Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 31. Ayet

    وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veen elki ‘asâk(e)(s) felemmâ raâhâ tehtezzu keennehâ cânnun vellâ mudbiran velem yu’akkib(c) yâ mûsâ akbil velâ teḣaf(s) inneke mine-l-âminîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Asânı yere bırak!' Mûsâ asayı yılan gibi kıvrılır görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. 'Ey Mûsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen güvendesin."

      Asânı yere bırak! Bu ifade, "ben yalnızca âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım" meâlindeki âyetle ilişkili değildir: Asânı yere bırak! Fakat bu, Tâhâ sûresinde "iyi bil ki ben, evet yalnız ben senin Rabb'inim; artık pabuçlarını çıkar" meâlindeki beyanın sonuna kadarki ilâhî buyruk gibidir. Sonra bu âyetin sonunda asânı yere bırak! Mûsâ, asâyı kıvrılır görünce, yani hareket edince yılan gibi. Bazıları Cân (الجان) küçük yılandır derken bir kısmı ise bunun büyük ile küçük arasında bir yılan olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Dönüp kaçtı. Yani korku içinde kaçarak; arkasına bakmadan. Yani aşırı korkusundan dolayı dönüp bakmadı.

      Ey Mûsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen güvendesin. Burada Korkma sözü çeşitli yorumlara açıktır. Birincisi, kalbinden korkunun çıkarılması, güvenin yerleştirilmesidir. İkincisi, ona eziyet etmeyeceğini müjdelemesidir. Sanki şöyle buyurmuştur: Korkma ve güven içerisinde ol, zira o, sana eziyet etmeyecektir. Üçüncüsü yasaklama konumunda olmasıdır: Korkma, zira ben seni koruyacağım ve onun sana yapacağı eziyeti savdıracağım; tıpkı şu beyanında olduğu gibi: "Ey Rabb'imiz, dediler 'Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz'. Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm" , Yani ikinize ne dediğini duyuyorum ve size ne yaptığını görüyorum, bunu sizden uzaklaştıracağım.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Elkı (أَلْقِ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "l-k-y" kökünün "karşılaşmak, yüz yüze gelmek, bir şeyi birinin karşısına atmak veya bırakmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "ilkâ" eylemini, bir nesneyi elden çıkarıp yere veya bir hedefe doğru fırlatmak, atmak olarak tanımlar. Ayette bu eylem, doğrudan Allah'tan gelen ilahi bir emir kipiyle (elkı / at, bırak) kullanılmıştır. Musa'nın peygamberlik eğitiminin ilk aşaması, elinde tuttuğu o maddi ve alışılmış nesneyi (asayı) kendi iradesiyle yere bırakarak, doğa kanunlarının ilahi iradeyle nasıl kırıldığına bizzat şahit olmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatürüne dayanarak bu fırlatma/atma eyleminin sıradan bir hareket olmadığını; ilahi tecellinin maddi alemdeki tezahürünü başlatmak için kulun (Musa'nın) kendi cüzi iradesiyle atacağı o ilk fiziksel adıma işaret ettiğini kaydeder.

        Asâke (عَصَاكَ)

        İbn Fâris, "a-s-v" kökünün temel manasının "toplanmak, bir araya gelmek ve dayanmak" olduğunu belirtir. İnsanın yürürken, yaslanırken veya sürü güderken kullandığı ve ona güç katan kalın sopaya/bastona "asâ" denilmesi, onun bu toplayıcı ve destekleyici vasfındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, asâ kelimesinin tahtadan yapılmış dayanma çubuğu olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, asanın Musa'nın hayatındaki sosyolojik ve psikolojik sembolizmini analiz eder. Asâ, Musa'nın Medyen'deki çobanlık yıllarının, dünyevi güvencesinin, mesleğinin ve hayatta kalma aracının en temel sembolüdür. Allah'ın ona "asanı at" demesi, sadece tahta bir çubuğu yere atması değil; sahip olduğu tüm dünyevi alışkanlıklarını, rızık kaygılarını ve maddi dayanaklarını (asayı) yere bırakarak mutlak surette ilahi kudrete yaslanmasının istenmesidir.

