وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kamer Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ibret, kamer suresi 13. ayet, nankörlük cezası, gemi, çiviler, kamer 13, kamer suresi, kurtuluş
-
"Onu tahtalar ve mıhlarla yapılmış gemide taşıdık.”
Hafsa nın (r.a.) mushafında bu cümle, onu ve zürriyetini tahtalar ve ahşap çivilerle yapılmış gemide taşıdık anlamına gelecek şekilde “ve hamelnâhu ve zürriyyetehû alâ zâti elvâhin ve düsür" (وحملناه وذريته على ذات ألواح ودسر) diye okundu. Allah burada tahtadan yapılmış ifadesini kullandı, başka bir âyette de gemi anlamına gelen “sefîne” (سفينة) dedi: “Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır”. Bu durumda “tahtadan yapılmış” sözü, gemi lafzının tefsiridir. Eğer Allah daha önce gemi lafzını kullanmasaydı, tahtadan yapılmış ifadesinin gemi anlamına geldiği anlaşılmazdı. Çünkü “tahtadan yapılmış” sözü, direkler ve benzeri başka mânalara da gelir. Fakat söylediğimiz gibi o, “sefîne” lafzının tefsiridir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetteki “düsür” (دُسُرٍ) kelimesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna, gemi yapmak için tahtaları birbirine bağlayan ahşap çiviler mânasını verdi. Bazıları, geminin eğri kalaslarıdır, dedi. Bazıları da geminin ön kısmıdır dedi. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Ondan maksat gemidir, çünkü ön taraftan hareketle suyu yarmaktadır. Ebû Muâz şöyle dedi: “Düsür” kelimesinin müfredi “disâr” gelir.
Gemide taşıdık; bu yapılan nesneye gemi adının verilmesi, kullara ait fiillerin Allah Teâlâ tarafından yaratılmış olduğuna işaret eder. Çünkü insanlar o gemiye bindiler, sonra Allah bununla onları taşıdığını haber vermektedir. Aynı şekilde bir araya getirilen tahta ve kalaslara da gemi denilmez, gemi ancak kullar tarafından icat edilip yapılan özel bir mâmulün ismidir. İşte bu durum gösteriyor ki kulların fiillerinde Allah’ın yaratması vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
Hamelnâhu (حَمَلْنَاهُ)
İbn Fâris, h-m-l kökünün temel anlamının bir şeyi yüklenmek, taşımak ve üzerinde bir ağırlık bulundurmak olduğunu belirtir. Bu kökün aynı zamanda bir sorumluluk üstlenmek veya birini bir yerden bir yere ulaştırmak manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "haml" eyleminin hem somut (bir nesneyi taşımak) hem de soyut (bir hükmü yüklenmek) anlamda kullanıldığını söyler. Buradaki kullanımın, Nuh peygamberi ve beraberindekileri helak edici suların üzerinde güvenli bir şekilde muhafaza ederek bir yerden bir yere ulaştırmayı ifade eden fiziki ve ilahi bir himayeyi temsil ettiğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "gemide taşıma" eylemini ifade ettiğini, ancak fiilin Allah’a nispet edilmesiyle (hamelnâ/biz taşıdık), kurtuluşun teknik bir araçtan ziyade doğrudan ilahi bir lütuf ve irade ile gerçekleştiğini etimolojik olarak pekiştirdiğini belirtir. Sadık Kılıç, haml eyleminin varoluşsal bir "üstlenme" olduğunu, ilahi iradenin sularla helak ettiği bir dünyada, inananları kendi himayesinde yeni bir başlangıca taşımasını simgelediğini savunur.
Zâti (ذَاتِ)
İbn Fâris, bu kelimenin aslen "sâhibe" (mâlik olan, taşıyan) anlamına geldiğini ve bir şeyin özünü, hakikatini veya belirli niteliklere sahip olan şeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zât" kelimesinin bir varlığın ayrılmaz niteliklerine veya bir şeyi oluşturan temel parçalara sahip olma durumuna işaret ettiğini söyler. Ayette gemi isminin doğrudan zikredilmeyip "levhalara ve çivilere sahip olan" (zâti elvâhın) şeklinde bir tamlamayla karşılanmasının, geminin o günkü ilkel ve mucizevi yapısını vurgulayan bir niteleme olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir şeyi nitelemek için kullanılan bir edat gibi işlev görse de, etimolojik olarak geminin "yapı taşlarını" ön plana çıkaran bir malikiyet anlamı taşıdığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki kullanımında genellikle bir şeyin hakikatini veya karakteristik bir özelliğini öne çıkardığını, burada da geminin teknik sadeliğine rağmen ilahi koruma altındaki gücünü simgelediğini savunur.
Elvâhın (أَلْوَاحٍ)
İbn Fâris, l-e-v-h kökünün geniş ve düz yüzey, parlamak ve bir şeyin üzerinde görünmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Üzerine yazı yazılan veya yapı kurulan düz ve geniş nesnelere "levha" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "levh" kelimesinin (çoğulu elvâh) burada geminin gövdesini oluşturan geniş tahtaları ve kalasları nitelediğini söyler. Kelimenin kökündeki "belirme/parlama" anlamının, geminin bu levhalar sayesinde suyun üzerinde görünür ve belirgin hale gelmesiyle olan ilişkisine dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde (İbranice "luah", Süryanice "lûha") ortak bir köke sahip olduğunu ve Kur'an'da hem gemi tahtaları hem de üzerine ilahi mesajın yazıldığı levhalar için kullanılan teknik bir terim olduğunu belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin burada geminin inşasında kullanılan temel malzemeyi, yani ahşabı ve onun kaba işlenmiş halini tasvir ettiğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "levha" imgesinin Eski Ahit'teki gemi tasvirleriyle ve bölgenin gemi yapım geleneğiyle uyumlu bir terminoloji sunduğunu savunur.
Dusurin (دُسُرٍ)
İbn Fâris, d-e-s-r kökünün temel anlamının bir şeyi şiddetle itmek, dürtmek ve bir şeyi bir yere çivilemek veya bağlamak olduğunu belirtir. Gemiyi bir arada tutan çivilere veya iplere "disâr" (çoğulu dusur) denilmesinin, onların levhaları birbirine "itip/bastırıp" kenetlemesinden kaynaklandığını vurgular. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle levhaları birbirine bağlayan veya tutturan "çiviler" ya da liflerden yapılmış "halatlar" anlamına geldiğini söyler. Kelimenin "itmek/bastırmak" anlamıyla olan bağının, geminin dalgaları "iterek" yol almasına da işaret edebileceğini ekler. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Arapça bir köke sahip olduğunu ancak gemi inşa terminolojisinde levhaları sabitlemek için kullanılan "çivi" veya "bağlantı parçaları" karşılığında özelleştiğini belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin kökeninde Süryanice ve Aramice "daşrâ" (destek, bağlantı parçası) kelimesiyle benzerlik taşıdığını ve geminin iskeletini bir arada tutan unsurları ifade ettiğini iddia eder. Mustafa Öztürk, "dusur" kelimesinin geminin sadece tahtalardan ibaret olmadığını, onların güçlü bir şekilde birbirine monte edildiğini gösteren etimolojik bir veri olduğunu belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "itmek" ve "kenetlemek" anlamlarının, geminin muazzam tufan dalgalarına karşı direncini sağlayan o kritik parçaları en iyi şekilde tanımladığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla