اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَـكَانُوا كَـهَش۪يمِ الْمُحْتَظِرِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kamer Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: öğüt, tek çığlık, kamer suresi 31. ayet, kuru çalı çırpı, kolaylaştırılmış kuran, kamer suresi, kamer 31
-
"Üzerlerine tek bir ses yolladık da hayvan ağılındaki (çiğnenip ufalanmış) kuru çalılar gibi oluverdiler.”
Üzerlerine tek bir ses yolladık; yani onlara sadece tek bir ses kadar azap yolladık. Allah Teâlâ burada azabın ne kadar süratli gelip onların başına çöktüğünü haber vermektedir. Cenâb-ı Hakk’ın onlara gerçekten bir ses göndermesi ve bu sesin onları helak edip hayvan ağılındaki kuru çalılar haline getirmiş olması da mümkündür: Onlar hayvan ağılındaki (çiğnenip ufalanmış) kuru çalılar gibi oluverdiler. Buradaki “heşîm” (كَهَشِيمِ) kelimesinin çürüyüp ufalanan kemikler anlamına geldiği söylenmiştir. Yıkılan duvardan yayılan tozlar gibi bir nesne mânası da verilmiştir. “Heşîm” kelimesinin aslı kırılmak anlamına gelir; buna göre âyet, onlar kırılıp parçalanan ve bir yerde biriktirilen nesneler haline geldiler demektir. Âyetteki "muhtazır” (الْمُحْتَظِرِ) kelimesi, “muhtazar" diye de okunmuştur. Hasan-ı Basrî nin “muhtazar” diye okuduğu rivayet edilir. Ebû Ubeyd şöyle dedi: Bu kelime, ağıla giren insan mânasına gelmek üzere “muhtazır” diye okundu. Ebû Avsece şöyle dedi: "Heşîm”, çürümüş ağaç anlamına gelir, “muhtazar” da ağıl yapılan malzeme demektir. İbn Kuteybe de şöyle dedi: “Heşîm” kuruyup dağılan ot, "muhtazır” koyun ahırının sahibi olan kişi, “muhtazar” İse ağılın kendisi demektir.
Yorumu Yorumla
-
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, r-s-l kökünün temel anlamının bir şeyi peşi sıra salıvermek, bir yöne doğru serbest bırakmak ve bir düzene göre sevk etmek olduğunu belirtir. Bu kökün, bir amaç doğrultusunda hareket eden her türlü gönderiyi ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin özellikle bir gücü veya bir elçiyi belirli bir hedef üzerine yönlendirmek olduğunu ifade eder. Buradaki kullanımın, azabın (sayha) rastgele bir tabiat olayı değil, ilahi bir komutla ve tam bir isabetle Semûd kavmi üzerine gönderildiğini nitelediğini vurgular. Mustafa Öztürk, fiilin "biz" zamiriyle gelmesinin, helak sürecindeki mutlak failin Allah olduğunu ve tabiat güçlerinin ilahi iradeye nasıl boyun eğdiğini pekiştirdiğini belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "serbest bırakma" vurgusunun, o ana kadar ilahi sabırla tutulan azabın, vaktin gelmesiyle birlikte bir yıkım aracı olarak serbest kalmasını betimlediğini ifade eder. Sadık Kılıç, irsâl eyleminin varoluşsal bir "karşılık" olduğunu, ilahi uyarılara rağmen yollarını değiştirmeyenlere yönelik nihai bir sevkıyatı temsil ettiğini savunur.
Sayhaten (صَيْحَةً)
İbn Fâris, s-y-h kökünün temel anlamının bir sesin en üst perdeden çıkması, bir şeyi yarması veya şiddetle yankılanması olduğunu belirtir. Kelimenin aslen bir nesnenin çatlaması veya yarılması sırasında çıkan sesi de içerdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sayha"nın kulakları sağır eden, insanı dehşete düşüren ve iç organlarını sarsarak ölüme yol açan o muazzam patlamayı veya çığlığı nitelediğini söyler. Semûd kavmini vuran bu azabın, fiziksel bir yıkımdan önce sinir sistemini ve kalbi felç eden metafizik bir ses olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin "korkunç bir gürültü, gök gürültüsü benzeri sarsıcı bir ses" anlamına geldiğini, Semûd'un o sarp kayalara oyulmuş evlerinin bile bu sesin titreşimi karşısında onları koruyamadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, sayhanın Kur'an'ın eskatolojik dilinde ilahi gazabın akustik bir tezahürü olduğunu, sessizliği ve düzeni bir anda yok eden dikey bir müdahale olduğunu savunur. Sadık Kılıç, sayha kavramının ontolojik bir "sarsıntı" olduğunu, varlığın ritmini bozan ve mühürlü kalpleri dehşetle patlatan bir ilahi nida olduğunu ifade eder.
Vâhidaten (وَاحِدَةً)
İbn Fâris, v-h-d kökünün teklik, yalnızlık ve bir şeyin cüzlere ayrılmaması anlamına geldiğini belirtir. Bu kökün temelinde "biriciklik" ve "tekil olma" niteliğinin yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "vâhideten" kelimesinin burada azabın (sayha) niteliğini belirlediğini, Semûd'un kökünü kazımak için tek bir sesin, tek bir anın ve tek bir hamlenin yettiğini vurguladığını söyler. Mustafa Öztürk, kelimenin "tek bir" anlamında kullanılarak, ilahi kudretin azameti karşısında koca bir kavmin helak edilmesi için uzun süreli bir işleme gerek olmadığını, bir anlık bir müdahalenin kâfi geldiğini etimolojik olarak perçinlediğini belirtir. Hidayet Aydar, teklik vurgusunun ilahi planın kesinliğini ve şaşmazlığını, ayrıca azabın aniliğini tasvir eden bir semantik güce sahip olduğunu ifade eder.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, k-v-n kökünün bir şeyin vuku bulması, gerçekleşmesi ve varlık sahasına çıkması anlamına geldiğini belirtir. Bu kelimenin aslen bir durumun gerçekliğini ve sabitliğini ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin burada dönüşümü ve sonucun kesinliğini bildirdiğini ifade eder. Semûd kavminin o görkemli halinden eser kalmadığını, onların artık yeni bir "oluş" (haşîm) haline evrildiklerini vurgular. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, helak hadisesinin artık geri dönülemez bir tarihsel vakıa olarak mühürlendiğini ve ibretlik bir sonun gerçekleştiğini nitelediğini belirtir. Hidayet Aydar, kökteki "oluş" anlamının, ilahi emrin gelmesiyle her şeyin bir anda bambaşka bir hakikate büründüğünü gösterdiğini savunur.
Haşîmi (هَشِيمِ)
İbn Fâris, h-ş-m kökünün temel anlamının kuru, gevrek ve kırılgan bir şeyi ufalamak, kırmak ve ezmek olduğunu belirtir. Özellikle kurumuş bitkilerin ufalanmış kalıntılarına bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "haşîm" kelimesinin rüzgârın ve ayakların altında ezilen, canını ve nemini tamamen yitirmiş kuru saman veya çer çöp anlamına geldiğini söyler. Semûd kavminin o heybetli cüsselerinin ve medeniyetlerinin bu sesle birlikte nasıl ufalanıp işe yaramaz bir yığına dönüştüğünü tasvir ettiğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin "ufalanmış ot, kuru saman, döküntü" anlamlarına geldiğini; bir zamanlar gücüyle kibirlenenlerin artık sadece rüzgârda savrulan değersiz birer kırıntı olduklarını betimleyen aşağılayıcı bir imge olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, haşîm metaforunun Kur'an'da "yok oluşun" görsel bir temsili olduğunu, varlığın tüm onurunu ve diriliğini yitirerek maddeye indirgenmesini simgelediğini savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Semûd'un o sert kayalardan inşa ettiği dünyasına bir tezat oluşturduğunu, en sert yapıların bile ilahi azapla en yumuşak ve kırılgan maddeye dönüştüğünü etimolojik olarak ifade ettiğini söyler.
El-Muhtaziri (الْمُحْتَظِرِ)
İbn Fâris, h-z-r kökünün temel anlamının bir şeyi kuşatmak, engellemek, bir şeyi koruma altına almak için etrafını çevirmek ve yasaklamak olduğunu belirtir. Hayvanlar için yapılan çit veya korunaklı alana (hazîra) bu kökten isim verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "muhtazir" kelimesinin "iftiâl" kalıbından gelerek "ağıl veya çit yapan kimse" anlamına geldiğini söyler. Ayetteki "haşîmü'l-muhtazir" tamlamasının, hayvan ağılı yapan kişinin o alanı çevirmek için topladığı veya ağılın içinde hayvanların ayakları altında ezilip ufalanmış o kuru çer çöp yığınını nitelediğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Arapça bir köke sahip olduğunu ve "korunaklı alan" (enclosure) yapımıyla ilgili teknik bir arka planı taşıdığını belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin "çit yapan, ağıl kuran kimsenin topladığı kuru çalı çırpı kalıntısı" anlamında kullanıldığını, koca bir kavmin akıbetinin bir çobanın ağılındaki döküntülere benzetilerek tam bir zilletin ifade edildiğini söyler. Sadık Kılıç, h-z-r kökündeki "yasaklama/engelleme" vurgusunun, Semûd'un kendi kurdukları suni korunakların (hazîra) içinde ilahi azaptan kaçamayışlarını ve o yapay sığınakların içinde birer çöpe dönüşlerini simgelediğini savunur. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "koruma" çabasının, azap anında nasıl büyük bir acziyete ve çürümüşlüğe evrildiğini etimolojik olarak karşıladığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla