فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْ۠ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
"Bu esnada kızlardan biri utangaç bir eda ile yürüyerek yanına geldi; 'Bizim yerimize (hayvanlarımızı) sulamanın karşılığını ödemek üzere babam seni çağırıyor' dedi. Mûsâ, babalarının yanına gelip de ona başından geçenleri anlatınca, 'Korkma, zâlimler güruhundan kurtuldun' dedi."
Bu esnada kızlardan biri utangaç bir eda ile yürüyerek yanına geldi. Yürüyerek, yani çıkmayı âdet edinmemiş birinin yürüyüşü gibi yürüyerek. Veya utangaç bir eda ile yürüyerek, yani insanların arasına girmeyen, tesettürlü ve örtülü kadının yürüyüşüyle. Bizim yerimize (hayvanlarımızı) sulamanın karşılığını ödemek üzere babam seni çağırıyor dedi. Bu, başkasına yapılan bir iyilik karşılığında ücret almanın sakıncalı olmadığını gösterir. Kendisine iyilik ve yardım yapılan kimseye uygun düşen davranış, iyilik ve yardım için bir bedel ve ücret vermesidir. Yardım eden ve iyilikte bulunan kimseye uygun düşen şey ise buna mukabil bir bedel almamasıdır. Ancak Mûsâ (a.s.) aşırı bir ihtiyaç içerisindeydi. Bu sebeple sözü edilen olay oldu ve iyiliği için belirtilen bedeli aldı. En doğrusunu Allah bilir.
Babalarının yanına gelip de ona başından geçenleri anlatınca. Yani Mûsâ (a.s.) iki kadının babasının yanına gelip ona kendi başından geçenleri anlatınca, Korkma, zâlimler güruhundan kurtuldun, dedi. Onun Mûsẩya Korkma, zâlimler güruhundan kurtuldun sözü bahis konusu yerde Firavun'a ait bir hâkimiyetin bulunmadığını ve oraya kadar elinin uzanmadığını göstermektedir. Zira orada hâkimiyeti olsaydı Mûsa'nın daha önce var olan korkusu devam ederdi ve Firavun'dan kurtulmuş olmazdı. Bu durum Firavun'un, onlar üzerinde herhangi bir hâkimiyetinin bulunmadığını göstermektedir.
Zâlimler sözü müşrikler anlamına gelebilir, çünkü her müşrik zâlimdir. Ya da haksız yere öldüren zâlimler güruhundan kurtuldun mânasına gelir. Nitekim o, "Rabbim! Beni zâlimler topluluğundan kurtar" demişti.
Yorumu Yorumla
-
Câethü (فَجَاءَتْهُ)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "c-y-e" kökünün temel anlamının "bir yere, bir duruma veya bir kişiye doğru yönelip vasıl olmak, varmak ve ulaşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "mecî'" (gelme) eyleminin genellikle fiziksel bir intikali ifade ettiğini söyler. Ayetteki fiilin başında yer alan "fe" (fâ-i ta'kıbiyye) edatı, eylemin hızına ve kesintisizliğine dikkat çeker. Musa'nın kızların koyunlarını sulamasının ve gölgeye çekilmesinin hemen ardından, araya uzun bir zaman veya başka bir olay girmeden, kızlardan birinin hızla geri döndüğünü ve Musa'nın yanına (vasıl) olduğunu ifade eder.
İhdâhümâ (إِحْدَاهُمَا)
İbn Fâris, "v-h-d" kökünün "tek, eşsiz, biricik ve başka bir şeyin kendisine karışmadığı hal" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vâhid" (bir) kelimesinin dişil formu olan "ihdâ" kelimesinin, ikilik veya çokluk içinden sadece birini, tekil olanı ayırmak için kullanıldığını ifade eder. Ayette kadınların ikisinin birden değil, sadece birinin (ihdâhümâ) elçi olarak Musa'nın yanına geri döndüğü bu kelimeyle netleştirilir.
Temşî (تَمْشِي)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "m-ş-y" kökünün "ayağın yere basarak ilerlemesi, adımlamak ve yürümek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşy" eyleminin, süratli bir koşma ile yavaş bir sürünme arasındaki o normal, mutedil ve ritmik ayak hareketini ifade ettiğini söyler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki edebi ve psikolojik tasvir gücüne dikkat çeker. Yirminci ayette şehirden Musa'yı uyarmaya gelen adam için "yes'â" (telaşla ve koşarak) fiili kullanılmışken; burada genç kadının gelişi için hususiyetle "temşî" (yürüyerek, adımlayarak) fiili seçilmiştir. Bu kelime, kadının hareketlerindeki o vakarı, telaşsızlığı, ağırlığı ve edebinden kaynaklanan o ölçülü adımları lügat üzerinden muazzam bir zıtlıkla resmeder.
İstihyâin (اسْتِحْيَاءٍ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "h-y-y" kökünün doğrudan "hayat, yaşam, canlılık" kökünden geldiğini belirtir. İnsanın içindeki o fıtri kirlenmeme duygusuna, haya ve utanma hissine bu ismin verilmesi, bunun ruhun ölmediğinin, canlılığının ve hassasiyetinin (hayatının) en büyük emaresi olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, haya kavramını, "insanın çirkin bir şey yapmaktan veya kınanmaktan çekinerek nefsini tutması, geri çekilmesi" olarak tanımlar. Kelimenin "istif'al" babında (istihyâ) kullanılması, bu duygunun gelip geçici bir his olmadığını, kadının bu hayayı bütün benliğiyle kuşandığını, bedenine ve hareketlerine tamamen giydirdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde haya kelimesini, sadece sosyal bir çekingenlik veya korku olarak değil; fıtratın bozulmadığını gösteren derin bir erdem (fazilet) durumu olarak analiz eder.
Dücane Cündioğlu, "alâ istihyâin" (haya üzere/haya üzerinde) ifadesindeki "alâ" (üzerinde) edatının kullanımındaki edebi inceliği vurgular. Haya, kadının sadece taşıdığı sıradan bir sıfat değildir; o adeta hayanın "üzerine basarak" yürümektedir. Haya onun zeminidir, bineğidir; adımlarının şeklini ve ritmini belirleyen mutlak ahlaki çerçevedir. Bu ifade, kadının o çekingen, edepli ve onurlu duruşunun eşsiz bir dilbilimsel tablosudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, haya kelimesinin edep, ar ve fıtri utanma bağlamındaki tanımlarına yer verir. Yabancı bir erkeğin yanına bir görev için giden genç bir kadının, hem mesajı iletecek kadar cesur hem de kadınlık onurunu ve sınırlarını muhafaza edecek kadar edepli oluşu bu kelimeyle formüle edilir.
Yed'ûke (يَدْعُوكَ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "birini bir şeye veya bir yere seslenerek, nida ederek çağırmak, talep etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Dua kelimesi de Allah'ı yardıma çağırmak manasında bu kökten gelir.
Râgıb el-İsfahânî, davet eylemini, bir kimseyi belirli bir gaye için sözlü olarak yanına istemek, ona yönelmek olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu davetin (çağrının) sosyolojik arka planını analiz eder. Kızın babasının (Medyenli ihtiyarın) Musa'ya yönelttiği bu "çağrı", sıradan bir tanışma isteği değildir. Bu, yapılan karşılıksız ve büyük bir iyiliğin (kızların sürüsünün sulanmasının) farkında olan erdemli bir ailenin, o iyiliğe duyarsız kalamayarak gösterdiği bir şükran ve "davet" refleksidir.
Liyecziyeke (لِيَجْزِيَكَ)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün temel manasının "bir şeyin tam karşılığını, bedelini, hakkını ve denkliğini vermek" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kelimesinin Arapçada sadece "kötü bir eylemin yaptırımı" anlamına gelmediğini; iyi veya kötü yapılan her türlü eylemin tam, eksiksiz ve adil karşılığının ödenmesi demek olduğunu belirtir. Ayette fiilin başındaki "lâm" (li) edatı sebep/gaye bildirir. Babanın Musa'yı çağırma amacı, ona lütufta bulunmak değil, Musa'nın kendi emeğiyle hak ettiği o "iyiliğin karşılığını bizzat ödemek" istemesidir.
Ecra (أَجْرَ)
İbn Fâris, "e-c-r" kökünün "yapılan bir işe karşılık verilen bedel, ücret veya kırık bir kemiğin onarılması (cebir)" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ecr kavramının, insanın ortaya koyduğu bir fayda, bir hizmet veya emek mukabilinde hak ettiği meşru bedel olduğunu söyler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ecr kelimesinin hem dünyevi ücret/maaş hem de uhrevi sevap bağlamındaki kullanımına dikkat çeker. Medyenli ihtiyar, kızlarının o vahşi çobanlar arasından kurtarılıp sürülerinin sulanmasını sıradan bir olay olarak görmemiş; Musa'nın bu ağır fiziksel ve ahlaki eylemine mukabil, o emeğin "ücretini" (ecr) maddi veya manevi bir ikramla ödemeyi bir borç bilmiştir.
Sekayte (سَقَيْتَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "s-k-y" kökünün "insanlara, hayvanlara veya kurak toprağa içecek su vermek, susuzluğu gidermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "seky" eyleminin karşılıksız bir ihsan, hayati bir yardım ve can verme eylemi olduğunu ifade eder. Kadının bu fiili kullanması, Musa'nın onlara yaptığı eylemin net ve şeffaf bir tanımıdır; o, yorgunluğuna rağmen araya girmiş ve onların sürüsüne "su içirerek" o büyük krizi çözmüştür.
Kassa (وَقَصَّ)
İbn Fâris, "k-s-s" kökünün lügatte "bir şeyin izini adım adım takip etmek, ardına düşmek" anlamına geldiğini belirtir. Fiziksel bir izin peşinden gitmeye de bu kökten hareketle isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiziksel eylemin mecazi bir anlama evrilerek "geçmiş olayları, aralarında kopukluk olmadan, sırasıyla ve iz sürer gibi anlatmak" manasını kazandığını açıklar. Ayette Musa'nın Medyenli ihtiyara başından geçenleri anlatması sıradan bir sohbet değildir; o, Mısır'daki cinayeti, Firavun'un zulmünü, aldığı ölüm tehdidini ve çöl yolculuğunu hiçbir şeyi atlamadan, dürüstçe, kronolojik bir "iz sürer" (kassa) gibi aktarmıştır.
el-Kasas (الْقَصَصَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kıssa/kasas kelimesinin Kur'an'daki edebi, tarihi ve linguistik anlamına detaylıca yer verir. Burada kelime masdar/isim formunda "hikayenin, olan bitenin ta kendisi" anlamında kullanılmıştır. "Kassa el-kasas" (hikayeyi anlattı) şeklindeki vurgulu (mef'ul-i mutlak benzeri) yapı, Musa'nın olayları gizlemeden, çarpıtmadan, en ince detayına kadar ve tüm gerçekliğiyle ihtiyara dökülmesini, hayatının o ağır "hikayesini/tarihini" ona teslim etmesini ifade eder.
Lâ Tehaf (لَا تَخَفْ)
İbn Fâris, "h-v-f" kökünün "emniyet ve güvenin zıddı, panik, korku ve gelecekteki bir zararı bekleme hali" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, havf kavramını "ortadaki belirtilere bakarak gelecek zarardan sakınmak ve ruhun ıstırap duyması" olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik bağlamına değinir. Musa on sekizinci ve yirmi birinci ayetlerde "hâifen" (sürekli korku içinde) olarak tasvir edilmişti. Onun hücrelerine kadar işleyen o Firavun korkusu, yorgunluğu ve paranoyası, Medyenli ihtiyarın dudaklarından dökülen bu net emir/teselli (Lâ tehaf / Korkma) kipiyle nihayet kesilir. Bu, kaçak bir peygamber adayının ruhuna zerk edilen ilk güven ilanıdır.
Necevte (نَجَوْتَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-c-v" kökünün temel manasının "sel sularından ve tehlikeden kurtulunacak yüksek ve güvenli yer/tepe" (necv) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "necat" kavramını insanın kendisini yok edecek boğucu bir durumdan veya düşmandan sıyrılıp güvenliğe, selamete ermesi olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi kıssanın varoluşsal süreci içinde okur. Musa yirmi birinci ayette şehirden çıkarken Allah'a "Neccinî" (Beni kurtar) diye dua etmişti. İşte Medyenli ihtiyar, bilerek veya bilmeyerek, Musa'nın o yakarışına dünyevi bir otorite olarak "Necevte" (Kurtuldun/Kurtuluşa erdin) kelimesiyle cevap verir. Bu kelime, Musa'ya Firavun'un yetki alanının dışına çıktığının, artık o tiranlığın elinin buraya ulaşamayacağının müjdesidir.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak, noksanlaştırmak, hakkı gasp etmek ve sınırı aşmak" olduğunu söyler. Karanlık (zulmet) da aydınlığın (nur) zıddı olarak aynı kökten gelir.
Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını "haddi aşmak, hak edilmeyen bir müdahalede bulunmak ve adaletin dengesini bozmak" olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "zalim" kavramının teo-politik bağlamını analiz eder. İhtiyar adamın (Şuayb'ın) Firavun ve kavmini sadece "düşman" veya "kral" olarak değil, doğrudan "zalimler topluluğu" (el-kavmiz-zâlimîn) olarak tanımlaması; Mısır'daki rejimin sadece İsrailoğulları için değil, o coğrafyadaki tüm erdemli ve tevhid ehli insanlar (Medyen felsefesi) için adaletsizliği, kibri ve haksızlığı (zulmü) temsil eden bir "karanlık merkez" olarak görüldüğünü kanıtlar. Musa sadece bir devletten değil, varoluşsal bir "zulümden" kurtulmuştur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla