Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 10. Ayet

    وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veasbeha fu-âdu ummi mûsâ fâriġâ(an)(s) in kâdet letubdî bihi levlâ en rabetnâ ‘alâ kalbihâ litekûne mine-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Mûsanın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü. Eğer, inanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı."

      Mûsanın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü. Bazıları âyetteki fâriğan/bos (فارغا) ifadesinin, "Mûsa'ya yönelik kederi ve ona karşı üzüntüsünden bir şey kalmamıştı" anlamına geldiğini söyledi. Bazıları Mûsẩyı düşünmek ve onu anmaktan başka hiçbir şey yoktu dediler. Mûsâ'nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü sözü, “hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz" meâlindeki âyetin bağlantı cümlesidir. Ayetin bu kısmı çeşitli ihtimaller taşır. Birincisi, Allah onun kalbinden ve psikolojik muhtevasından söz ve konuşma olmaksızın üzüntü ve korkuyu kaldırmıştır. İkincisi, "hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız" meâlindeki beyan sebebiyle böyle olmasıdır. Eğer böyle olmuşsa, bu, Mûsânın (a.s.) ona geri verilmesi ve peygamber yapılmasına ilişkin müjdeye yahut da ona üzülme ve onun hakkında korkmaya ilişkin nehye ve sakındırmaya dayalıdır. Buradaki üzülme Mûsanın annesinden ayrılması hususundaki üzüntüdür. Korku ise onun öleceğine ilişkindir. Bu durum, Hz. Yakub'un "Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum" demesi gibidir. Cenâb-ı Hak ayrılık tehlikesinde üzüntüyü, helâkte ise korkuyu zikretmiştir. Buna göre yüce Allah, Mûsanın annesinden ayrılık üzüntüsünü kaldırmış, ona geri vereceğini ve peygamber yapacağını müjdelemiş ve ölmeyeceği hususunda güven vermiştir. Bu durumda Mûsa'nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü meâlindeki ilâhî beyan şu anlama gelir: Annesinin kalbinde onun hakkında korkudan ve üzüntüden hiçbir şey kalmadı. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer inanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı. İnanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı, fakat "hiç korkup kaygılanma" sözüyle onun kalbini pekiştirdi. "Neredeyse işi meydana çıkaracaktı" sözü, "Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı" meâlindeki âyet gibidir. Yani şayet Rabb'inin işaretini görmesiydi o, kadını arzulardı demektir, yoksa o, kadını arzulamıştı anlamına gelmez. Bu, "Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin" meâlindeki âyet gibidir. Yani şayet onu sebatkâr kılmasaydı onlara az da olsa meyledecekti. Fakat onu sebatkâr kıldı, o da meyletmedi. Önceki ilâhî beyanda geçen durum da bunun gibidir. Müfessirler şöyle demiştir: Kalbini imanla pekiştirdi; "hiç korkup kaygılanma" meâlindeki beyanda da kalbinin pekiştirilmiş olması mümkündür.

      Bazıları şöyle demiştir: Onun kalbi, Allah'ın kendisine yönelik vådinden bomboştu. Başına gelen büyük belâlar, ona Allah'ın vâdini unutturmuştu ve neredeyse işi meydana çıkaracaktı. Ne var ki Allah onu, rahmetiyle düzeltti, kalbini pekiştirdi, o da vådi hatırladı ve hatasından döndü. Bazıları da şöyle demiştir: Firavun onu evlat edindi ve insanlar onun hakkında "Firavun'un oğlu, Firavun'un oğlu" demeye başladı. Bunun üzerine annesini duygusallık ve çocuk sevgisi kapladı. Neredeyse "o benim oğlumdur" diyecekti. Ancak burada yapılan birinci yorum daha uygundur. İbn Mesûd, Übey ve Hafsa'nın mushaflarında "in kâdet letüş'iru bihî" (إن كادت لتشعر به) şeklindeydi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Asbaha (وَأَصْبَحَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin türediği "s-b-h" kökünün temel anlamının "gecenin karanlığının gidip günün aydınlanması, rengin belirginleşmesi" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta fiilin lügat anlamıyla "sabah vaktine erişmek" demek olduğunu, ancak Arapçada bu fiilin sıklıkla bir dönüşümü, "bir halden başka bir hale geçmeyi" (sârût/oluş) ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayette Musa'nın annesinin, bebeğini suya bıraktıktan sonraki o ilk sabaha nasıl sarsıcı bir psikolojik dönüşümle, bambaşka ve tarifsiz bir ruh haliyle uyandığını tasvir eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu kelimenin "ef'âl-i nakısa" (eksik fiiller) grubundan olduğunu ve öznenin yeni bir duruma geçişini anlattığını belirtir. Anne, bebeğini nehre bıraktığı an ile sabahın aydınlanması arasındaki o karanlık zaman diliminde tüm dünyevi bağlarından kopmuş ve tamamen yeni, sarsıcı bir boşluk haline (asbaha) bürünmüştür.

        Fuâdü (فُؤَادُ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "f-e-d" kökünün sözlükte "ateşte et kızartmak, pişirmek ve yakmak" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın yüreğine "fuad" denmesinin lügat gerekçesi, onun heyecan, korku, acı veya aşk gibi yoğun duygular karşısında adeta "ateşin üzerinde kızaran bir et gibi" yanması, kavrulması ve çırpınmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da "kalp" ve "fuad" kelimelerinin eşanlamlı gibi görünse de ince bir fark taşıdığını vurgular. Ona göre "fuad", kalbin keder, panik veya heyecanla alev alev yandığı, duygusal olarak en üst noktaya çıktığı ve adeta yerinden fırlayacak gibi olduğu o ajite edilmiş durumudur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi icazı ve kelime seçimi üzerine yaptığı çalışmada, bu ayette annenin sarsılan iç dünyasını anlatmak için "kalb" yerine hususiyetle "fuad" kelimesinin seçilmesindeki muazzam psikolojik derinliğe dikkat çeker. Evladını azgın sulara kendi elleriyle bırakan bir annenin o anki psikolojisi sakin bir kalp değil; yanan, çırpınan ve mantıklı düşünme yetisini kaybetme noktasına gelmiş bir "fuad"dır.

        Ümmi (أُمِّ)

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün temelinde "bir şeyin aslı, dayanağı ve kendisine dönülen merkez" manasının yattığını ifade eder. Çocuğun varoluşsal merkezi ve sığınağı olmasından dolayı anneye bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "bir şeyin vücuda gelmesini, eğitilmesini veya ıslah edilmesini sağlayan temel varlık" olduğunu belirtir. Ayette sadece "kadın" denmeyip "Musa'nın annesi" (ümmü Musa) tamlamasının kullanılması, onun kimliğinin o an için tamamen annelik içgüdüsüne ve evladına olan o fıtri, merkeze çeken bağına indirgendiğini gösterir.

        Mûsâ (مُوسَى)

        Celaleddin el-Suyuti, klasik dönem tefsir ve dilbilim literatürüne dayanarak ismin Mısır dilindeki "mu" (su) ve "sa" (ağaç/kamış) hecelerinden türediğini, "sudan çıkarılmış" anlamına geldiğini aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice üzerinden değil, doğrudan Eski Mısır dilindeki "mes" veya "mose" (çocuk, doğmuş olan) kökünden geldiğini ve Arapçaya bu şekilde intikal ettiğini savunur. Ayette annenin yüreğinin boşalmasına sebep olan şey, Mısır sarayına doğru sürüklenen bu "çocuğun" (mose) can güvenliğidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Firavun ailesi tarafından bebeğe verilmiş bir isim olduğunu ve etimolojik olarak Mısır dilindeki "çocuk" manasını veya sularla ilişkili o tarihi anı işaret ettiğini teyit eder.

        Fâriğan (فَارِغًا)

        İbn Fâris, "f-r-ğ" kökünün temel manasının "bir kabın veya yerin içindekilerden tamamen boşalması, hiçbir şey kalmaması" olduğunu belirtir. Doluluğun (şuğul) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayetteki kullanımıyla ilgili iki güçlü filolojik ve psikolojik yorum aktarır. Birincisi; annenin kalbi, duyduğu o korkunç acı sebebiyle akıldan, sabırdan ve teselliden tamamen boşalmıştır. İkincisi ise; kalbi dünyadaki diğer her düşünceden, korkudan ve insandan boşalmış, geriye sadece ama sadece Musa'nın hayali, onun akıbetinin endişesi kalmıştır. Kalbi tek bir hedefe kilitlenerek diğer tüm algılara kapanmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tasvir ettiği ruh halini, derin bir travma sonrası yaşanan "şok ve hissizleşme" durumu olarak analiz eder. Bir annenin çocuğunu ölüme (veya meçhule) terk etmesinin yarattığı o muazzam sarsıntı, onun zihnini ve kalbini (fuad) tüm dünyevi bağlardan koparmış, aklî melekelerini donduracak düzeyde bir "boşluğa" (fâriğan) mahkum etmiştir.

        Kâdet (كَادَتْ)

        İbn Fâris, "k-v-d" kökünün "bir fiilin veya durumun gerçekleşmesine çok yaklaşılması, ramak kalması" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâde" fiilinin "yaklaştı ama tam olarak olmadı" anlamını taşıdığını belirtir. Ayette, annenin çocuğunun akıbeti karşısında duyduğu paniğin onu eyleme geçmeye (sırrı açıklamaya) ne kadar yaklaştırdığını, felaketin eşiğinden dönüldüğünü ifade eden kritik bir sınır çizgisidir.

        Tübdî (لَتُبْدِي)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-d-v" kökünün "gizli olan bir şeyin açığa çıkması, görünür olması, bedahet (açıklık) kesbetmesi" manasına geldiğini söyler. Sırrın gizliliğinin (ketm) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin, insanın iç dünyasında sakladığı bir gerçeği, özellikle de yoğun bir duygusal baskı altında istemsizce dışa vurması olduğunu belirtir. Ayette, annenin içindeki o yakıcı boşluk (fâriğan) ve fırlayacakmış gibi atan kalbi (fuad) yüzünden, acıya dayanamayarak "O nehirdeki bebek benim oğlumdur!" diye çığlık atıp sırrı ifşa etmesinin an meselesi olduğu bu fiille tasvir edilir.

        Rabatnâ (رَبَطْنَا)

        İbn Fâris, "r-b-t" kökünün sözlükte "bir ip veya bağ ile bir şeyi sıkıca düğümlemek, sağlamlaştırmak ve kaçmasını engellemek için bağlamak" anlamına geldiğini belirtir. Mesela ürkmüş ve kaçmaya çalışan bir atın sağlam bir kazığa bağlanması eylemi bu kökten gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiziksel bir eylem olan "rabt" fiilinin, kalbe izafe edildiğinde muazzam bir mecaz oluşturdiuğunu açıklar. "Rabt-ı kalb", Allah'ın kula derin bir metanet, sabır ve sükunet vererek, onun panikle dağılmasını, aklının başından gitmesini engellemesi; kalbini adeta görünmez ilahi bir halatla hakikat üzerine sıkıca bağlamasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik ve teolojik anlambiliminde bu fiili dikey (ilahi) bir müdahale olarak analiz eder. İnsan psikolojisinin (fuad) kendi sınırlarına dayanıp parçalanmak üzere olduğu o kritik eşikte, insan üstü bir irade devreye girer. "Rabatnâ" (Biz bağladık/sağlamlaştırdık), insanın kendi başına üretemeyeceği ontolojik bir dayanıklılığın, zayıf bir anneye bizzat yaratıcı tarafından zerk edilmesidir.

        Kalbihâ (قَلْبِهَا)

        İbn Fâris, "k-l-b" kökünün temel anlamının "bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek, bir halden diğerine döndürmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, insan yüreğine "kalp" denmesinin sebebinin, onun fikirler, duygular ve niyetler arasında sürekli değişen, evrilen ve dönen o kararsız yapısı olduğunu söyler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin başındaki "fuad" kelimesi ile ayetin sonundaki "kalb" kelimesi arasındaki diyalektik ilişkiyi zirve bir edebi okumayla analiz eder. Ayetin başında annenin yüreği, korkudan kavrulan ve dağılan bir "fuad" iken; Allah'ın müdahalesi (rabatnâ) o yanan ateşi söndürmüş, sarsılan idraki toparlamış ve onu sabit, şuurlu ve metanetli bir "kalb"e dönüştürmüştür. Allah "fuad"ı değil, "kalb"i bağlamıştır; zira iman ve rasyonel teslimiyet yanan bir ateşte değil, durulmuş bir merkezde mekan tutar.

        Mü'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-m-n" kökünün "korku ve endişenin gitmesi, emanet, güvenilirlik ve tasdik" anlamlarını taşıdığını ifade eder. Korkunun (havf) tam karşıtı olan mutlak güvende hissetme halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın, nefsin sükunete ermesi ve verilen ilahi söze tereddütsüz güvenerek onu tasdik etmesi olduğunu belirtir. Ayette, annenin kalbinin bağlanmasının nihai amacı "müminlerden olması"dır. Buradaki iman, sadece Allah'ın varlığına inanmak değil; Allah'ın "Onu sana geri döndüreceğiz" şeklindeki vaadine kalben güvenmesi, korkuyu atıp ilahi plana mutlak bir sükunetle teslim olmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, iman kavramının bu ayetteki kullanımını teolojik bir tasdikten ziyade, "varoluşsal bir güven (emn)" olarak değerlendirir. Anne, bebeğini ölüme terk ediyormuş gibi görünse de, Allah'ın vaadine duyduğu o sarsılmaz güven (iman) sayesinde panikten (fuad) sükunete (kalb) geçmiş; ilahi sistemin işleyişine kendini korkusuzca emanet edenlerin (mü'minîn) safına dahil olmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X