi üzerinden okur. Firavun, iktidarının ve zenginliğinin kaynağı olan Nil'in sularına hükmettiğini iddia etmiş ve İsrailoğullarının bebeklerini bu sulara atarak (boğarak) bir soykırım yürütmüştür. Şimdi ise ilahi adalet (kısas), o güvendiği ve silah olarak kullandığı aynı "suyu" (yamm), onun ve ordularının üzerine bir mezar olarak kapatmıştır. Su, hem Musa'nın kurtuluş (bebekken bırakıldığı), hem de Firavun'un helak mekanıdır.
Fenzur (فَانظُرْ)
İbn Fâris, "n-z-r" kökünün "gözle bakmak, idrak etmek, bir şeyi tefekkürle incelemek ve beklemek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin sadece biyolojik bir görme işlevi (basar) olmadığını; aklın ve kalbin devreye girerek görünenin arkasındaki hakikati kavraması, ibret alması ve olayların içyüzüne nüfuz etmesi olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "fenzur" (öyleyse bak/gör) emrinin felsefi ve tarihsel derinliğini analiz eder. Bu emir sadece Hz. Muhammed'e yönelik yerel bir hitap değil; tüm insanlığa ve tarihin kendisine yöneltilmiş kozmik bir çağrıdır. Firavun'un denizin dibindeki cesedi ve çöken imparatorluğu üzerinden; aklı, gücü ve iktidarı putlaştıran her sistemin akıbetini "görmeye, tarih felsefesi yapmaya ve evrensel bir ibret çıkarmaya" davettir. Bakmak, burada tarihi okumaktır.
Âkıbetü (عَاقِبَةُ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "a-k-b" kökünün "topuk, bir şeyin hemen arkasından gelmek, birini izlemek ve bir sürecin nihayeti/sonu" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet" kelimesinin bir işin, eylemin veya tarihi bir serüvenin varacağı o en son, en kesin ve değişmez sonuç olduğunu söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi kıssanın genel temasıyla ilişkilendirir. Firavun, otuz sekizinci ayette göklere (sonsuzluğa ve tanrılığa) ulaşmak için devasa kuleler inşa ettirmiş ve Mısır'ı ebedi mülkü sanmıştı. Ancak ilahi yasa, onun bu geçici şımarıklığını kesip atmış ve ona ontolojik gerçeği, yani tarihin çöplüğünde boğulmak olan o nihai "âkıbeti" (acı sonu) yaşatmıştır. Güç geçici, âkıbet ise kesindir.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak, noksanlaştırmak, hakkı gasp etmek ve adaletin sınırını aşmak" olduğunu söyler. Karanlık (zulmet) de eşyayı asıl yerinden ettiği/gizlediği için aynı kökten gelir.
Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını "haddi aşmak, hak edilmeyen bir müdahalede bulunmak ve adaletin dengesini bozmak" olarak tanımlar. Zalim, haksızlığı ve tahakkümü karakter haline getirmiş kimsedir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "zulüm" kelimesini, helak edilen kavimlerin ortak ontolojik paydası olarak inceler. Ayet, Firavun ve ordusunun akıbetini salt bir askeri yenilgi veya şanssızlık olarak değil; onların evrensel adalet kurallarını (tevhidi ve insan haklarını) çiğneyen, kibirlenerek yaratılış sınırlarını ihlal eden birer "zalim" (ez-zâlimîn) olmalarına bağlar. Deniz onları boğmuştur, çünkü ilahi adalet üzerine kurulu olan evren, adaletsizliği (zulmü) bünyesinden nihai olarak kusmak zorundadır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla