Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 15. Ayet

    وَدَخَلَ الْمَد۪ينَةَ عَلٰى ح۪ينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ ش۪يعَتِه۪ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّه۪ۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذ۪ي مِنْ ش۪يعَتِه۪ عَلَى الَّذ۪ي مِنْ عَدُوِّه۪ۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vedeḣale-lmedînete ‘alâ hîni ġafletin min ehlihâ fevecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâżâ min şî’atihi vehâżâ min ‘aduvvih(i)(s) festeġâśehu-lleżî min şî’atihi ‘alâ-lleżî min ‘aduvvihi fevekezehu mûsâ fekadâ ‘aleyh(i)(s) kâle hâżâ min ‘ameli-şşeytân(i)(s) innehu ‘aduvvun mudillun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      15. “Mûsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: 'Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!'"

      16. "Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.”

      Mûsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Şehir ahalisinin habersiz olduğu bir sırada, bu da öğle vakti olup öğle uykusu zamanıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Şehir ahalisinin Mûsa'nın girmesinden habersiz olduğu bir sırada; yani onlar farkına varmaksızın ve onun Mûsâ olduğunu bilmeksizin şehre girdi. Bu yoruma göre habersiz olma durumu, Mûsa'nın onlara gelmesiyle ilişkilidir. İlk yoruma göre ise şehir ahalisinin habersizliğiyle ilgilidir, yani onların habersiz olduğu bir sırada girmiştir. Şayet durum böyleyse, şehir ahalisinin habersiz oluşunun, o günün kendilerinin bayramı olması, bayram kutlamalarına gitmiş olmaları ve Mûsa'nın şehrin durumunu ve yollarını öğrenmek için oraya girmesi anlamında olması ihtimal dâhilindedir. Durum böyle değilse, tümünün öğlen vakti uyumasının bir geleneği yansıtması mânasında da olabilir; bu, ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu kendi halkından, diğeri düşman tarafından meâlindeki âyet, işaret edilenin görünür olanı için kullanılır. Görünmeyen için ise böyle bir ifade kullanılmaz. Ancak edipler ifadede bir dolaylı anlatım ve incelik olduğunu belirtmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Orada iki adamı birbirleriyle kavga ettiğini gördü, bunlara bakan kişi bu onun tarafından şu da düşman tarafından der. Şunu da belirtelim ki müfessirler, bunlardan birinin İsrailoğulları'ndan, diğerinin ise Kıptî olduğunu söylemiştir.

      Eğer denilirse ki: İsrailoğulları'ndan olan kişi Mûsanın tarafı olarak nasıl nitelendirilmiştir? Oysa ki olay Mûsa'nın şehre ilk girişi sırasında meydana gelmiştir, İsrailoğulları'ndan olan kişi ile Kıptî arasındaki ayırımı nasıl yapabilmiştir? Ayrıca İsrailoğulları o dönemde putlara tapıyordu ve bu durum onlara sevdirilmişti. Öyle ki onlar, Mûsa'nın, kendilerini şehirden çıkarıp, Firavun ve Kıptîler'in tümünün helâkinden sonra ona şöyle demişlerdi: "Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap". Aynı şekilde Mukātil de şöyle diyor: Her ikisi de kâfirdi. Hz. Mûsa'nın "Ben suçlulara asla arka çıkmayacağım" dediğini görmüyor musun?

      Aslında bu ilâhî beyanda gizli bir kelimenin bulunduğu anlaşılıyor. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: Bu, onun tarafından, şu da düşmanlarındandır. Ya da şöyle buyurmuş gibidir: Şu, onun taraftarı olan topluluktandır, bu da ona düşman olan bir toplulukta düşmanlık yapmaya devam ediyor. Şu ilâhî beyan buna göre anlaşılır: "Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince". Yani ikisine de düşman olarak kalıyor veya ikisine de düşman oluyor. Şunu da belirtelim ki Ebû Muâz en-Nahvi, Mukātil'in isabetsiz gördüğü zannına karşı çıkar; Mukātil'in yorumu ise her ikisinin de kâfır olması yönündedir. Ancak âyet, bizim sözünü ettiğimiz anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Yani Allah'ın ilminde, onun tarafından olacağı bilinen kişi, Allah'ın ilminde onun düşmanı olarak kalacak kimseye karşı yardım diledi. "İstiğâse" (الاستغاثة) kelimesi, yardım ve destek istemek anlamına gelir. Yani kendisine yardım etmesini istedi.

      Bunun üzerine Mûsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Ebû Avsece şöyle dedi: "Vekze (الوكزة) göğse vurmak demektir. Zeccâc, İbn Kuteybe ve diğerleri, "vekze" kelimesinin itme anlamına geldiğini söylemişlerdir. "Vekezehu" (وكزه) yani onu itti. Ölümüne sebep oldu sözü hakkında bazıları şöyle dedi: Yani onu bitirdi. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: "Sonunda Mûsâ süreyi doldurduğunda", "İşte fetvasını istediğiniz mesele halledildi". Burada "fe kadâ (فقضى) kelimesi bitirildi, tamamlandı anlamına gelir. Bazıları söz konusu beyanın "öldürdü" mânasına geldiğini söylediler. Burada verilen iki mâna da aynıdır: Birini öldürdüğünde onu bitirmiş olur. Aslında Hz. Mûsâ söz konusu kişiyi öldürmeyi kastetmemiş ve hedeflememişti. Fakat yüce Allah onun süresini tamamlamış ve Mûsanın vurmasını ömrünün bitişinin sebebi yapmıştır. Görünürde Mûsâ kâtildir. Çünkü kendisi "Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum" demiştir. Cenâb-ı Hak da onu bu sözünde yalanlamamış ve "sen onu öldürmedin" dememiştir. Mûsâ ayrıca Doğrusu kendime zulmettim, beni bağışla demiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Medînete (الْمَدِينَةَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde bu kelimenin kökeni hakkında iki farklı filolojik yaklaşım sunar. Birinci görüşe göre kelime "m-d-n" kökünden gelir ve "bir yerde ikamet etmek, yerleşmek" anlamını taşır. İkinci ve daha güçlü bulduğu görüşe göre ise kelime "d-y-n" (itaat, boyun eğme, hüküm) kökünden türemiştir. Bu bağlamda şehir, "belli bir otoriteye ve hukuka tabi olan, kanunla yönetilen yer" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "medine" kavramını, bedevi yaşam tarzının (kırsalın) zıddı olarak, sosyopolitik bir düzenin ve yasanın hakim olduğu yerleşim merkezi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, Mısır'ın başkentini (Memfis veya Firavun'un sarayının bulunduğu merkezi şehri) işaret eder. Musa'nın saraydan ayrılıp halkın arasına, yani o "hukuk ve itaat merkezine" (medine) karışmasını ifade eder.

        Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı çalışmasında kelimenin saf Arapça kökenli olmadığını iddia eder. Kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "medîntâ" (yargı bölgesi, vilayet, şehir) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. İslam öncesi dönemde özellikle Yahudi ve Hıristiyan yerleşimlerinde hukuki bir terim olarak kullanılan bu kelimenin, Kur'an vahyiyle Arap dilinin şehirleşme tasavvuruna entegre olduğunu savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kökeniyle ilgili "d-y-n" (yönetmek, hesaba çekmek) köküne vurgu yapar. Ansiklopedi, "medine" kelimesinin Kur'an'da sıradan bir kasaba (karye) için değil, daha çok siyasi otoritenin, devlet bürokrasisinin ve Firavun'un kolluk kuvvetlerinin bulunduğu merkezi idare alanı için kullanıldığını teyit eder.

        Ğafletin (غَفْلَةٍ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ğ-f-l" kökünün temel manasının "bir şeyin üzerinin örtülmesi, saklanması ve mevcut olan bir şeye karşı dikkatin kaybolması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, gaflet kavramını "insanın zihninin ve kalbinin, idrak etmesi gereken bir gerçekten, meşguliyet veya dikkatsizlik sebebiyle boşalması" olarak tanımlar. Bu ayette "hîni ğafletin" (gaflet anı/vakti) ifadesi, şehir halkının sokaklarda olmadığı, istirahate çekildiği (öğle sıcağı veya gece yarısı) ve Musa'nın şehre girişini fark etmedikleri o tenhalık ve dikkatsizlik zaman dilimini ifade eden sosyolojik ve psikolojik bir tasvirdir.

        Yaktetilâni (يَقْتَتِلَانِ)

        İbn Fâris, "k-t-l" kökünün "hayatı sonlandırmak, kahretmek, birini cansız bırakmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin bu ayetteki "ifteale" babındaki kullanımına (müfaale/müşareket formu) dikkat çeker. "Yaktetilâni" sadece birinin diğerini öldürmesi değil; iki kişinin birbirini yok etme kastıyla, son derece şiddetli, ölümcül ve karşılıklı bir kavgaya (kıtal) tutuşmasıdır. Musa'nın karşılaştığı manzara basit bir itiş kakış değil, tarafların birbirinin canına kastettiği ağır bir şiddet sarmalıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "kıtal" ve "katl" kelimelerinin, cahiliye dönemi asabiyetinin (kabilecilik) en uç noktasını temsil ettiğini belirtir. Ayetteki bu ölümcül kavga, sadece iki birey arasında değil, arka plandaki o devasa etnik ve sınıfsal kutuplaşmanın (Kıpti ve İsrailli) sokak düzeyindeki şiddetli bir patlamasıdır.

        Şî'atihî (شِيعَتِهِ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ş-y-a" kökünün "dağılmak, yayılmak, birine tabi olmak ve fırkalara ayrılmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şia" kelimesinin, aynı görüş, inanç veya soy etrafında birleşen, birbirine arka çıkan ve birbirini destekleyen insan grubu (taraftar/fırka) anlamına geldiğini söyler. Ayette bu kelimenin kullanılması, kavga edenlerden birinin Musa ile aynı etnik kökenden (İsrailoğulları'ndan), aynı ezilmiş sınıftan ve aynı kader ortaklığından olduğunu belirterek aralarındaki o varoluşsal "taraftarlık" bağını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şia kavramının Arap dilinde "destekçi, yardımcı, bir kişinin peşinden giden topluluk" manasına geldiğini kaydeder. Mısır toplumunun sınıfsal olarak Kıptiler (egemenler) ve İsrailoğulları (ezilenler) şeklinde fırkalara (şiye'an) bölündüğü gerçeği, bu kelime üzerinden sokağa yansır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamını analiz eder. Musa'nın sarayda (Kıpti kültürü içinde) büyümesine rağmen, kendi ontolojik köklerinin (İsrailli kimliğinin) bilincinde olduğunu bu kelime ortaya koyar. Kur'an, kavga eden adamı Musa'nın "şiasından" (kendi soyundan/tarafından) olarak tanımlayarak, Musa'nın iç dünyasındaki o bastırılmış etnik ve sınıfsal aidiyetin aniden nasıl tetiklendiğini gösterir.

        Aduvvihî (عَدُوِّهِ)

        İbn Fâris, "e-d-v" kökünün temel manasının "sınırı aşmak, tecavüz etmek ve birine doğru koşup saldırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, düşmanlık (adâvet) kavramının "dostluk ve yakınlık" (velâyet) kavramının tam zıddı olduğunu; adalet, uyum ve barış sınırlarını ihlal eden kişiye bu ismin verildiğini ifade eder. Ayette Musa'nın şiasından olan kişinin karşısındaki adamın "düşman" (adüvv) olarak nitelendirilmesi, onun salt kişisel bir hasım değil, İsrailoğulları'nı ezen Firavun sisteminin (Kıptilerin) sokaktaki temsilcisi olmasındandır. Düşmanlık burada hem etnik hem de politiktir.

        Festağâsehü (فَاسْتَغَاثَهُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ğ-v-s" kökünün temel anlamının "yardım, imdat ve kuraklıkta yağan kurtarıcı yağmur (gays)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "istif'al" babındaki (istiğâse) kullanımının sıradan bir yardım talebi olmadığını açıklar. Bu, boğulmakta olan veya ölümle burun buruna gelen birinin kopardığı feryat, o anki mutlak çaresizliği içinde kendisini kurtarması için bir güce "imdat diyerek sığınmasıdır". Musa'nın soydaşının ondan talep ettiği şey basit bir arka çıkma değil, ölümcül kavgada mutlak bir hayat kurtarma eylemidir.

        Fevekezehü (فَوَكَزَهُ)

        İbn Fâris, "v-k-z" kökünün lügatte "birini şiddetle itmek, yumrukla veya elin ayasıyla göğsüne/çenesine sert bir darbe indirmek" manasına geldiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, vekz eyleminin, niyetin öldürmek olmadığı ancak anlık, kontrolsüz ve son derece sert bir fiziksel müdahale olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Musa'nın sahip olduğu o muazzam fiziksel gücün (eşüdd) bir yansımasıdır. Kavgayı ayırmak veya soydaşını kurtarmak için attığı tek bir yumruk veya sert bir itiş, adamın ölümüyle sonuçlanmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin tefsir tarihindeki okumalarına değinerek, Musa'nın eyleminin "kasten adam öldürme" (taammüden katl) değil, "kasıtsız/hataen" meydana gelen (şibh-i amd) bir adam öldürme vakası olduğunu bu kelimenin etimolojisi üzerinden kanıtlar. Vekz, silahla veya kesici aletle yapılan bir cinayet değil, anlık bir darbedir.

        Fekadâ (فَقَضَى)

        İbn Fâris, "k-d-y" kökünün temel anlamının "bir işi kesin olarak bitirmek, hükme bağlamak, tamamlamak ve sonlandırmak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kadâ" fiilinin "aleyhi" edatıyla (kadâ aleyhi) birlikte kullanıldığında Arapçada bir deyim halini aldığını ve "onun işini bitirdi, hayatına son verdi, onu öldürdü" anlamına geldiğini belirtir. Musa'nın attığı o tek yumruğun (vekz) hemen ardından "fe" edatıyla (fekadâ) adamın işinin bitmesi, darbenin şiddetini ve ölümün saniyeler içinde, beklenmedik bir hızla gerçekleştiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Musa'nın psikolojik durumu bağlamında okur. "İşini bitirdi" eylemi, peygamber adayı olan Musa için ağır bir travmadır. Adaleti tesis etme (hüküm) ve mazlumu koruma niyetiyle yapılan bir müdahale, kontrolsüz bir güç patlamasıyla cinayete dönüşmüş; Musa kendi adalet duygusunun altında ezildiği bir trajediyle baş başa kalmıştır.

        Eş-Şeytân (الشَّيْطَانِ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojisi üzerine Arap dilimcileri arasındaki iki temel görüşü aktarır: Birincisi, "ş-t-n" kökünden (haktan, rahmetten ve doğruluktan son derece uzak olan) türediğidir. İkincisi ise "ş-y-t" kökünden (ateşte yanmak, öfkeden kavrulmak, helak olmak) geldiğidir.

        Râgıb el-İsfahânî, şeytan kelimesinin sadece bilinen metafizik varlığı (İblis) değil, insanı doğru yoldan (hikmetten) saptıran, onu öfkeye, şiddete ve dengesizliğe sürükleyen her türlü kibirli ve isyankâr gücü temsil ettiğini belirtir. Musa, kavgaya müdahale ederken hissettiği o anlık kontrolsüz öfkeyi ve adamın ölümüyle sonuçlanan bu felaketi doğrudan şeytanın "amel/iş" (tahrik ve saptırması) olarak nitelendirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmadığını, Habeşçe (şaytan) ve Aramice (sâtânâ) kelimeleri üzerinden İslam öncesi dönemde Arapçaya dini bir terim olarak ödünçleme yoluyla girdiğini savunur. Kökeni itibarıyla "muhalif, düşman, saptırıcı" anlamına gelen bu kelime, Kur'an'da insanın ahlaki bütünlüğüne saldıran en temel figür olarak konumlandırılır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ edebiyatındaki tipolojisine dikkat çeker. Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde de peygamberlerin veya seçilmiş kişilerin zaaflarından faydalanarak onları ani bir günaha, öfkeye veya cinayete sürükleyen "baştan çıkarıcı/düşman" motifi çok yaygındır. Musa'nın eylemini şeytana atfetmesi, insanın kendi doğasındaki şiddet potansiyeliyle girdiği teolojik ve ahlaki yüzleşmenin edebi bir yansımasıdır.

        Mudıllun (مُضِلٌّ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "d-l-l" kökünün "hedefinden sapmak, yolu kaybetmek ve haktan uzaklaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıdlal" eylemini, "birini kasten ve sistematik bir şekilde doğru yoldan (hidayetten) çıkarmak" olarak tanımlar. Musa'nın şeytanı sadece bir düşman (adüvv) olarak değil, aynı zamanda bir "saptırıcı" (mudıll) olarak nitelemesi; onun insan zihnini, öfke ve asabiyet (etnik tarafgirlik) gibi duygularla bulandırarak rasyonel ve adil karar verme yetisini (hükmü) nasıl felç ettiğine dair yaptığı derin bir özeleştiridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X