Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kalem Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kalem Sûresi, 35. Ayet

    اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efenec’alu-lmuslimîne kelmucrimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      35. "Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız?"

      36. "Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?"

      Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? beyanı “Allah'tan başka her şeyi, Allah'a ait kılan ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan kimseyi, günah işleyip Allah için olması gereken her şeyi gerek ibadet ve gerekse isimlendirmede Allah'a ortak koşan kimse gibi mi tutacağız?” anlamındadır. Ya da âyeti şöyle anlarız: Cenâb- Hak, müminlerin dostu, günahkârların da düşmanı olduğunu açıklamakta ve şöyle demektedir: “Düşmanlarım, dostlarımı kendileriyle bir tutacağımı ve ikisini aynı seviyede mi kabul edeceğimi iddia ediyorlar? Bunu yapmayız. Zira bunda hikmeti gözetmeme vardır. Çünkü hikmet, dost ile düşmanı birbirinden ayırmayı gerektirir. İkisini bir tutmada ise hikmet kaybolur”.

      Size ne oluyor da dostumu düşmanımın seviyesine ya da düşmanımı dostumun mertebesine çıkaracağımı iddia ediyorsunuz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? Ya da “Verdiğiniz hükmü herhangi bir kitap getirmediği veya hiçbir akıl böyle söylemediği halde bu hükmü size verdiren nedir? Bunu nasıl umuyorsunuz?” Yahut “Ne oluyor da Rabb'inizin haksızlık yapacağına hükmediyorsunuz?” Çünkü kıymet ve değer yurdunda (âhiret) dost ile düşmanı bir tutmak haksızlıktır.

      Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? Bu âyetin iki gruba cevap olması uygundur: Yeniden dirilmeyi inkâr edenler ve âhirette kendilerine ikram edilecek nimetler konusunda müminlere ortak olacaklarını iddia edenler. Yeniden dirilmeyi inkâr edenlere karşı bu âyetle şöyle delil getirilir: Akıl, dost ile düşman ve şükreden ile nankörün birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Yeniden dirilmeyi inkâr ettiğiniz takdirde, Allah Teâlânın boyun eğen ile günahkârı, mümin ile kâfiri, dost ile düşmanı bir tutacağını iddia etmiş olursunuz. Bunu yapan kimse akılsızdır ve hikmet sahibi olması uygun değildir. Yeniden dirilmeyi inkâr etmede akılsızlığı hayata geçirme ve haksızlığı kabul etme durumu söz konusudur. Çünkü dost ile düşmana aynı karşılığı (ceza) vermek haksızlıktır.

      Dünyada Allah Dostlarıyla Düşmanları Neden Meşakkat ve Nimet Açısından Birdir

      Diğer hususu, yani dünyadaki menfaat ve sıkıntılarda, lezzet, şiddet ve belâlarda (Allah dostlarıyla düşmanlarının arasındaki) eşitliği gerekçe göstererek âhirette de böyle olacağını iddia edenlere gelince; onlara şöyle cevap verilir: Dünya, dost ile düşmanın, mümin ile kâfirin ortaya çıktığı, âhiret ise dostluk ve düşmanlığın karşılığını bulduğu yurttur. Dolayısıyla dostluk ve düşmanlığın ortaya çıktığı dünya yurdunda Allah dostlarıyla düşmanlarının aynı lezzeti ve belâyı tatmaları mümkün olmaktadır. Ancak cezanın gerçekleşeceği âhiret yurdunda bu iki grubun aynı olmaları mümkün değildir. Zira ceza, daha önce yapılmış olan dostluk ve düşmanlık içindir. Hikmet, her ikisine verilecek karşılığın birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Buna göre hikmetin gözetilmemiş olacağından dolayı boyun eğenin günahkârla aynı muameleye tâbi tutulması mümkün değildir. (Dünyada) imtihan açısından, ikisinin imtihanının da ayrı olmasını gerektiren bir sebep bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu açıdan ikisi arasında bir eşitlik (ittifak) bulunabilir. Ayrıca dünya imtihan yurdu olduğu için, şayet dünyada ikisi arasında bir ayırım olursa o zaman imtihan, sınırının dışına çıkar. Şunu söyledik: Allah dostlarıyla düşmanlarının dünyada aynı olmamalarını beklemek, imtihanı tanımının dışına çıkarmaktır. Çünkü imtihan korku ile ümit ve teşvik ile korkutma esasına dayanır. Şayet dünyada dost ile düşman ayırt edilirse ve dosta genişlik düşmana darlık verilirse, dostluk zorunlu olarak tercih edilir. Zira düşmanlığı tercih ettiği takdirde sıkıntı verileceğini ve derhal azaba uğrayacağını bilen birisi, bu tutumunu hemen terkeder ve dostluğa yönelir. Bu durumda da imtihan ortadan kalkar. Buna bağlı olarak hikmetin devam etmesi için, imtihan yurdunda dost ile düşmanın bir tutulması mümkün, âhirette ise mümkün değildir. Çünkü âhiret, ceza yurdudur ve akıl, ikisinin alacağı karşılık arasında ayırım olmasını gerektirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Size ne oluyor! Hakimlerin en hakîminin akılsız olduğunu iddia ederek ne biçim hüküm veriyorsunuz? Çünkü O'nun karşılık vermede dost ile düşmanı bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Oysa bu akılsızlığın (sefeh) zirvesidir? Ya da “Hâkimlerin hâkimi ve âdillerin en âdilinin, haksızlık edeceğine nasıl hükmediyorsunuz?” Çünkü ikisini bir tutmak haksız olduğu halde, ikram yurdunda iki grubu bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Halbuki onlar Allah'ın hâkimlerin en hâkimi olduğunu ikrar ediyorlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nec'alü (نَجْعَلُ)

        İbn Fâris bu kelimenin kökeni olan c-a-l kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi yaratmak, bir durumu bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek, bir şeyi bir yere koymak veya adlandırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu fiilin Kur'an'daki kullanım alanlarını tasnif ederken, buradaki bağlamın "hükmetmek, bir konuma yerleştirmek ve öyle saymak" anlamına geldiğini açıklar; yani Allah'ın adalet terazisinde iki farklı grubun aynı kategoride değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine dair bir ilahi irade beyanı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin başındaki soru edatıyla birlikte değerlendirildiğinde, bunun retorik bir soru olduğunu ve Allah'ın adalet sıfatı gereği teslim olanlarla suçluları asla bir tutmayacağına dair kesin bir mantıksal ve ahlaki zorunluluğu ifade ettiğini belirtir.

        Müslimîn (الْمُسْلِمِينَ)

        İbn Fâris kelimenin dayandığı s-l-m kökünün temel etimolojik manasının sağlamlık, esenlik, her türlü kusur ve eksiklikten beri olmak, barış ve teslimiyet olduğunu açıklar; İslam'ın da kişinin kendisini bütünüyle Allah'ın iradesine ve güvenliğine teslim etmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu kelimenin hem dille ikrar hem de kalple tasdik ve eylemle boyun eğme süreçlerini kapsadığını, ayetteki bağlamıyla Allah'ın emirlerine kayıtsız şartsız ram olan, fıtratındaki selameti koruyan müminleri nitelediğini vurgular. Arthur Jeffery kelimenin etimolojik kökenini incelerken, bu terimin sadece Arapçaya özgü olmadığını, diğer Sami dillerinde de (Aramice ve İbranice) benzer ses ve anlam yapılarıyla "bütünlük, tamlık ve adanmışlık" ifade eden köklerle (sh-l-m) akraba olduğunu ve Kur'an'da teknik bir dini kimlik terimi olarak merkezileştiğini tespit eder. Toshihiko Izutsu "Müslim" kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında cahiliye döneminin kibri ve başına buyrukluğuna (cehl) karşı mutlak bir ontolojik teslimiyeti temsil ettiğini, bu ayette ise "Mücrim" kavramının tam zıddı olarak ahlaki ve dini bir ideal tip olarak konumlandırıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin bağlamsal olarak, peygamberin getirdiği mesaja tabi olan, nefislerini ilahi iradeye ram eden ve bu sayede manevi bir bütünlüğe ulaşan azınlık mümin grubunu onurlandıran bir isimlendirme olduğunu aktarır.

        Mücrimîn (الْمُجْرِمِينَ)

        İbn Fâris kelimenin türediği c-r-m kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi kesmek, koparmak ve meyve toplamak (hurma hasadı gibi) olduğunu belirtir; bu kökten hareketle suç işleyen kişiye, toplumun hukukundan ve ahlakından koptuğu veya kendisi için kötü bir sonuç devşirdiği (kopardığı) için "mücrim" dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî "cürm" kavramının, kişiyi hak yoldan ve adaletten koparan, onu günahta ısrarcı kılan eylemleri nitelediğini, ayetteki mücrimler vurgusunun ise ilahi mesajı kasten reddeden, peygambere ve müminlere karşı suç işleyen Mekke aristokrasisini ve inkârcı karakterleri temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu Kur'an'ın etik yapısında "Mücrim" kelimesinin sadece hukuki bir suçluyu değil, aynı zamanda Allah'ın otoritesine karşı sistemli bir isyan içinde olan, gerçeği bilerek örten ve toplumsal düzeni ifsat eden "din karşıtı" bir figürü simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu kelimenin ayetteki işlevini, müslümanlarla kıyaslanması bile teklif edilemeyecek olan, ahlaki ve vicdani pusulasını yitirmiş, peygambere "mecnun" iftirası atan inkârcı grubun gerçek karakterini ifşa eden sarsıcı bir yargı olarak niteler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X