        Raâhâ (رَآهَا)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün "gözle görmek, idrak etmek ve bilmek" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin fiziksel gözle (basar) algılamayı anlattığı gibi, zihinsel bir kavrayışı da ifade edebileceğini söyler. Bu ayetteki kullanımı tamamen fiziksel ve anlık bir görme eylemidir. Musa, yıllardır elinde tuttuğu, cansız ve sıradan olduğunu "bildiği" tahta parçasının, yere değdiği an itibarıyla büründüğü o dehşet verici yeni formu kendi gözleriyle, aracısız bir şekilde (raâhâ) bizzat müşahede etmiştir.

        Tehtezzü (تَهْتَزُّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-z-z" kökünün "şiddetle sallanmak, titremek, sarsılmak ve hızlı bir devinime girmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihtizâz" kavramını, cansız veya hareketsiz bir şeyin, içine giren bir enerjiyle aniden, seri ve çevik bir şekilde hareket etmeye başlaması olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki ses (fonetik) ve anlam uyumuna (ses sembolizmine) dikkat çeker. "Tehtezzü" kelimesindeki şeddeli "ze" (ز) harfinin titreşimli telaffuzu ile kelimenin anlattığı "yılanın o seri, kıvrak, ürkütücü ve titreşimli sürünme/kıvrılma hareketi" arasında muazzam bir edebi tasvir gücü vardır. Kelime okunurken yılanın o hızlı sarsıntısı adeta işitilir.

        Keennehâ (كَأَنَّهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "keenne" (sanki, adeta, tıpkı) edatının teşbih (benzetme) ve tahkik (kesinlik) amacıyla kullanıldığını belirtir. Ayette bu edatın kullanılması, asanın sadece bir yılan "gibi" görünmediğini, Musa'nın gözünde kelimenin tam anlamıyla canlı, nefes alan ve hareket eden gerçek bir yılana dönüştüğünü (tebdil olduğunu) vurgular.

        Cânnün (جَانٌّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının "örtmek, gizlemek, gözden saklamak" olduğunu belirtir. Cinlere bu ismin verilmesi gözle görülmemelerindendir. Aynı zamanda çok hızlı, seri hareket eden ve otların arasında aniden kaybolan ince ve kıvrak yılanlara da Arapçada "cânn" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cânn" kelimesinin bu ayetteki kullanımını Kur'an'ın diğer yerlerindeki "su'bân" (büyük ejderha/kocaman yılan) kelimesiyle kıyaslar. Cânn, hacim olarak devasa olmayan ancak şimşek gibi hızlı, çevik ve ince beyaz bir yılan türüdür. Tuvâ vadisindeki bu ilk tecrübede asanın devasa bir ejderhaya (su'bân) değil de kıvrak bir "cânn"a dönüşmesi, ilahi pedagojinin bir parçasıdır. Amaç Musa'yı tamamen helak edecek bir korku vermek değil, mucizenin canlılığını ve hızını ona ilk elden tecrübe ettirmektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğine dayanarak bu iki kelime (cânn ve su'bân) arasındaki farka değinir. Asa ilk atıldığında yılanın hareketi ve seriliği "cânn" (hızlı ve kıvrak) gibidir; Firavun'un karşısına çıkıldığında ise gösterdiği heybet ve büyüklük "su'bân" (korkunç ejderha) gibidir.

        Vellâ (وَلَّىٰ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün "yönelmek, bir şeyin peşinden gitmek ve arka dönmek" gibi bağlama göre değişen yön bildiren anlamlara geldiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" eyleminin "sırtını dönüp uzaklaşmak, kaçmak" manasını ifade ettiğini belirtir. Musa'nın karşısındaki bu akıl almaz manzara (tahtanın canlı ve kıvrak bir yılana dönüşmesi) karşısında gösterdiği bu refleks, tamamen insani, fıtri ve ontolojik bir dehşet halidir. O an bir peygamber adayı değil, ölümcül bir tehlike karşısında hayatta kalma güdüsüyle sırtını dönüp kaçan (vellâ) bir beşerdir.

        Müdbiran (مُدْبِرًا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-b-r" kökünün "bir şeyin arka tarafı, sonu ve sırtı" manalarına geldiğini belirtir. İkbal (öne dönme) kelimesinin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "idbâr" eylemini, insanın yüzünü tamamen çevirerek, tehlikeden kaçmak amacıyla arkasını (sırtını) hedefe dönmesi olarak tanımlar. "Vellâ müdbiran" tamlaması, Musa'nın sadece bir iki adım geri çekilmediğini; yılanı gördüğü anda dehşete kapılarak vücudunu tamamen ters çevirdiğini ve koşmaya başladığını görsel bir netlikle ifade eder.

        Yuakkıb (يُعَقِّبْ)

        İbn Fâris, "a-k-b" kökünün "topuk, bir şeyin hemen arkasından gelmek, izlemek ve geriye dönüp bakmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ta'kib" eyleminin, kaçan birinin arkasında kendisini kovalayan bir şeyin olup olmadığını anlamak için koşarken boynunu çevirip arkasına bakması olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin olumsuzluk edatıyla (lem yuakkıb / arkasına dönüp bakmadı bile) kullanılmasındaki muazzam psikolojik derinliği analiz eder. İnsan korktuğunda kaçar, ancak bir süre sonra aradaki mesafeyi kontrol etmek için mutlaka arkasına bakar. Fakat Musa'nın Tuvâ vadisinde yaşadığı bu korku o kadar saf, o kadar sarsıcı ve akıl dışı bir dehşettir ki; koşarken adeta boynu kilitlenmiş, yılanın ona yaklaşıp yaklaşmadığını kontrol etmek için bile omzunun üzerinden geriye dönüp bakma (ta'kib) cesaretini kendisinde bulamamıştır. Bu, mutlak ve saf paniğin lügat tasviridir.

        Akbil (أَقْبِلْ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "bir şeyin ön tarafı, yüz, yönelmek ve karşılamak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikbâl" eyleminin idbâr'ın (sırt dönmenin) zıddı olarak, insanın bütün bedeniyle, yüzüyle ve cesaretiyle muhatabına veya bir cisme doğru yönelmesi, onunla yüzleşmesi olduğunu açıklar. İlahi irade, Musa'nın o insani paniğini keskin bir emir kipiyle (akbil / geri dön, öne çık, yüzleş) durdurur. Peygamberlik, mucizeden kaçmak değil, o doğaüstü gerçekliğin tam karşısında sarsılmadan durabilme (ikbal) eğitimidir.

        Lâ Tehaf (وَلَا تَخَفْ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün "güvenliğin (emn) zıddı, panik, korku, ürperme ve zarar bekleme durumu" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, havf kavramını "beklenmedik bir zarar veya tehlike sezgisiyle ruhun ıstırap duyması" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın duygu semantiğinde bu ilahi nehyin (yasaklamanın) varoluşsal boyutunu inceler. "Korkma" (lâ tehaf) emri, sıradan bir psikolojik teselli değildir. Bu, Musa'nın zihnindeki o panik dalgasına ilahi otoritenin doğrudan müdahale ederek, onun ruhunu mucizeyi taşıyabilecek o sükunet kıvamına (peygamberlik psikolojisine) sabitlemesidir.

        el-Âminîn (الْآمِنِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-m-n" kökünün "korku, şüphe ve endişenin tamamen ortadan kalkması, ruhun sükunete ermesi, güven ve huzur" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "emn" (güven) kavramının "havf" (korku) kavramının mutlak karşıtı olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssa bütünlüğündeki muazzam teolojik ve psikolojik inşasına dikkat çeker. Musa, cinayetin işlendiği on sekizinci ayetten ve Mısır'dan kaçtığı yirmi birinci ayetten beri sürekli "hâifen" (korku içinde olan) sıfatıyla anılmıştır. O, yıllardır peşindeki Firavun askerlerinin korkusuyla yaşayan yurtsuz bir kaçaktır. Şimdi Tuvâ vadisinde, yılanın dehşetiyle o korku zirveye çıkmıştır. Ancak Allah, "Muhakkak ki sen güvende olanlardansın" (İnneke minel-âminîn) diyerek, sadece o anki yılandan değil; Mısır'dan, Firavun'dan ve gelecekteki tüm tehlikelerden yana ona ontolojik ve sarsılmaz bir "mutlak dokunulmazlık" (emn) zırhı giydirmiştir. "Hâif" (korkan) Musa gitmiş, ilahi himaye altındaki "Âmin" (güvende olan) Musa doğmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X