فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَاراًۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
"Mûsâ bu süreyi doldurup ailesiyle birlikte yolda giderken Tûr tarafında bir ateş gördü; ailesine, 'Siz bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm' dedi."
Mûsâ bu süreyi doldurduğunda. Müfessirler, belirttiğimiz gibi onun, iki sürenin daha kâmil ve uzun olanını doldurduğunu söyledi. Fakat onların sözünü ettikleri fiili ancak biz sahih haberle bilebiliriz. Ayette sadece sürenin doldurulduğu bilgisi vardır, buna ancak sâbit bir haberle bilgi eklenebilir. Şayet rivayet edilen haber doğru ise durum onun ifade ettiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Ailesiyle birlikte yolda giderken Tûr tarafında bir ateş gördü. "Ânese" (آنس) kelimesi hakkında şöyle denilmiştir: Bir ateş gördü ve algıladı. Bazıları da şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) ateş değil, bir nur gördü ve onu ateş sandı. Bu yorum muhtemel değildir, çünkü o, bir ateş gördüğünü söyledi. Şayet gerçekte bu bir ateş değil nur ise bu durum haberin yalan olmasını gerektirir. Ancak dolaylı bir ifade, yani izmâr dikkate alınarak şöyle denilebilir: Tür tarafında ateş olduğunu zannettiği veya zannınca ateş olan bir nur gördü.
Ailesine, 'Siz bekleyin ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm' dedi. Yani bekleyin, belki size oradan, yolu bildirecek ve gösterecek bir haber getiririm. Sanki o, yolu şaşırmış ve belki oradan size yolun haberini yahut bir parça ateş getiririm demiştir. Yani orada kalırsanız size bir parça ateş getirir, yola dair ise haber getirmem. Isınmanız için. Bu beyan, kış günlerinde ve soğuk bir zamanda bulunduğunu göstermektedir.
Yahut bir parça. "Cezvetin" (جذوة) kelimesi "cim" harfinin kesri ve ref'iyle okunmuştur. Bazıları bu kelimenin bir kısmı yanmış odun parçası olduğunu söylemiştir. Katâde, içinde ateş olan ağacın kökü demiştir. Ebú Avsece ise "cezve" parlayan yıldız gibidir fikrini benimsemiştir. "Cüzâ/Cizâ (الجذى) "cim" harfinin kesri ve ref'iyle cezve kelimesinin çoğuludur. Ebû Ubeyde, cezve kelimesinin kalın parça (alevi olmayan odun) mânasına geldiğini belirtmiştir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Cezve yanmış odunun bir parçasıdır". Şâtı' (شاطئ) yani vadinin kıyısı. Ânest (آنست) yani gördüm; şu ilâhî beyanda da bu kelime aynı mânadadır: "Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz", yani eğer görür ve bilirseniz.
Yorumu Yorumla
-
Kadâ (قَضَى)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "k-d-y" kökünün "bir işi kesin olarak bitirmek, hükme bağlamak, tamamlamak ve eksiksiz yerine getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kadâ" eylemini, bir sorumluluğu, borcu veya görevi hiçbir eksik bırakmadan eda edip sonlandırmak olarak tanımlar. Yirmi sekizinci ayette Musa'nın "Hangi süreyi tamamlarsam (kadaytü)" şeklindeki taahhüdü, bu ayette eyleme dönüşmüş; Musa kayınpederine verdiği o uzun vadeli çobanlık/hizmet sözünü (sekiz veya on yılı) dürüstçe, sonuna kadar "tamamlamış" (kadâ) ve sözleşmeden doğan hakkını helal yoldan ifa etmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam hukukunda (fıkıhta) bir borcun veya akdin gereğinin yerine getirilmesi (eda) manasında kullanıldığını teyit eder. Musa'nın bu eylemi, peygamberane bir iş ahlakının ve ahde vefanın lügat üzerinden tescilidir.
el-Ecele (الْأَجَلَ)
İbn Fâris, "e-c-l" kökünün "bir şeyin vakti, önceden belirlenmiş süresi, nihai sınırı ve bitiş anı" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kavramını, bir işin, sözleşmenin veya ömrün son bulması için tayin edilmiş kesin zaman dilimi olarak tanımlar. Ayetteki "ecel", Musa ile Şuayb arasında belirlenen o meşhur hizmet süresidir. Musa'nın eceli tamamlaması, onun artık Medyen'deki o himaye statüsünden çıkıp kendi bağımsız ailesiyle yola koyulma vaktinin (sınırının) geldiğini ifade eder.
Sâra (وَسَارَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-y-r" kökünün "bir yerden başka bir yere doğru hareket etmek, yürümek ve yol almak" manasına geldiğini belirtir. Geceleri yapılan yolculuklara veya uzun mesafeli göçlere bu kökten hareketle "seyr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "seyr" eyleminin sadece ayaklarla yürümek olmadığını, genellikle belirli bir menzile/hedefe doğru yapılan uzun soluklu bir intikali (seyahat) ifade ettiğini söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde yolculuk (seyr) kavramını, peygamberlerin hayatındaki varoluşsal "hicret" ve "arınma" süreçleriyle bağlantılı olarak okur. Musa'nın Medyen'den çıkıp çöl üzerinden Mısır'a doğru yaptığı bu "seyr", sıradan bir aile seyahati değil; onu Tur dağındaki o büyük ilahi karşılaşmaya (vahye) taşıyan kozmik ve teolojik bir yürüyüştür.
Ehl (بِأَهْلِهِ)
İbn Fâris, "e-h-l" kökünün "aralarında kan bağı, evlilik veya aynı mekanı paylaşmak gibi çok güçlü bir bağ bulunan insan topluluğu" manasına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, bir erkeğin ehlinin, onun bakımını üstlendiği eşi ve çocukları olduğunu belirtir. Ayette Musa'nın "ehliyle birlikte" (bi-ehlihî) yola çıkması, onun Mısır'dan kaçarken sahip olduğu o yapayalnız, korkak ve "fakir" (muhtaç) halinden tamamen kurtulduğunu; artık bir aile reisi olarak, sorumluluk taşıyan ve eşini himaye eden olgun bir erkeğe dönüştüğünü gösterir.
Ânese (آنَسَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-n-s" kökünün "korku, yabancılık ve vahşetin tam zıddı olan; yakınlık, ünsiyet, alışkanlık ve insanın kalbini yatıştıran huzur hali" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "înâs" eylemini, sıradan bir görme (rü'yet) veya bakma (nazar) fiilinden kesin çizgilerle ayırır. Ona göre bu kelime, insanın karanlıkta veya belirsizlik içinde korkuyla ilerlerken, aniden ruhuna sükunet veren, tanıdık ve güvenilir bir şeyi "fark etmesi, sezmesi ve gözüyle yakalaması" durumudur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi kurgusundaki bu kelime seçimini bir psikolojik şaheser olarak niteler. Musa, ailesiyle birlikte soğuk, karanlık ve tekin olmayan çöl gecesinde kaybolmuş bir haldedir. O an uzakta gördüğü ateşi tasvir etmek için "ra'â" (gördü) veya "ebsara" (baktı) kelimeleri değil, hususiyetle "ânese" (gönlüne huzur veren, tanıdık bir şey hissetti/gördü) kelimesi seçilmiştir. Işık henüz gözüne çarpmadan evvel, ilahi sıcaklık ve vahyin öncü sükuneti onun ruhuna dokunmuş ve vahşeti (çöl korkusunu) ünsiyete (huzura) çevirmiştir.
Cânibi (مِنْ جَانِبِ)
İbn Fâris, "c-n-b" kökünün "bir şeyin yan tarafı, kıyısı, uzağı ve merkezden kopuk olma hali" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cânib" kelimesinin sağ veya sol yan, kıyı ve yön bildirdiğini ifade eder. Dağın doğrudan zirvesi veya eteği değil, yan tarafı/yamacı kastedilmektedir. Musa ateşi doğrudan yolunun üzerinde değil, belli bir mesafede, dağın "yan yamacında" (cânibit-tûr) fark etmiştir.
et-Tûri (الطُّورِ)
El-Cevâlîkî, "el-Mu'arreb" adlı eserinde bu ismin saf Arapça olmadığını, İbranice veya Süryanice kökenli olup Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı bir kelime olduğunu belirtir. Dağ (cebel) anlamına gelmekle birlikte her dağ için kullanılmadığını, hususiyetle üzeri ağaçlık ve bitki örtüsüyle kaplı olan veya vahyin indiği özel dağ için kullanıldığını kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Tûrâ" (dağ) kelimesinden doğrudan Arap dini terminolojisine girdiğini savunur. Kur'an, Musa'nın vahiy aldığı bu mekanı sıradan bir Arapça kelimeyle (cebel) değil, Geç Antik Çağ'ın o kadim Ortadoğu dillerindeki orijinal ve teolojik ismiyle (Tûr) anarak coğrafi ve kültürel bir otantiklik sunar.
Gabriel Said Reynolds, "Tûr" kelimesinin Yahudi-Hıristiyan tipolojisindeki yerine dikkat çeker. Dağ, o dönem edebiyatında sıradan bir yeryüzü şekli değil; tanrısal olanla insani olanın kesiştiği, vahyî iletişimin kurulduğu o "kutsal tepe" (Sina) arketipidir. Kelimenin Arapçaya geçişi, bu kutsal mekan algısıyla birlikte olmuştur.
Nâran (نَارًا)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün temel manasının "karanlığı yaran ışık, aydınlık, ısı ve ateş" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ateşin (nâr) hem yakan ve tahrip eden yönüyle hem de aydınlatan ve ısıtan yönüyle (nur) kullanıldığını söyler. Çöl gecesinin dondurucu soğuğunda kaybolmuş bir aile için "nâr", doğrudan doğruya hayat, yön bulma (hidayet) ve sıcaklık demektir. Musa'nın fiziki gözüyle ateş (nâr) olarak gördüğü bu tecelli, aslında ilahi aydınlığın (nur) ta kendisidir.
Ümküsû (امْكُثُوا)
İbn Fâris, "m-k-s" kökünün "bir yerde durmak, beklemek, eğleşmek ve ayrılmamak" manasına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "meks" eylemini, bir sonuç elde edene kadar, belirli bir beklentiyle ve bilinçli olarak bir mekanda sabit kalmak, beklemek olarak tanımlar. Musa'nın ailesine "Durun, bekleyin" (ümküsû) demesi, sıradan bir dinlenme molası değil; onları karanlık ve tehlikeli çölden korumak, kendisi önden gidip o meçhul ateşi kontrol edene kadar onları güvenli bir alanda sabitlemek amacını taşır.
Haberin (بِخَبَرٍ)
İbn Fâris, "h-b-r" kökünün "bir şeyin iç yüzünü, gizli tarafını ve hakikatini bilmek, sınamak ve malumat sahibi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, haber kavramını, insanın bilmediği bir durumu ona öğreten, gerçeği aktaran bilgi olarak tanımlar. Çölde yolunu kaybeden Musa için "haber", basit bir havadis değil; hangi yöne gideceklerini, nerede olduklarını ona gösterecek olan hayati bir "yol bilgisi/kılavuzluk" (hidayet) arayışıdır.
Cezvetin (جَذْوَةٍ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "c-z-v" kökünün "kalın ve sağlam bir odun parçası, kök" manasına geldiğini belirtir. Alevsiz de olsa uzun süre yanan, köz haline gelmiş kalın odun parçasına "cezve" denir.
Râgıb el-İsfahânî, cezve kelimesinin, alevi sönmüş olsa bile kor halinde ısı vermeye devam eden kalın ateş parçası olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin lügat anlamına dikkat çekerek, çöl şartlarında bir ateşin uzun süre taşınabilmesi ve ailesini gece boyu ısıtabilmesi için ince bir alev dalına değil, için için yanan kalın bir "kora/oduna" (cezve) ihtiyaç olduğunu kaydeder. Musa'nın talebi, çölün gerçekliğine uygun son derece pratik bir ısı kaynağıdır.
Testalûn (تَصْطَلُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-l-y" kökünün "ateşe yaklaşmak, ısınmak, kızarmak veya ateşte yanmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıstılâ" (ifteal babı) eyleminin, üşüyen bir kimsenin soğuktan korunmak ve rahatlamak amacıyla bilinçli olarak ateşe yaklaşması, ondan hararet talep etmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu fiilin Musa'nın zihnindeki birincil endişeyi muazzam bir şekilde özetlediğini belirtir. Musa o an bir mucize, bir peygamberlik veya ilahi bir tecelli arayışında değildir. Onun tek derdi, zifiri karanlıkta ve çöl ayazında donma tehlikesi geçiren ailesini ısıtmak (testalûn) ve onlara kayboldukları bu çölde bir yön (haber) bulabilmektir. İlahi tecelli (vahiy), Musa'nın ailesine duyduğu bu derin insani şefkatin ve sorumluluğun (ısınma ve yol bulma çabasının) tam ortasında inzal olacaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla