Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kamer Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kamer Sûresi, 54. Ayet

    اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve nehar(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Takva sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadır.”

      Allah Teâlâ, kâfirler hakkında söylediklerine karşılık olarak takvâ sahipleri hakkında böyle söylemektedir. Kâfirler hakkında şöyle diyordu: “Şu bir gerçek ki günaha batmış olanlar, doğru yoldan sapmış ve kendilerini yakmışlardır. O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler; Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!”, “Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecek ve (kurtuluştan) ümit kesip susacaklar!. Yukarıdaki âyette geçen “neher” (نَهَرٍ) kelimesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Onun gündüz anlamına gelen “nehâr" kelimesinden geldiği söylenmiştir, buna göre onlar aydınlıkta, ışıklar altında ve mutluluk içindedirler mânasına gelir. Bu, Ebû Bekir el-Esamm’ın görüşüdür. Ferrâ bu kelimeye genişlik anlamım verdi. Müfessirler ise nehirler diye mâna verdiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Muttekine (الْمُتَّقِينَ)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün temel anlamının bir şeyi korumak, bir şeyi bir şeyden sakınmak ve araya bir engel koymak olduğunu belirtir. Koruyucuya "vikaye" denilmesinin sebebinin, o şeyin bir kalkan vazifesi görmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının nefsi, günah işlemekten ve ona zarar verecek her türlü şeyden korumak olduğunu söyler. Bu kelimenin sadece bir korku değil, bir "korunma bilinci" olduğunu; muttakilerin de Allah'ın hoşnutsuzluğunu çekecek her türlü davranıştan sakınarak kendilerini ilahi bir koruma kalkanı altına alanlar olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın etik yapısında bedevi kültüründeki "kendini fiziksel tehlikelerden koruma" anlamından evrilerek, Allah'a karşı duyulan derin sorumluluk ve metafizik sakınma haline dönüştüğünü savunur. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "sorumluluk bilinciyle hareket edenler, duyarlı davrananlar" anlamında kullanıldığını, takvanın salt şekilsel bir dindarlık değil, hayata karşı gösterilen ahlaki bir titizlik olduğunu belirtir. Sadık Kılıç, v-k-y kökünün varoluşsal bir "teyakkuz" halini temsil ettiğini, muttakilerin ilahi rızayı kaybetme endişesiyle sürekli bir uyanıklık içinde olan kimseler olduğunu ifade eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, f-y harflerinden oluşan bu edatın "zarfiyet" (içindelik) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir şeyin başka bir şeyi her yönden kuşatması ve içine alması anlamına geldiğini söyler. Buradaki kullanımın, muttakilerin o nimetlerin sadece kenarında değil, bizzat tam ortasında ve o atmosferin içinde olduklarını nitelediğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada mekan bildirmekle birlikte, muttakilerin o nimetlerle her yönden sarıldıklarını ve içinde bulundukları halin sürekliliğini perçinlediğini ifade eder.

        Cennâtin (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Bahçeye "cennet" denilmesinin sebebinin, sık ağaçların yeri ve zemini örtmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cennet kelimesinin ağaçlarla örtülmüş mekanlar için kullanıldığını, ancak Kur'an'da muttakilere vaat edilen o eşsiz selamet yurdunu simgelediğini söyler. Bu örtülülük halinin aynı zamanda dünyanın idrakine kapalı olan, göz kamaştırıcı ve gizemli bir güzelliği de barındırdığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "gan" ve Süryanice "gantâ" kelimeleriyle köken birliği içinde olduğunu, ancak Arapça c-n-n köküyle tam bir anlamsal bütünlük sağladığını belirtir. Angelika Neuwirth, cennet kavramının Kur'an'da antik dünyanın bahçe tasavvuruyla ilişkili olduğunu, ancak burada ontolojik bir "huzur yurdu" olarak yeniden tanımlandığını savunur. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul (cennât) gelmesinin, nimetlerin çeşitliliğini, genişliğini ve muhataplara sunulan konforun sınırsızlığını nitelediğini belirtir. Sadık Kılıç, c-n-n kökündeki "gizlilik" anlamının, bu nimetlerin insanın bu dünyadaki kısıtlı hayal gücünden saklanmış, aşkın bir hakikate sahip olduğunu simgelediğini ifade eder.

        Neherin (نَهَرٍ)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün temel anlamının "yayılmak, akmak ve genişlemek" olduğunu belirtir. Akarsuya "nehir" denilmesinin sebebinin, suyun yeri yararak kendine geniş bir yol açması ve akıp gitmesi olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece su nehrini değil, aynı zamanda bolluğu, ferahlığı ve yaygınlığı da ifade ettiğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada "nehirler" (enhâr) şeklinde değil de tekil (neher) olarak gelmesinin dikkat çekici olduğunu, bunun sadece akarsu anlamına gelmeyebileceğini, aynı zamanda bir tür "ışık, aydınlık ve geniş bir ferahlık" (nehar'a yakın bir anlam) katmanı taşıdığını savunur. Mustafa Öztürk, kelimenin "bolluk, aydınlık, genişlik ve nehirler" anlamlarını kapsayan bir semantik zenginliğe sahip olduğunu, muttakilerin her türlü sıkıntıdan uzak, alabildiğine geniş ve ışıklı bir ortamda olacaklarını nitelediğini belirtir. Hidayet Aydar, n-h-r kökünün kökenindeki "yarma ve ortaya çıkarma" anlamının, karanlıklardan çıkan bir aydınlık ve darlıkta sıkışmış olanın genişliğe kavuşmasıyla olan bağına dikkat çekerek, bu ayette nihai huzuru simgelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, "cennet ve nehir" ikilisinin Kur'an'ın peyzaj semantiğinde mutlak sükûneti ve sürekliliği temsil eden birer arka plan öğesi olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X