Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 34. Ayet

    وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَاناً فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءاً يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veeḣî hârûnu huve efsahu minnî lisânen feersilhu me’iye rid-en yusaddikunî(s) innî eḣâfu en yukeżżibûn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      33. "Mûsâ dedi ki: Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum!"

      34. "Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder. Zira beni yalancılıkla itham etmelerinden endişe ediyorum."

      Mûsâ dedi ki: Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum! Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Şuarâ sûresinde şöyle buyurmuştur: "Dedi ki Rabb'im! Beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum" "beni öldürmelerinden korkuyorum" Bu âyetlerde söz konusu hususu belirtirken sonra beyan ettiğini öne aldı; konuyu farklı lafızlarla ve harflerin değişikliğiyle anlattı. Bu durum, mâna doğru olduktan, kastedilen ve verilen anlam anlaşıldıktan sonra lafızların ve harflerin muhafaza edilmesinin, işitene zorunlu olmadığının bilinmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâ, bu haberleri ve daha önce geçen kıssaları Kur'ân'da farklı lafızlarla, harf değişiklikleriyle, takdim-tehirlerle, ekleme ve çıkarmalarla anlatmıştır. Bunun sebebi, bunları belirtme amacının ve hedefinin, lafız ve harflerin kendileri değil, içeriklerinin bilinmesidir. İçerikleri bilinip anlaşıldığında hangi dille ve harfle olursa olsun ifade edilmesi caiz olmuş olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Benden daha açık ve düzgün konuşur. Bu ilâhî beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Onun dilinde konuşma bozukluğu ve tutukluk vardı, yani ağzına ateş aldığı için bir düğüm vardı. Bunun mahiyetini tam olarak bilemeyiz. Başka bir ilâhî beyanda şöyle buyurmuştur: "Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar". Bunun, Allah Teâlânın yaratmış olduğu bir özellik olması da mümkündür. O, bazılarını diğerlerinden daha fasih ve daha açık konuşur kılmıştır. Yahut Hârun'da bulunmayan korku ve günahtan dolayıdır. Şüphe yok ki şiddetli korku, kişiyi konuşma ve açıklama yapmaktan alıkoyar. Bu, insanlar arasında bilinen bir durumdur. Hz. Mûsanın "beni yalanlamalarından korkuyorum" demesinin anlamı da budur. Bir de şu var, Hârun onlar arasında yetişmiştir, onlar Hârun'un dilini daha iyi biliyor, konuşmasını daha iyi anlıyordu. Mûsâ ise belirli dönemlerde onlardan ayrılmıştır.

      Onu da bir yardımcı olarak yanımda gönder. Cenâb-ı Hak başka bir âyette onun hangi konuda yardım istediğini açıklamıştır. Bu, "yakınlarımdan birini, Hârun'u bana yardımcı ver" meâlindeki âyette geçen beyanındaki ifadeleridir. Beni yalanladıklarında söylediğim şeylerde beni onaylayan. Yahut yalanlanmaktan ve reddedilmekten kalbim daraldığında onunla huzur bulayım. Rabb'i ona cevap verdi ve şöyle buyurdu:​ (Kasas 35​)

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehî (وَأَخِي)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "e-h-v" kökünün temel manasının "iki şey arasındaki uyum, denklik, ortaklık ve birbirine benzeme" olduğunu belirtir. Aynı anne-babadan gelenlere bu ismin verilmesinin sebebi, aralarındaki nesep ve kan ortaklığıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta kardeş (ah) kelimesinin sadece biyolojik bir bağı ifade etmediğini; aynı zamanda dostluk, sırdaşlık, aynı yolu ve aynı gayeyi paylaşma (birliktelik) anlamlarını da taşıdığını söyler. Musa'nın Mısır gibi ölümcül bir siyasi merkeze tek başına gitmek yerine "kardeşini" (ehî) talep etmesi, bu ağır peygamberlik (risalet) yükünü taşıyabilecek en güvenilir "ortak ve yoldaş" arayışıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Musa'nın bu talebini sosyopolitik ve psikolojik bir zemin üzerinden analiz eder. Mısır'da aranmakta olan ve daha önce bir cinayete karışmış bir kaçak olarak Musa, Firavun'un bürokrasisini ve o acımasız sistemi çok iyi bilmektedir. Oraya tek başına gitmenin yaratacağı devasa psikolojik basıncı kırmak için, kendisine mutlak manada sadık, ihanet etmeyecek ve onu yalnız bırakmayacak birine, yani "kardeşine" ihtiyaç duymaktadır. Bu, peygamberane bir rasyonalitedir.

        Hârûnü (هَارُونُ)

        El-Cevâlîkî, "el-Mu'arreb" adlı eserinde bu ismin saf Arapça kökenli olmadığını, Arapçaya başka dillerden geçmiş (muarreb) yabancı özel bir isim (alem) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı çalışmasında ismin kökeninin İbranicedeki "Aharon" kelimesine dayandığını ifade eder. İslam öncesi dönemde Arap Yarımadası'ndaki Yahudi ve Hıristiyan topluluklar aracılığıyla bilinen ve kullanılan kadim bir dini figürün ismidir.

        Gabriel Said Reynolds, Harun figürünü Geç Antik Çağ'ın Kitab-ı Mukaddes tipolojisi üzerinden okur. Eski Ahit geleneğinde Harun, daha çok dinin kurumsal/ritüelistik tarafını (rahipliği) temsil ederken; Kur'an burada onu doğrudan Musa'nın elçilik görevindeki "sözcüsü, tasdik edicisi ve aktif siyasi destekçisi" olarak konumlandırarak farklı bir teolojik portre çizer.

        Efsahu (أَفْصَحُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "f-s-h" kökünün "açıklık, berraklık, bir şeyin tortusundan ve kusurundan arınması" manalarına geldiğini belirtir. Sütün köpüğünden ve tortusundan arınıp dupduru hale gelmesine lügatte "fesahat" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, fesahat kavramını insanın konuşması ve dili için kullanıldığında; sözün her türlü kekemelikten, tutukluktan, gramer hatasından ve anlamsal kapalılıktan arınarak, meramı en pürüzsüz ve en anlaşılır şekilde muhataba aktarabilme yeteneği olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki psikolojik dürüstlüğe dikkat çeker. Musa, Firavun'a karşı girişeceği bu devasa retorik/politik savaşta kendi zayıflığının (dilindeki tutukluğun) farkındadır. Kardeşini "efsah" (daha fasih/daha pürüzsüz konuşan) ism-i tafdiliyle (üstünlük derecesiyle) nitelemesi; Musa'nın kibrinden tamamen arınmış bir halde, kendi fiziksel/iletişimsel kusurunu ilahi makama itiraf etmesi ve kardeşinin yeteneğini nesnel bir şekilde takdir etmesidir.

        Lisânen (لِسَانًا)

        İbn Fâris, "l-s-n" kökünün ağızdaki fiziksel konuşma organı (dil) anlamına geldiğini, ancak mecazen "söz, mesaj ve birinin adına konuşma" manalarını da kapsadığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "lisan" kavramını, vahyin ve ilahi mesajın insanlara aktarılmasındaki en temel epistemolojik araç olarak inceler. Musa'nın kardeşini "lisanen" (dil/konuşma bakımından) kendisinden üstün görmesi, Firavun'un o demagoji ve kibir dolu sarayında (mele'), ilahi mesajın çarpıtılmadan, ezilmeden ve en keskin haliyle (lisanla) kitlelere ulaştırılması gerektiği şuurunun bir sonucudur.

        Ersilhü (فَأَرْسِلْهُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "r-s-l" kökünün temel manasının "yumuşaklık, sükunet, bir şeyi serbest bırakmak ve birbiri ardınca akıp gitmek" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eylemini, birini belirli bir mesaj, görev veya gaye ile bir yere yönlendirmek, göndermek olarak tanımlar. Risalet (peygamberlik) kelimesi de buradan gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başındaki "fe" (fâ-i ta'kıbiyye) harfinin bağlamına dikkat çeker. Musa kendi eksikliğini (dilindeki tutukluğu) belirttikten hemen sonra, mantıksal bir sonuç olarak "Öyleyse / Bu sebeple onu gönder" (fe-ersilhü) demektedir. Musa, Allah'tan Harun'u sadece kendisine bir yoldaş olarak değil, doğrudan doğruya elçilik/peygamberlik (risalet) görevine ortak etmesini talep etmektedir.

        Meıye (مَعِيَ)

        İbn Fâris, "m-a" kökünün "beraberlik, birlikte olma, bir şeyin diğerine eşlik etmesi" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin mekansal, zamansal veya eylemsel bir "ortaklığı/yan yanalığı" ifade ettiğini söyler. Musa, Harun'un uzaktan kendisine dua etmesini veya geride kalarak ona destek olmasını değil; Firavun'un karşısına çıkarken fiziken, omuz omuza "onunla beraber" (meıye) o tehlikenin tam merkezinde durmasını istemektedir.

        Rid'en (رِدْءًا)

        İbn Fâris, "r-d-e" kökünün "bir şeyi desteklemek, düşmesini veya yıkılmasını engellemek için arkasına konulan dayanak, payanda" anlamına geldiğini belirtir. Yıkılmak üzere olan bir duvarı sağlamlaştırmak için konulan kalasa/desteğe lügatte "rid'" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mecazen, insanın zayıf anında ona güç veren, eksiğini kapatan ve onu ayakta tutan "yardımcı" manasına geldiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin taşıdığı o devasa psikolojik ve fiziksel ağırlığı analiz eder. Musa peygamber de olsa, Firavun'un o mutlak tahakküm sistemine karşı tek başına çıkmanın ruhunda yarattığı sarsıntıyı hissetmektedir. O, Harun'u sadece iyi konuştuğu için değil, kendisi o ağır yükün altında "yıkılmasın, tökezlemesin" diye, adeta sırtını yaslayacağı sarsılmaz bir "duvar desteği / payanda" (rid') olarak istemektedir. Bu kelime, insanın (hatta bir peygamberin) yalnızlık ve çaresizlik karşısındaki fıtri acziyetinin ve dayanışma ihtiyacının lügat üzerinden resmedilmesidir.

        Yüsaddikunî (يُصَدِّقُنِي)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "s-d-k" kökünün "sözün gerçeğe uygun olması, doğruluk, sağlamlık ve bir şeyin gücü" manalarına geldiğini belirtir. Yalanın (kizb) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tasdik" eylemini, bir kimsenin sözünün doğruluğunu onaylamak, onun getirdiği haberi kanıtlarla veya bizzat şahitlikle destekleyerek güçlendirmek olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin iletişimsel ve stratejik önemine değinir. Firavun'un sarayında Musa'nın konuşmalarında yaşayabileceği bir tutukluk veya Firavun'un demagojik çarpıtmaları karşısında; Harun'un görevi sadece sessizce durmak değil, o an devreye girip Musa'nın meramını pürüzsüz bir dille (efsah) "doğrulayıp" (yüsaddikunî) mesajın gücünü tahkim etmektir. Tasdik, burada aktif bir savunma ve teyit mekanizmasıdır.

        Yükezzibûn (يُكَذِّبُونِ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "sözün gerçeğe aykırı olması, yalan söylemek ve gerçeği inkar etmek" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin, bir hakikati kasten yalanlamak, elçiyi yalancılıkla suçlamak ve getirilen mesajı reddetmek olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "tekzib" (yalanlama) fiilinin Kur'an teolojisindeki yerine dikkat çeker. Yalanlama, peygamberlerin yeryüzünde karşılaştıkları en temel kurumsal/siyasi reflekstir. Musa, Mısır'daki egemen sınıfın (mele'in) kendi iktidarlarını korumak için mucizeleri ve ilahi mesajı anında "yalanlayacaklarını" (yükezzibûn) tarihsel ve sosyolojik bir kesinlikle bilmektedir. Harun'u istemesinin nihai sebebi de; bu planlı, örgütlü ve güçlü "yalanlama" (tekzib) kampanyasına karşı, kendi tezlerini o an savunacak eşit güçte, net ve gür bir "doğrulama" (tasdik) kalkanı oluşturmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X