فَقَالُٓوا اَبَشَراً مِنَّا وَاحِداً نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kamer Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kamer suresi 24. ayet, vahiy inkarı, kamer 24, delilik, bir beşer, kamer suresi, yalanlama, semud kavmi, sapıklık, tevhid, dalalet
-
"Dediler ki: İçimizden tek başına bir beşere mi uyacağız? O takdirde doğru yoldan sapmış olur, yanarız.”
Dediler ki: İçimizden tek başına bir beşere mi uyacağız? Kâfirlerin büyükleri ve reisleri, İçimizden tek başına bir beşere mi uyacağız diyerek halkın kafasını karıştırıyorlardı. Mekkeliler de Resûlullaha (s.a.) aynı şeyi söylemişlerdi: “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın”, “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir insan... Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz”. Aslında onların bu sözleri kendisiyle çelişmektedir, çünkü onlar halkı kendileri gibi bir insana tâbi olmayı yasaklıyorlar, ama daha önceki atalarına uymaya, onların yolundan gitmeye davet ediyorlardı. Ataları da onlar gibi sıradan insanlardı, üstelik atalarının ellerinde hiçbir delil ve kanıt da bulunmuyordu, fakat peygamberlerin delilleri ve mûcizeleri vardı. İşte bu açıdan onların sözleri kendi içinde çelişkilidir ve fasittir. Doğruya ulaştıran sadece Allah’tır.
O takdirde doğru yoldan sapmış olur, yanarız. Bazıları şöyle dedi: Âyetin metninde geçen “suur” (سُعُرٍ) kelimesi, cinnet anlamına gelir. Buna göre bu beyan eğer bizim gibi sıradan bir insana uyarsak, doğru yoldan sapmış ve delirmiş oluruz anlamına gelir. Kelime ateşin yanıp kızarması mânasından alınmıştır. Şöyle denilir: Deve alevlendi, yani sevinçten sanki delirdi. Bazıları, âyetteki “dalâl” (ضَلَالٍ) ve “suur” kelimelerinin aynı mânaya geldiğini söyler. Âyetin, dünyada doğru yoldan şaşarız, âhirette de yanarız mânasına gelmesi de muhtemeldir. “Suur”, “saîr” (سعير) kelimesinden gelir, o da ateş demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün her türlü sesli ifade, söz ve beyan olduğunu belirtir. Bu kelimenin aslen bir düşüncenin veya iddianın dile dökülmesini imlediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece dille söylenen bir söz değil, bir kanaati savunmak veya bir duruşu temsil etmek anlamına da geldiğini söyler. Buradaki kullanımın, Semûd kavminin kendi aralarında vardıkları ortak bir yargıyı veya peygambere karşı geliştirdikleri toplumsal bir itirazı seslendirdiğini vurgular. Mustafa Öztürk, fiilin çoğul formda gelmesinin, bu inkârcı söylemin kabile asabiyetiyle birleşmiş kolektif bir tepki olduğunu ve bireysel bir düşünceden ziyade toplumsal bir reddedişi temsil ettiğini belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "beyan" niteliğinin, onların bu itirazı hiçbir çekince duymadan, açıkça ve küstahça ifade ettiklerini gösterdiğini savunur.
Beşeran (بَشَرًا)
İbn Fâris, b-ş-r kökünün temel anlamının "derinin dış yüzünün görünmesi" olduğunu belirtir. İnsana "beşer" denilmesinin sebebinin, diğer canlıların aksine derisinin tüylerle kaplı olmayıp açıkta, pürüzsüz ve görünür olması olduğunu ifade eder. Ayrıca bu kökün sevinç ve müjde (beşâret) anlamlarıyla olan bağına dikkat çekerek, insanın duygularını yüzünde (derisinde) yansıtan bir varlık olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, beşer kelimesinin insanın biyolojik ve fiziksel yönünü temsil ettiğini, akıl ve ruh yönü olan "insan" isminden bu yönüyle ayrıldığını belirtir. Buradaki kullanımın, peygamberi sadece "sıradan bir ölümlü" olarak görüp onun ilahi seçilmişliğini fiziksel yapısına indirgeyen bir küçümseme barındırdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, beşer kavramının Kur'an'da peygamberlerin insanüstü varlıklar olması gerektiği ön yargısına sahip olanların kullandığı bir itiraz terimi olduğunu savunur. Müşrik zihnindeki "melek peygamber" beklentisine karşı, peygamberin biyolojik sıradanlığının bir engel olarak görüldüğünü belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin burada peygamberin otoritesini sarsmak için "içimizden biri, sadece bir ölümlü" vurgusuyla, onun ontolojik seviyesini eşitleme çabası olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), beşeriyet vurgusunun, Semûd kavminin ilahi mesajın yüceliğini kavrayamayışlarını ve sadece dış görünüme takılıp kalışlarını etimolojik olarak yansıttığını belirtir.
Vâhiden (وَاحِدًا)
İbn Fâris, v-h-d kökünün teklik, yalnızlık ve bir şeyin cüzlere ayrılmaması anlamına geldiğini belirtir. Bu kökün temelinde "biriciklik" ve "tekil olma" niteliğinin yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "vâhid" kelimesinin burada hem sayısal bir tekliği hem de "toplumun geri kalanından ayrı, tek başına bir kişi" anlamını taşıdığını söyler. Koca bir kavmin, otoritesi veya gücü olmayan "tek bir adama" uymasının onların gururuna ağır geldiğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin sosyal yalnızlığını ve arkasında büyük bir kabile desteği olmayan "sıradan bir ferd" oluşunu nitelediğini, bu teklik vurgusunun küçümseme amaçlı seçildiğini belirtir. Sadık Kılıç, vâhid nitelemesinin Semûd kavminin demokratik veya aristokratik bir kibriyle ilişkili olduğunu; "onca insan dururken sadece bu tek kişiye mi tabi olacağız?" şeklindeki bir sayısal üstünlük iddiasını etimolojik olarak karşıladığını savunur.
Nettebi'uhu (نَتَّبِعُهُ)
İbn Fâris, t-b-a kökünün bir şeyin arkasından gitmek, izini sürmek ve ona eklenmek olduğunu belirtir. Kelimenin aslen bir liderin veya bir yolun takip edilmesiyle ilgili fiziksel ve zihinsel bir eylemi temsil ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "ittiba" eyleminin bir otoriteyi kabul edip onun emirlerine ram olmak anlamına geldiğini ifade eder. Buradaki kullanımın, Semûd'un kendi hürriyetlerini ve statülerini bir başkasının (peygamberin) rehberliğine teslim etmeye karşı duydukları direnci simgelediğini belirtir. Mustafa Öztürk, fiilin muzari (geniş zaman) kalıbında gelmesinin, bu takip etme eyleminin sürekli bir bağlılık ve teslimiyet gerektirdiğini, müşriklerin ise bu türden bir otoriteye asla boyun eğmeyeceklerini gösterdiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ittiba kelimesinin kökenindeki "izinden gitme" anlamının, peygamberin getirdiği yeni hayat tarzını eskilerin yolu (atalar dini) üzerine tercih etmeme inadıyla örtüştüğünü savunur.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün doğru yoldan sapmak, bir şeyi kaybetmek veya bir şeyin başka bir şey içinde gizlenip kaybolması anlamına geldiğini belirtir. Kökeninde "yolunu şaşırma" ve "istikameti yitirme" anlamının bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin hem zihinsel bir şaşkınlık hem de ameli bir yanlışlık olduğunu söyler. Semûd kavminin bu kelimeyi kullanarak, eğer peygambere uyarlarsa toplumsal düzenlerinin bozulacağını ve mantıksız bir yola gireceklerini iddia ettiklerini vurgular. Toshihiko Izutsu, dalalet kavramının Kur'an'ın semantik haritasında "hidayet"in (doğru yol) mutlak zıttı olduğunu, müşriklerin ise ironik bir şekilde peygambere uymayı sapıklık olarak niteleyerek kavramların içini boşalttıklarını belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin "şaşkınlık, saçmalık ve boşluk" anlamlarına geldiğini, onların nazarında peygamberin getirdiği mesajın yerleşik kabulleriyle çeliştiği için birer "akıl dışılık" olarak görüldüğünü ifade eder. Sadık Kılıç, dalâlin etimolojik olarak "kayboluş" vurgusuna dikkat çekerek, kavmin kendi kimliğini bir başkasının izinde kaybetme korkusunu bu kelimeyle dile getirdiğini savunur.
Su'ur (سُعُرٍ)
İbn Fâris, s-e-r kökünün temel anlamının "ateşin alevlenmesi" ve "hararetin artması" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "sa'ir"in yakıcı ateş, "su'ur"un ise bir tür çılgınlık ve akıl tutulması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem "alevli ateşler" (cehennem azabı gibi) hem de "delilik, cinnet, beyin harareti" anlamlarına geldiğini söyler. Semûd kavminin, "Eğer bu adama uyarsak hem dünyada delilik etmiş oluruz hem de sonumuz felaket olur" şeklinde çok yönlü bir korkuyu veya suçlamayı dile getirdiklerini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninde "alev" anlamının baskın olduğunu ancak dini terminolojide "azap" ve "akılsızlık" anlamlarıyla harmanlandığını, Aramice kökenli benzer kullanımların etkisi olabileceğini not eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "çılgınlık, delilik ve büyük bir saçmalık" anlamında kullanıldığını; kavmin, peygambere uymayı bir akıl tutulması olarak niteleyerek kendilerini rasyonel tarafta konumlandırmaya çalıştıklarını ifade eder. Sadık Kılıç, su'ur kelimesinin etimolojik olarak bir "iç yanış" ve "kaos" durumunu temsil ettiğini, müşriklerin bu kelimeyle peygamberin getirdiği sistemi toplumsal bir kaos ve akıl dışılık olarak yaftaladıklarını savunur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla