Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 32. Ayet

    اُسْلُكْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Usluk yedeke fî ceybike taḣruc beydâe min ġayri sû-in vadmum ileyke cenâhake mine-rrahb(i)(s) feżânike burhânâni min rabbike ilâ fir’avne vemele-ih(i)(c) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şimdi elini koynuna sok; bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Korkudan açılıp savrulan kollarını normal konuma getir (sakin ol). İşte bu ikisi Firavun ve adamlarına karşı göstereceğin, Rabb'in tarafından iki kesin delildir. Onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır."

      Elini koynuna sok. Yani elini koynuna yerleştir. Başka bir âyette buyurduğu gibi: "Şimdi elini koynuna sok" Bu, mâna ve kastedilen husus doğru olduktan sonra lafızların değiştirilmesinde ve farklılığında bir sakıncanın bulunmadığını gösterir.

      Bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Bunu daha önce açıklamıştık.

      Korkudan açılıp savrulan kollarını normal konuma getir. "Rahb (الرهب) kelimesi, "ra" harfinin ötre ve üstün haliyle, her iki harekeyle de okunmuştur. Bazıları bunun takdim-tehir üzere olduğunu söylemiştir. Korkudan sözü, "Ey Mûsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen korkudan güvendesin" buyruğuna bağlıdır. Bazıları şöyle demiştir: Onun durumu ellerini kendisine doğru çekmesidir. Çünkü bu, o ikisinin salıverilmesinden daha korkutucu, ürkütücü ve büyük bir olaydır. Aynı şekilde bu, bir kralın huzuruna çıkan kimsenin, onlara saygı ve onlardan duyulan korku dolayısıyla elini ve kollarını kendine doğru çekmesi şeklinde insanlar arasında bilinen bir durumdur. Buna göre Allah'ın ellerini kendine doğru çekmesini emretmesi mümkündür; tâ ki Rabbinin huzurunda olabilecekten daha korkutucu ve ürkütücü, gerekli olandan daha muazzam olsun! Bu da Cenâb-ı Hakk'ın "artık pabuçlarını çıkar, çünkü şu anda kutsal vadide, Tuvadasın" fermanının neticesidir.

      İşte bu ikisi Rabb'in tarafından iki kesin delildir. Yani sözü edilen el ve asâ. Rabb'in tarafından iki kesin delildir; yani karşı durulmaz iki kanıttır. Firavun ve adamlarına karşı. Yani bu ikisini Firavun ve adamlarına götür. Onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Usluk (اسْلُكْ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "s-l-k" kökünün temel anlamının "bir şeyi başka bir şeyin içine sokmak, girdirmek, ipliği iğneden geçirmek ve bir yola girmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "sülûk" eylemini, dar bir geçide girmek veya bir nesneyi bir boşluğun içine kaydırmak/yerleştirmek olarak tanımlar. Ayette Musa'ya verilen bu ilahi emir, elini cebine veya koynuna zorlayarak değil; adeta ipliğin iğneden geçmesi gibi pürüzsüz, yumuşak ve doğal bir hareketle "sokması/kaydırması" (usluk) eylemini tasvir eder.

        Yedeke (يَدَكَ)

        İbn Fâris, "y-d-y" kökünün lügatte insanın uzvu olan "el" manasına geldiğini, mecazen ise güç, nimet, mülkiyet ve tasarruf yetkisini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el (yed) kavramının insanın eylem organı ve gücünün somut merkezi olduğunu vurgular. Musa'nın peygamberlik donanımı (mucizesi) dışarıdan bağımsız bir silah olarak değil, bizzat kendi bedeni ve "eylem gücü" (eli) üzerinden ona bahşedilmiştir.

        Ceybike (جَيْبِكَ)

        İbn Fâris, "c-y-b" kökünün "kesmek, yarmak ve oymak" manalarına geldiğini ifade eder. Arapçada "ceyb", elbisenin yaka kısmında, başın geçtiği veya göğüs hizasında bulunan, bedenin kalbe yakın o korunaklı bölgesine açılan "yarık/açıklık" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın koynu, göğüs açıklığı ve kalbe giden yolu ifade ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ceyb kelimesinin tefsirlerdeki mekansal kullanımına dikkat çeker. Mucizenin sıradan bir torbadan veya dışarıdaki bir nesneden değil, Musa'nın kendi içselliğinden, göğsüne (kalbine) en yakın olan yaka açığından (ceybinden) çıkarılması; ilahi nurun ve tecellinin insanın iç dünyasıyla (kalbiyle) olan o deruni temasını sembolize eder.

        Tahruc (تَخْرُجْ)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün "içeride ve kapalı olan bir şeyin, dışarıya ve açık alana çıkması" manasına geldiğini belirtir. Duhûl (girmek) kelimesinin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, huruç eyleminin gizli olandan görünür olana geçişi ifade ettiğini söyler. Elin yakadan "çıkması" (tahruc), mucizenin aniden görünür hale gelmesi, kapalı bir sırrın dışarıya ifşa olmasıdır.

        Beydâe (بَيْضَاءَ)

        İbn Fâris, "b-y-d" kökünün "beyazlık, saflık, parlaklık ve aydınlık" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beydâ" kelimesinin sadece renk olarak bir beyazlık olmadığını, karanlığı yırtan göz kamaştırıcı bir nuru ve parlaklığı ifade ettiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvirindeki o muazzam estetik karşıtlığı inceler. Tuvâ vadisindeki zifiri çöl gecesinin ve asanın dönüştüğü o ürkütücü siyah yılanın yarattığı dehşet atmosferi; Musa'nın koynundan çıkan bu apaydınlık, lekesiz ve nurani "beyaz" (beydâ) elin parıltısıyla dengelenmiş ve görsel bir şahesere dönüşmüştür. Korkunun (yılan) karşısına umut ve aydınlık (beyaz el) konulmuştur.

        Sûin (سُوءٍ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "insanın kalbini sıkan, hoşuna gitmeyen, zarar veren her türlü çirkinlik, kötülük ve hastalık" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, sû' kavramının hem fiziksel hastalıkları ve eksiklikleri hem de ahlaki çirkinlikleri kapsayan geniş bir terim olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel antropoloji bağlamındaki kritik işlevini analiz eder. Kadim Ortadoğu'da bedendeki "beyaz bir leke", en büyük kabus olan ve insanı toplumdan tecrit eden cüzzam/baras hastalığının semptomuydu. Allah, Musa'nın elindeki bu göz kamaştırıcı beyazlığın o korkunç hastalığa (cüzzama) yorulmaması için anında "min ğayri sûin" (hiçbir hastalık/kusur/kötülük olmaksızın) şerhini düşmüş; bu beyazlığın bir patoloji değil, bir teofani (ilahi nur/mucize) olduğunu dil üzerinden kesinleştirmiştir.

        Vadmum (وَاضْمُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-m-m" kökünün "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, sıkıştırmak, çekmek ve bağrına basmak/kucaklamak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "damm" eylemini, bir nesneyi diğerine bitiştirmek, yakınlaştırmak ve aradaki boşluğu kapatmak olarak tanımlar. Bu fiil (vadmum / kendine doğru çek, bastır), Musa'ya yönelik fiziksel bir hareket emridir.

        Cenâhake (جَنَاحَكَ)

        İbn Fâris, "c-n-h" kökünün lügatte "meyletmek, bir tarafa eğilmek, kuşun kanadı ve insanın kolu/pazusu" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cenâh" kelimesinin aslında kuşların uçmasını sağlayan kanat olduğunu, ancak metaforik olarak insanın yan tarafı, kolu ve himayesi için kullanıldığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısındaki hayvan-insan metaforlarına dikkat çeker. İnsanın kolu, bir kuşun kanadına (cenâh) benzetilmiştir. Ürken, korkan ve panikleyen bir kuş nasıl kanatlarını çırparak kontrolü kaybederse; yılan mucizesi karşısında dehşete düşen Musa'nın bedeni ve kolları da kontrolden çıkmıştır. İlahi emir, o çırpınan ve titreyen "kanadı" (kolu) sükunete erdirmek için, onu göğsüne doğru çekip kapatmasını (damm) istemektedir.

        er-Rahbi (الرَّهْبِ)

        İbn Fâris, "r-h-b" kökünün "korkmak, ürkmek, sakınmak ve endişe duymak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahbet" kavramının sıradan bir korkudan (havf) farklı olduğunu belirtir. Rahbet; ihtiyatın, sürekli bir tedirginliğin ve tehlikeden sakınma güdüsünün eşlik ettiği, insanı harekete ve kaçmaya zorlayan sarsıcı bir "dehşet" halidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fiziksel ve psikolojik bağlamını muazzam bir anatomi okumasıyla birleştirir. "Rahb" (dehşet ve korku), insanın kalbini hızlandırır, bedenini titretir ve kollarını istemsizce hareket ettirir. Allah'ın Musa'ya "korkudan (rahbden) dolayı açılan kolunu/kanadını göğsüne sıkıca bastır" emri, psikolojik bir travmanın (korkunun), kendi bedeni üzerinden (fiziksel bir kucaklamayla) tedavi edilmesi, kalbin o fiziksel basınçla yeniden sükunete ve ritmine kavuşturulmasıdır.

        Burhânâni (بُرْهَانَانِ)

        İbn Fâris, "b-r-h" kökünün (veya dört harfli b-r-h-n kökünün) "beyazlık, aydınlık, bir şeyin netleşip berraklaşması" manasına geldiğini belirtir. Hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde aydınlatan delile bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, burhan kavramını, doğruyu yanlıştan ayıran, itiraz edilmesi imkansız olan en kesin, en aydınlık ve en güçlü hüccet/delil olarak tanımlar. Kelimenin tesniye (ikil) kalıbı, asanın yılana dönüşmesi ve elin parlaması şeklindeki o iki büyük mucizeyi işaret eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmayıp Habeşçe (Etiyopik) kökenli "berhān" (ışık, aydınlanma, nur) kelimesinden Arapçaya dini ve hukuki bir terim (kesin delil) olarak ödünçlendiğini savunur. Mucizelerin sadece birer sihir değil; Firavun'un karanlık sistemini aydınlatacak ve delip geçecek "iki ışıktan kanıt" (burhânâni) olması, kelimenin bu etimolojik kökeniyle kusursuz örtüşür.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        El-Cevâlîkî, "el-Mu'arreb" adlı eserinde kelimenin Arapça kökenli olmadığını, yabancı bir dilden (Süryanice veya Kıptice) alındığını ve inatçı, zorba, haddi aşan liderleri tanımlayan bir özel isme dönüştüğünü belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Mısır dilindeki "pr-aa" (Büyük Ev / Saray) kelimesinden geldiğini, başlangıçta sarayın kendisini ifade ederken zamanla kralın unvanına dönüştüğünü açıklar. Kur'an'da bu kelime, tarihi bir şahsiyetin adından ziyade, mutlak kibrin, ilahlık iddiasının ve zulüm sisteminin zirvesini temsil eden teolojik bir arketip olarak kullanılır.

        Gabriel Said Reynolds, Firavun figürünün Geç Antik Çağ dini edebiyatındaki yerine değinir. Firavun, yeryüzünde tanrının otoritesine meydan okuyan, dünyevi gücü (askeri ve siyasi) elinde bulunduran "kötücül kral/tiran" tipolojisinin en mükemmel sembolüdür. Musa'nın delilleri (burhanları), sıradan bir halka değil, bu mutlak iktidar merkezine gönderilmektedir.

        Meleihî (وَمَلَئِهِ)

        İbn Fâris, "m-l-e" kökünün "boşluğun zıddı olarak doluluk, doldurmak" manasına geldiğini belirtir. İnsanların gözünü heybetleriyle "dolduran" ve meclisleri işgal eden seçkin zümreye mele' denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, mele' kavramını toplumun sevk ve idaresini yürüten, karar alıcı aristokrat sınıf ve danışma kurulu olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Firavun sisteminde "mele'" kavramının, kralın etrafındaki o bürokratik, askeri ve dini elitlerden oluşan kabineyi/konseyi ifade ettiğini belirtir. Musa'nın mucizeleri sadece Firavun'un şahsına değil; o zulüm çarkını döndüren, kitleleri manipüle eden ve Firavun'a o sahte ilahlık zemini sunan bu "kurumsal iktidar şebekesine" (mele'e) de bir meydan okumadır.

        Fâsikîn (فَاسِقِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "f-s-k" kökünün sözlükte "hurmanın kabuğunu yarıp dışarı çıkması, farenin deliğinden çıkması" gibi, bir şeyin kendi doğal ve korunaklı kabuğundan/sınırından dışarı fırlaması anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fısk kavramını "Allah'ın koyduğu itaat ve fıtrat sınırlarını kasıtlı olarak yırtıp dışarı çıkmak, dini ve ahlaki yoldan şiddetle sapmak" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "fâsık" kelimesini analiz eder. Firavun ve onun elit kadrosu (mele'), basit bir yanılgı veya bilgisizlik (cehl) içinde değildirler. Onlar; yaratılışın kurallarını bilinçli bir şekilde ihlal eden, kendilerini ilahlaştırarak ontolojik sınırları parçalayan (kabuğundan çıkan) ve yeryüzünde bozgunculuğu (fesadı) sistemleştirmiş mutlak bir "başkaldırı ve sapkınlık" (fâsikîn) topluluğudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X