فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kamer Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: çekirgeler, kamer 6, korkunç gün, çağrı, kamer suresi, düşük gözler, kabirden çıkış, kamer suresi 6. ayet, gün, dua
-
"Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Çağırıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde!"
Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Bu cümle farklı mânalarda yorumlanabilir. Birincisi, onlardan yüz çevir, yani yaptıkları kötülüklere karşılık verme. İkincisi, onlarla savaşma ve onlara karşı cihada çıkma. Şayet bu yorum doğru ise o zaman burada müfessirlerin söyledikleri nesih var demektir. Eğer ilk yorum doğru ise o zaman nesih ihtimali yoktur. Üçüncüsü, onlarla meşgul olma, çünkü onlar iman etmeyecekler. Bu yoruma göre âyet, asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk’ın bildiği bir kavimle ilgilidir. Allah Teâlâ burada, onların iman edeceklerine dair Resûlullah’ın (s.a.) ümidini bitirmektedir. Çağırıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde. Yani son derece korkunç ve dehşetli bir kıyâmetin kopuşuna çağırdığı günde... Dünyada iken inkâr ettikleri kıyâmete çağırdığı günde mânasına da gelebilir, bundan maksat da kıyâmet günüdür, onlar bunu âhirette ikrar edecekler.
Yorumu Yorumla
-
Tevelle (تَوَلَّ)
İbn Fâris, v-l-y kökünün bir şeye yakın olmak, peşi sıra gelmek ve birinin işini üstlenmek gibi temel anlamları olduğunu belirtir. Buradaki emir formunun, birinden yüz çevirmeyi, onu kendi haline bırakmayı ve aradaki bağı koparmayı ifade eden bir uzaklaşma eylemi olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "tevelli" kelimesinin hem bir şeyi üstlenmek hem de bir şeyden yüz çevirmek şeklinde zıtlıklar barındıran bir anlam dairesine sahip olduğunu söyler. Ayetteki kullanımın, tebliğ sürecinin bir aşaması olarak muhatapların inatçılığı karşısında onlardan yüz çevirip işi ilahi takdire bırakma anlamını taşıdığını belirtir. Mustafa Öztürk, bu fiilin Peygamber'e yönelik bir teselli ve strateji değişikliği olduğunu, artık beyhude tartışmaların ötesine geçilip, o büyük hesap gününün getireceği akıbete odaklanılması gerektiğini imlediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik bir mesafe koyma eylemi olduğunu, hakikati reddedenlerin artık kendi tercih ettikleri akıbetle baş başa bırakılması gerektiğini sembolize ettiğini belirtir.
Yed'u (يَدْعُ)
İbn Fâris, d-a-v kökünün seslenmek, çağırmak ve birini bir yöne yönlendirmek anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin aslen bir nida ve bir çekim kuvveti barındırdığını, dağılmış olanı bir araya getiren bir davet olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "dua" ve "davet" ile aynı kökten gelen bu fiilin, burada kıyamet günündeki mutlak ve kaçınılmaz çağrıyı ifade ettiğini söyler. Bu çağrının, tüm mahlukatı diriliş meydanına çeken, irade dışı ve karşı konulamaz ilahi bir komut olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın eskatolojik semantiğinde "toplanma emri" olarak işlev gördüğünü, insanları varoluşun yeni ve zorunlu bir aşamasına davet eden ontolojik bir sesleniş olduğunu savunur. Mustafa Öztürk, fiilin sonundaki harfin düşmesinin (cezmli hal), o günün dehşeti, çağrının aniliği ve kesinliği ile dilsel bir uyum içinde olduğunu ifade eder.
Ed-Dâ'i (الدَّاعِ)
İbn Fâris, d-a-v kökünden türeyen bu ismin; çağıran, seslenen ve daveti bizzat gerçekleştiren varlık anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin burada İsrafil veya görevli bir meleği nitelediğini, o günün dehşetli davetini tüm evrene duyuran ilahi görevliyi temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin genel Sami dillerindeki kökenlerine değinerek, kadim dini metinlerde "çağrıcı" figürünün her zaman önemli bir eskatolojik unsur olduğunu ve bu kelimenin o geleneksel arka planı taşıdığını belirtir. Angelika Neuwirth, "dâi" figürünü apokaliptik edebiyattaki "haberci" motifiyle ilişkilendirir; bu figürün sesinin, ölüleri mezarlarından çıkaran kozmik bir titreşim ve son uyarı olduğunu savunur.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi dilemek, irade etmek ve bir varlığı yokluktan varlığa çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. "Şey" kelimesinin mevcut olan veya olması murad edilen her bir varlık ve hadiseyi kapsadığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin en genel kapsamlı isim olduğunu, burada ise mahiyeti dünyadaki hiçbir tecrübeye benzemeyen, tarifi imkansız ve dehşet verici bir "durum" veya "olay" için belirsiz (nekira) formda kullanıldığını vurgular. Mustafa Öztürk, buradaki belirsizliğin, o "şey"in büyüklüğünü, korkunçluğunu ve insan zihninin onu kavramaktaki mutlak acziyetini ifade eden bir dilsel vurgu (tefhim) olduğunu belirtir.
Nükur (نُكُرٍ)
İbn Fâris, n-k-r kökünün bir şeyi tanımamak, alışılmamış olmak, yabancılık ve şiddetli zorluk gibi anlamlara geldiğini ifade eder. İnkâr kelimesiyle aynı kökten gelerek, nefsin kabul etmekte ve alışmakta zorlandığı, tamamen yabancı olduğu dehşetli bir durumu imlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nükr" kelimesinin, aklın ve duyuların tanımadığı, şiddeti sebebiyle ruhun reddetmek isteyeceği kadar ağır ve sarsıcı bir hadiseyi nitelediğini söyler. Kıyametin o güne kadar görülmemiş dehşetini anlatan en güçlü sıfatlardan biri olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin "dehşet verici, feci, örneği görülmemiş" anlamlarına geldiğini, o günün şartlarının insan havsalasının ötesinde bir ağırlığa sahip olacağını ifade eder. Sadık Kılıç, "nükür"ün bilinen tüm dünyevi kategorilerin dışında kalan, varoluşsal bir şok halini temsil ettiğini, kişinin o an karşılaştığı gerçeği kavramakta zorlanacağı bir dehşeti simgelediğini savunur. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "yabancılık" vurgusunun, ahiret hayatının ve o günkü hesabın dünyevi hiçbir tecrübeyle kıyaslanamaz bir mahiyette ve sertlikte olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla