Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 8. Ayet

    فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feltekatahu âlu fir’avne liyekûne lehum ‘aduvven vehazenâ(en)(k) inne fir’avne vehâmâne vecunûdehumâ kânû ḣâti-în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(Böyle de oldu) Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yoldalardı."

      Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Bazıları bu ilâhî beyanda dolaylı bir ifadenin bulunduğunu söylemiştir. Çünkü onlar kendilerine bir düşman ve bir tasa olsun diye onu yitik çocuk olarak almamışlardır. Fakat orada sanki gizli bir anlatım vardır. Yani Firavun ailesi onu bir evlat ve dost olsun diye yitik çocuk olarak aldı, büyüdüğünde ise kendilerine bir düşman ve bir tasa oldu veya buna benzer bir söz de olabilir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu, onun bahsedilen kimse olacağına dair Allah'ın ilminde var olan bilginin bildirilmesidir. Bunun mânası ise-en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak aldı; Allah'ın ilminde ise bu çocuğun onlar için bir düşman ve bir tasa olacağı vardı. Bu, dil bakımından mümkün bir kullanımdır Nitekim şöyle denilmiştir: "Ölmesi için doğurun yıkılması için bina yapın" . Halbuki kadınlar ölmesi için çocuk doğurmaz, inşaatçılar yıkılması için binalar yapmaz. Fakat bu, insanların âhirete yönelik durumlarının sonuna ilişkin bir bildirmedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yoldalardı. Bu ilâhî beyan açıktır. Ayet, Mûtezilenin "Yüce Allah, kendilerine yararı olduğu için kâfirleri bu durumda bırakır" demek suretiyle ileri sürdükleri görüşü bir yönden geçersiz hale getirmektedir. Halbuki Allah onların geçen ömürlerinde yanlış yolda olduklarını açıklamıştır. Peki, yanlış yol üzere bırakmak onlar için nasıl yararlı olur?​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İltekatuhu (فَالْتَقَطَهُ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "l-k-t" kökünün temel anlamının "bir şeyi arama kastı olmaksızın, tesadüfen ve aniden yerden almak, bulmak" olduğunu belirtir. Yerde bulunan ve sahibinin kim olduğu bilinmeyen eşyaya veya çocuğa "lükata" denilmesi de bu yüzdendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "iltikat" eylemini, planlı bir arayışın veya seçimin tam zıddı olarak tanımlar. Bu bağlamda eylem, Firavun'un ailesinin bebeği bilinçli bir kararla evlat edinmesinden ziyade; nehirde sürüklenen bir sandığı aniden fark edip içgüdüsel veya tesadüfi bir şekilde sudan çıkarmalarını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin fıkhi ve lügat anlamına değinerek, "buluntu" kavramı ekseninde bu kelimenin seçilmesinin edebi bir incelik taşıdığını kaydeder. Firavun'un askerleri her yerde yeni doğan erkek çocuklarını planlı bir şekilde ararken (teftiş/arama), asıl hedefledikleri çocuğu tamamen plansız bir şekilde (iltikat) kendi elleriyle bulup almışlardır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimi ve edebi icazı üzerine yaptığı çalışmalarda bu fiilin kullanımındaki derin ironiye dikkat çeker. Ona göre, mutlak güce sahip olduğunu düşünen Firavun ailesinin, kendi sonlarını getirecek olan çocuğu kendi elleriyle "tesadüfen bulup almaları", ilahi planın insan tedbirini nasıl çaresiz bıraktığını gösteren muazzam bir retorik araçtır.

        Âlü (آلُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan "e-v-l" harflerinin "bir şeye geri dönmek, rücu etmek ve sığınmak" manalarına geldiğini belirtir. Bir kişinin ailesine ve etrafında toplananlara "âl" denmesinin sebebi, aidiyet bağıyla sürekli o kişiye dönmeleri ve ona sığınmalarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âl" kelimesinin "ehl" kelimesinden daha hususi bir kullanıma sahip olduğunu vurgular. Ona göre "âl", sıradan insanlar için değil; yalnızca toplumda şeref, makam veya büyük bir otorite sahibi olan liderlerin etrafındaki kitleler için kullanılır. Ayrıca bu kelime sadece kan bağını değil, ideolojik, dini veya siyasi bir aidiyeti, yani "hanedanı ve yandaşları" da kapsar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında "Âlü Fir'avn" tamlamasını salt biyolojik bir aile olarak değil, sosyopolitik bir kavram olarak analiz eder. Bu bağlamda kelime; Mısır'daki despotik sistemi ayakta tutan yönetici elitleri, saray bürokrasisini, ideolojik aygıtları ve Firavun'un şahsında somutlaşan o kibirli devlet aklını tek bir vücut halinde temsil eder.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        El-Cevâlîkî, kelimenin Arapça kökenli olmadığını ve kadim bir Mısır unvanı olarak dile yerleştiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Saray/Büyük Ev) kökünden geldiğini ve İbranice/Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Bu ayetin bağlamında isim, sadece şahsi bir figürü değil, gücün ve görkemin merkezi olan o "Büyük Saray"ın, nehirden gelen küçük ve savunmasız bir bebek karşısındaki ontolojik acziyetini simgeler.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ dini edebiyatındaki kullanımına dikkat çeker. Ayetin akışı içinde Firavun, yeryüzünde tanrılık taslayan ve her şeyi kontrol edebileceğini sanan o klasik müstakbir/zorba kral arketipidir. Ancak bu ayette, kendi aldığı tüm istihbari ve askeri tedbirlere rağmen, helakini getirecek faili kendi sarayına (âl) kabul ederek ilahi ironinin en büyük kurbanı konumuna düşer.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamındaki muhataplar (Mekkeli müşrikler) için tarihsel bir ibret vesikası olarak yorumlar. Firavun, kendi iktidarını korumak için en acımasız katliamları meşru gören, ancak güvendiği o devasa iktidar aygıtının, ilahi bir müdahaleyle kendi içinden nasıl çökertilebileceğini göremeyen körleşmiş siyasi aklın sembolüdür.

        Liyekûne (لِيَكُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-v-n" kökünün "meydana gelmek, var olmak ve bir halden başka bir hale geçmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin başındaki "lâm" (li) harfinin bu ayetteki özel durumuna dikkat çeker. Arapçada bu edat genellikle "sebep/gaye" bildirir (şunun için). Ancak Firavun ailesi bebeği kendilerine düşman olsun diye almamıştır. Dolayısıyla Râgıb'a göre buradaki edat, "lâm-ı âkıbet" (sonuç bildiren lâm) veya "lâm-ı sayrûret"tir (dönüşüm bildiren lâm). Yani eylemin amacı değil, ilahi takdirin kaçınılmaz bir neticesi ve varacağı son nokta ifade edilmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisindeki bu "âkıbet/sonuç lâmı" kuralını teyit eder. Ayetteki "liyekûne" fiili, Firavun ailesinin beklentisi (bir evlat edinmek) ile Allah'ın takdiri (saraya bir yıkıcı sokmak) arasındaki o trajik ve keskin zıtlığı dilbilimsel bir formülle ortaya koyar. İnsan iradesi bir amaç güderken, ilahi irade o eylemi kendi nihai sonucuna (kader) bağlamıştır.

        Aduvven (عَدُوًّا)

        İbn Fâris, "e-d-v" kökünün temel manasının "sınırı aşmak, haddi geçmek, bir şeye doğru koşmak ve tecavüz etmek" olduğunu belirtir. Düşmana "adüvv" denmesinin sebebi, adalet, dostluk ve barış sınırlarını ihlal ederek karşı tarafa zarar verme kastıyla hareket etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" (düşmanlık) kavramını "velâyet" (dostluk/yakınlık) kavramının zıddı olarak tanımlar ve bunun hem kalpteki bir nefreti hem de fiili bir karşı duruşu kapsadığını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, Musa'nın Firavun hanedanı için sıradan bir siyasi muhalif değil; onların tüm ideolojik temelini, ilahlık iddiasını ve zulüm düzenini ontolojik olarak yıkan, sınırlarını yerle bir eden temel bir "karşıt güç" olacağını vurgular.

        Hazenen (وَحَزَنًا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-z-n" kökünün lügatte "yerin sert, engebeli, kaba ve yürünmesi zor kısmı" anlamına geldiğini söyler. Kalbe isabet eden şiddetli üzüntü, keder ve kasvete de "hüzün/hazen" denmesi, tıpkı engebeli bir arazi gibi insan ruhunu zorlaması, yorması ve sertleştirmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, hüznü, "sevilen ve arzu edilen bir şeyin elden çıkması veya korkulan bir durumun başa gelmesi neticesinde kalpte oluşan derin keder ve sıkıntı" olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin "düşman" kelimesiyle yan yana kullanılması, Musa'nın Firavun sistemine vereceği tahribatın çift yönlü olduğunu gösterir: O, hem dışarıdan sistemlerini yıkan fiziki ve siyasi bir düşman (adüvv) olacak hem de hanedanın içine en derin psikolojik acıyı ve çöküntüyü (hazen) getirecektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu iki kelimenin (adüvv ve hazen) Kur'an'daki yan yana diziliminin muazzam bir psikolojik tahlil sunduğunu belirtir. Firavun'un eşi bebeği gördüğünde onun bir "göz aydınlığı" (kurretü'ayn / sevinç kaynağı) olmasını umut etmiştir. Ayet ise bu umudun tam karşısına, onun diyalektik zıddı olan "düşmanlık ve derin bir yas" kavramlarını yerleştirerek edebi bir trajedi tablosu çizer.

        Hâmâne (وَهَامَانَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini araştırırken, tarihsel eleştirilerin bu ismin Eski Ahit'teki (Ester Kitabı) Pers veziri Haman ile karıştırıldığı yönündeki iddialarına yer verir. Ancak Jeffery, kelimenin Eski Mısır dilinde Amun tapınağının başrahibi veya üst düzey bir devlet yetkilisi anlamına gelen "ha-amen" gibi dini-siyasi bir unvandan Arapçaya girmiş olma ihtimalinin de güçlü bir filolojik açıklama olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ismin etimolojisi üzerine ejiptolojik araştırmalara yer verir. Eski Mısır hiyerogliflerinde taş ocaklarının, büyük anıtsal yapıların ve inşaat işlerinin başında bulunan en üst düzey yetkiliye "hmn-h" unvanının verildiğini belirtir. Bu bağlamda Hâmân ismi; Firavun'un zulüm ve tekebbür sistemini mimari, bürokratik ve ekonomik olarak ayakta tutan o büyük devlet aygıtının başındaki sivil-idari otoriteyi sembolize eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hâmân kelimesini Kur'an'ın politik teolojisi bağlamında okur. Firavun mutlak gücü ve ilahlık iddiasını (kraliyet), Hâmân ise bu sistemin pratik, bürokratik ve askeri uygulayıcılığını (vezirlik/teknokrasi) temsil eder. İkisinin bir arada zikredilmesi, zulmün tek bir şahsa değil, organize bir devlet aklına dayandığını gösterir.

        Cünûdehümâ (وَجُنُودَهُمَا)

        İbn Fâris, "c-n-d" kökünün "kaba ve sert toprak" manasından hareketle, bir araya toplanmış, sıkı ve aşılmaz askeri birliklere, yardımcı kuvvetlere bu ismin verildiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "cünd" kelimesinin, bir otoriteyi savunmak, ona hizmet etmek ve onun emirlerini zorla uygulamak için organize olmuş her türlü kalabalık güç anlamına geldiğini belirtir. Ayette ordu kelimesinin "ikisinin orduları" (Firavun ve Haman'ın) şeklinde ikil (tesniye) zamirle kullanılması, askeri gücün hem siyasi otoritenin (Firavun) hem de onu uygulayan idari aklın (Haman) ortak komutası altında, halkı ezmek için kullanılan yekpare bir şiddet tekeli olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Cahiliye ve Kur'an dünya görüşü ekseninde analiz ederken, "cünûd" kavramını müstakbirlerin (zorbaların) en güvendikleri yeryüzü gücü olarak tanımlar. Firavun sistemi, varlığını bu devasa askeri aygıta borçludur. Ancak ayetteki derin ironi, bu devasa orduların ve istihbarat ağının, evlerindeki bir bebeği tanıyamayacak kadar "görme yetisinden yoksun" ve ilahi plan karşısında tamamen işlevsiz bırakılmış olmasıdır.

        Hâtıîn (خَاطِئِينَ)

        İbn Fâris, "h-t-e" (hemze ile) kökünün "bir şeyin doğru hedefinden sapması, kastedilen yönden başka bir tarafa meyletmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde "hata" kökünün türevleri arasında çok kesin bir anlamsal ayrım yapar. Kasıtsız ve irade dışı yapılan yanlışlar için "muhti" kelimesi kullanılırken; bu ayette geçen "hâtı'" (çoğulu hâtıîn) kelimesi, bilinçli olarak doğrudan sapan, bile bile yanlışı tercih eden, günahı bir yaşam biçimi haline getiren ve niyet itibarıyla tamamen batılda olan kimseler için kullanılır. Yani onlar basit bir yanılgı içinde değil, ontolojik bir isyan ve cürüm içindedirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da "kasten günah işleyenler, isyan edenler, doğru yoldan tamamen sapanlar" manasında kullanıldığını teyit eder. Ayette Firavun, Haman ve ordularının "hâtıîn" olarak nitelendirilmesi, onların bebeği alırken yaptıkları anlık bir taktiksel hatadan ziyade; kurdukları tüm sistemin, varoluşsal algılarının ve yeryüzündeki kibirlerinin baştan sona köklü bir "yanılgı ve cürüm" olduğunu nihai bir hüküm olarak mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X