اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kalem Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sabah hasadı, yemin, kalem suresi, imtihan, kalem suresi 17. ayet, kalem 17, istisna yapmama, bahçe sahipleri, cennet, sınav
-
17-18. "Şüphesiz biz, vaktiyle 'bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da bela verdik. Hani o bahçe sahipleri, ("Allah izin verirse" gibi) bir kayıt koymaksızın sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi."
Şüphesiz biz, vaktiyle 'bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi; bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmakla imtihan edildikleri gibi, Mekkeliler de Resûlullah'a (a.s.) tâbi olanlara iyilik yapmakla imtihan edilmiştir. Daha sonra Allah Teâlâ, bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmaktan kaçındıkları ve bu emri yerine getirmekten geri durdukları için adı geçen belâyı hak ettiklerini haber vermektedir. Yine O, Mekkelilere, Muhammed aleyhisselâma tâbi olanlara iyilik yapmadıkları takdirde, bahçe sahiplerinin başına gelenin kendilerinin de başına da geleceğini belirtmiştir. Nitekim Mekkeliler, yardım etmekten kaçınmışlar ve Hz. Yûsuf dönemindeki gibi yıllarca leş ve pislik yemeye mecbur olacak kadar kıtlık belâsına mâruz kalmışlardır. Öte yandan bahçe sahiplerine âfet dokunduğunu kesin olarak anlayınca (tövbe edip) Allah'a yönelmişler ve kötülüklerini terketmişlerdi. Allah Teâlâ da onların tövbelerini kabul ederek belâyı kaldırmıştı. Mekkeliler ise haddi aşmaya devam ederek tövbe etmemişlerdir. Yüce Allah da dünyada onları Bedir'de öldürmek sûretiyle intikam almış, âhirette de kendilerine azap verecektir.
Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Cenâb-ı Hakk'ın Mekkeliler'e şeref verip yüceltmesinin ve insanların yüzünü kendilerine çevirmesinin ardından kendilerini Resûlullahı yüceltmeleri ve ona hürmet etmeleri yoluyla imtihana tâbi tutmuştur. Fakat onlar Resûl-i Ekreme karşı iyi davranmayınca akıbetleri zikrettiğimiz şekilde oldu. Yine O, bahçe sahiplerine bolluk vermiş ve ellerindeki nimetleri başkalarıyla paylaşmalarını isteyerek kendilerini bu bollukla imtihan etmişti. Onlar söz konusu paylaşımı yapmayınca kendilerine verilen nimet alınmak sûretiyle cezalandırılmış, Mekkeliler de izzetleri alınmak, açlık ve korkuya maruz bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi. “Musbihin” (مُصْبِحِينَ) yani sabaha nispet edilen vaktin başlangıcı. İşaret edilen vakit gecenin sonudur, tıpkı akşamın ilk vakti için “mümsin” (مُمْسِين) denilmesi gibi. Durum böyle olunca mahsul toplama geceleyin olmaktadır. Şu ilâhî beyana bakmaz mısın: “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın”. Onlar gece bittikten sonra fakirleri oradan menedemiyorlardı.
Yeminlerde İnşallah Demenin Hükmü
(Allah izin verirse gibi) bir kayıt koymaksızın. Yani “inşallah demediler” şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca “Sübhanallah demediler” mânasını verenler de olmuştur. Bu ilâhî beyanın mânası bu ikincisi ise tesbihin (sübhanallah), istisna (inşallah) anlamında kullanılmış olduğu anlaşılır. Tesbih terkibinin istisna anlamını ifade etmesi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmede de, O'na yönelik olarak istisnada bulunmakta da tenzih anlamı vardır. Zira onda (istisnada) Allah Teâlânın dönüştüren ve değiştiren olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca bahçe sahipleri yeminleriyle, kendilerini isyana sokacak bir amacı kastetmişlerdir. Onların (yeminle) hedefledikleri şey mâsiyetti ve inşallah demeyi (istisna) terkettikleri için de azarlanmışlardır. Burada Cenâb-ı Hakk'ın, kötü fiilleri tercih edeceğini bildiği kimsenin o fiilini dilediğine yönelik delil bulunmaktadır. Çünkü O, kötü fiilleri dilemekle vasıflandırılmamış olsaydı inşallah demeyi terketmelerinden dolayı onları sorumlu tutmasının bir anlamı kalmazdı. Çünkü “inşallah” demenin, yüce Allah'ın vasıflanmasının mümkün olmadığı bir konuyla ilgili kullanılması mümkün değildir. Görmez misin ki “Allah dilerse caiz olur, dilemezse olmaz; dilerse sapar, dilemezse sapmaz; dilerse yer, dilemezse yemez” şeklinde beyanlarda bulunmak isabetli değildir. Yine Cenâb- Hak, sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseyi saptırmakla nitelendirilmezse, inşallah demeyi terkeden kimselerin kınaması da caiz olmaz ve burada inşallah demenin bir konumu bulunmazdı. Burada söz konusu edilen hususların doğruluğuna şu ilâhî beyan delil oluşturmaktadır. “Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir”. Netice olarak Cenâb-ı Hakkın zikrettiğimiz kimseleri saptırmayı dilediği gerçeği ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Ayrıca istisna âyetinde “yaratma” fiili ile, “yaratılan”ın başka başka olduğuna da delili vardır. Çünkü Allah Teâlânın “saptırmak”la nitelendirilmesi mümkünken “sapıklık” (dalâl) ile vasıflandırılması imkân dâhilinde bulunmamaktadır, her ne kadar “saptırmak” O'nun yaratmasıyla meydana gelmişse de. Yine “yaşatan” ve “öldüren” şeklinde nitelendirilmesi mümkünken sapmakla nitelenmesi doğru değildir. Netice olarak ölümü ve hayatı yaratan kendisi olduğu halde “O, dilerse yaşar, dilerse de ölür” denilmesi doğru değildir.
Yeminle İlgili Hükümler
Yemin ettiklerinde ifadesinde neyin üzerine yemin ettikleri açıklanmamıştır. Şayet Allah'tan başkasına etmişlerse, burada Allah'tan başkası adına yemin edilebileceği açıklanması var demektir. Yeminleri Allah'a ise, bu durumda da zamanla kayıtlı olan yemin konusunda Ebû Hanîfe'ye karşı Ebû Yûsuf'u (r.a.) destekleyen bir delil ortaya çıkar. Zira üzerine yemin edilen şeyin zamanından önce ortadan kalkması, yemini düşürmez. Aksine o hal üzere devam eder ve vakti geçtiğinde de yemin edene, yemininden dönenin (hânis) hükmü gerekir. Çünkü bahçe sahiplerinin hasat etmek için üzerine yemin ettikleri mahsul, toplanma zamanı gelmeden önce helâk olmuştu. Şayet mahsulün yok olmasıyla yeminleri düşseydi inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı, çünkü inşallah demeye (istisna) olan ihtiyaç, yeminden döndükleri için doğacak kefareti düşürmek içindir. Şayet mahsulün ortadan kalkması, yemini ve yeminden dönmenin kefaretini düşürseydi, inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı. İstisnayı terkettikleri için kınanmış olmaları, -muvakkat da olsa- inşallah demedikleri takdirde kefaretin gerektiğine işaret etmektedir.
İmam Ebû Hanife'ye (r.a.) göre ise yemin Allah'a yapıldığı takdirde, üzerine yemin edilen şeyin yok olmasıyla yemin düşer. Fakat ibadet ve taat kapsamında bir şey üzerine yapılan adakları düşürmez. Ayet-i kerîmede bahçe sahiplerinin yeminlerinin Allah adına mı (yoksa başka bir şey üstüne mi) olduğu açıklanmamıştır. Yeminlerinin bir ibadet üzerine (adak) yapılmış olması da mümkündür ve adaklarına bağlı kalma sorumluluğunun devam etmesi mümkündür. Şu da var ki onlar, mâsiyeti kastederek inşallah demeyi terkettikleri için Allah Teâlâ tarafından azarlanmışlardır, zira inşallah şeklindeki istisna kesin kararlılığı (azimet) düşürür. Çünkü masiyete azmeden ve yemin ederken “inşallah” diyen birisi, salt bunu söylemekle günaha girmez, mâsiyete de azmetmiş olmaz. Ancak Ebû Hanife, belli bir zamanla kayıtlı olan yemin mâsiyet olan bir şey üzerine yapıldığı takdirde mâsiyet olmaktan çıkmaz. Zikrettiğimiz şekilde azarlamanın istisnanın terkedilmesinden dolayı olduğunu gösteren şey ise, bununla ilgili ne haberlerde ne de Kitap'ta onlardan birisine kefaret vermesinin emredildiğine dair bir şeyin de zikredilmiş olmamasıdır. Şayet yeminden dönmüş olma gerçekleşmiş olsaydı inşallah demeyi (istisna) terketmelerinden dolayı kınandıkları gibi kefareti terkettikleri için de kınanırlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Belevnâ (بَلَوْنَا)
İbn Fâris bu kelimenin dayandığı b-l-v kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi denemek, sınamak, gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için tecrübe etmek ve yıpratmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî sınama ve imtihan eyleminin kişinin içindeki iyiliği veya kötülüğü açığa çıkarmak amacıyla hem nimet vererek hem de musibetle yapılabileceğini açıklayarak, bu ayetin bağlamında Mekkeli müşriklerin sahip oldukları servet ve güçle tıpkı bahçe sahipleri gibi bir nimet imtihanına tabi tutulduklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin birinci çoğul şahıs formunda gelmesinin ilahi iradenin mutlak otoritesini vurguladığını, ayetteki bağlamsal işlevinin ise önceki ayetlerde servetiyle şımaran ve peygambere düşmanlık eden Mekke aristokrasisinin içinde bulunduğu durumun aslında bir üstünlük değil, tarihsel bir ilahi sınama (istidrac) yasasının tecellisi olduğunu sarsıcı bir benzetmeyle ortaya koymak olduğunu aktarır.
Ashâb (أَصْحَابَ)
İbn Fâris bu kelimenin tekili olan "sâhib" sözcüğünün türediği s-h-b kökünün temel etimolojik manasının bir şeye eşlik etmek, yakınında bulunmak, ayrılmamak ve onunla sürekli beraberlik içinde olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî kökün yoldaşlık ve yakınlık bildiren manasından hareketle kelimenin bir şeye malik olan, onu elinde tutan ve yöneten kişiler için de kullanıldığını, ayetteki bağlamında bahçenin yasal mülkiyetini elinde bulunduran ve onun üzerinde mutlak tasarruf hakkı iddia eden mirasçıları nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç bu kavramın mülkiyet ilişkisini ifade etmesinin yanı sıra, bahçe sahiplerinin servetleriyle kurdukları hastalıklı ve kibirli aidiyet bağına dikkat çektiğini, eşyanın mutlak sahibinin Allah olduğunu unutup emanetçisi oldukları mala kendilerini asıl ve yegâne "sahip" zannetme yanılgısını sembolize ettiğini vurgular.
Cennet (الْجَنَّةِ)
İbn Fâris bu kelimenin türediği c-n-n kökünün temel etimolojik anlamının örtmek, gizlemek ve perdelemek olduğunu, ağaçlarının sıklığı ve yapraklarının gürlüğü sebebiyle toprağı görünmez kılıp örttüğü için bağ ve bahçelere bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî kökün örtme işlevini teyit ederek, kelimenin uhrevi ödül yurdu olan ahiret cenneti için kullanıldığı gibi dünyevi ve son derece verimli, yeşilliklerle kaplı meyve bahçeleri için de kullanıldığını, ayetteki bağlamında ahiretle ilgisi olmayan, zenginlik ve dünyevi refahın zirvesini temsil eden somut bir yeryüzü bahçesini ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery kelimenin etimolojik serüvenini değerlendirirken, bu sözcüğün Sami dilleri havzasında ortak bir kullanıma sahip olduğunu, Aramice ve Süryanicedeki "gantā" (bahçe, çitlerle çevrili alan) kelimesiyle akrabalığı bulunduğunu, Kur'an'da hem eskatolojik bir terim hem de bu ayette olduğu gibi kıssalara konu olan dünyevi bir tarım arazisi manasında kullanıldığını tespit eder.
Aksemû (أَقْسَمُوا)
İbn Fâris bu kelimenin dayandığı k-s-m kökünün temel etimolojik anlamının bir bütünü parçalara ayırmak, pay etmek ve bölüştürmek olduğunu, yemin etme eylemine de (kasem) doğruluk ile yalanı kesin çizgilerle birbirinden ayırdığı veya kişinin kendisine bir yükümlülük payı çıkardığı için bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî yemin etmenin bir eylemi kesinlikle yapmaya dair güçlü bir irade beyanı olduğunu belirterek, bu ayette bahçe sahiplerinin mahsulü yoksullardan kaçırmak için kendi aralarında vardıkları mutabakatın ve aldıkları kararın şiddetini, niyetlerindeki katılığı ve hiçbir istisnaya yer bırakmayan kararlılıklarını yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin kıssa içindeki psikolojik boyutuna değinerek, bahçe sahiplerinin ilahi iradeyi tamamen devre dışı bırakan, inşallah demeden sırf kendi insiyatiflerine ve güçlerine dayanarak ettikleri bu kibirli yeminin, onların felaketini hazırlayan asıl ahlaki ve teolojik kırılma noktası olduğunu aktarır.
Yasrimunne (يَصْرِمُنَّ)
İbn Fâris bu fiilin kökeni olan s-r-m kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi kökünden kesmek, bütünüyle koparmak ve ayırmak olduğunu, ağaçtaki meyvelerin hasat edilip toplanmasına da bu kesme eyleminden dolayı sarm denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî eylemin mahsulü devşirmek manasına gelmekle birlikte, kökündeki şiddetli koparma vurgusuna dikkat çekerek, ayetin bağlamında bu fiilin bahçe sahiplerinin meyveleri toplarken yoksullara, fakirlere ve muhtaçlara en ufak bir pay dahi bırakmayacak şekilde her şeyi kökünden kazıyıp alma niyetlerini, hırslarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu kelimenin semantik yapısındaki kesme eyleminin burada çift boyutlu bir anlama sahip olduğunu, görünürde meyvelerin ağaçtan fiziksel olarak kesilmesini anlattığını ancak deruni boyutta bu kişilerin yoksullarla olan ahlaki ve toplumsal bağlarını merhametsizce kesip atmalarını, sosyal sorumluluğu reddedişlerini sembolize ettiğini ifade eder.
Musbihîn (مُصْبِحِينَ)
İbn Fâris bu kelimenin türediği s-b-h kökünün temel etimolojik manasının rengin kızıla çalması, aydınlık ve sabahın erken vakitlerine girmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî eylemin sabaha erişmek ve bir işi tam şafak vaktinde yapmak anlamına geldiğini açıklayarak, bu ayette bahçe sahiplerinin niyetlerinin kötücüllüğünü vurgulayan bir zarf işlevi gördüğünü; fakirler uyanmadan, ortalık henüz aydınlanmadan gizlice ve büyük bir telaşla hasat yapma planlarını tasvir ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin bağlamsal gücüne işaret ederek, yoksullardan mal kaçırma hırsının bu kişileri gecenin karanlığından faydalanmaya ve alacakaranlıkta sinsi bir operasyon yapmaya ittiğini, bu vurgunun Mekkeli muhaliflerin zenginlik tutkusunun insanı nasıl hastalıklı ve gizli kapaklı işler yapan bir psikolojiye sürüklediğini gösteren edebi bir tasvir olduğunu kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla