Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kalem Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kalem Sûresi, 15. Ayet

    اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ kâle esâtîru-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ona âyetlerimiz okunduğu zaman 'Öncekilerin masalları!' der."

      Âyetin ifadesi görünürde genel (âm) ise de Allah Teâlâ bununla umum kastetmemiştir. Çünkü “Öncekilerin masalları!” ifadesi bütün âyetler için değil, sadece geçmiş ümmetlerin haberlerinin anlatıldığı âyetler içindir. Peygamberliğin ispatına, tevhide ve öldükten sonra dirilmeye delâlet eden âyetler kişiye okunduğunda ise, O'nun bu konular hakkındaki beyanı Müddessir sûresinde kâfirin sözü olarak naklettiği şu söz gibidir: “Bu Kur'ân olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir”. Âyet, kesin olarak bilinmedikçe, genellik ifade eden ibarenin zâhirine inanmanın gerekli olmadığının delilildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tutlâ (تُتْلَى)

        İbn Fâris bu kelimenin kökeni olan t-l-v kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi ardı ardına izlemek, peşinden gitmek ve takip etmek olduğunu, harflerin ve kelimelerin okuma esnasında düzenli bir sırayla birbirini takip etmesi sebebiyle okuma eylemine de tilavet denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî kökün ardı ardına gelme manasından hareketle, tilavet kavramının özellikle ilahi metinlerin ve vahiylerin okunması, bu okumanın da sadece lafızda kalmayıp mananın izini sürme ve hükümlere tabi olma boyutu taşıdığını, ayetteki edilgen kullanımın ise vahyin kesintisiz bir biçimde muhataba aktarılışını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin geniş zaman formunda gelmesinin, peygamberin tebliğ eyleminin sürekliliğine işaret ettiğini, Kur'an ayetlerinin müşrik muhataplara tek seferlik değil, sistematik ve ısrarlı bir şekilde okunduğunu, ancak bu ardı ardına gelen ilahi mesajların muhatabın kibrine çarparak reddedildiğini aktarır.

        Âyâtunâ (آيَاتُنَا)

        İbn Fâris bu kelimenin tekili olan "ayet" sözcüğünün dayandığı kökün, bir nesneyi diğerlerinden ayıran, onun varlığına ve mahiyetine açıkça delalet eden işaret, alamet ve nişan anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî kelimenin görünmeyen bir gerçeği görünür kılan kesin bir delil olduğunu belirterek, bu bağlamda doğrudan Allah'ın varlığına, birliğine ve peygamberin doğruluğuna işaret eden Kur'an cümlelerini nitelediğini, "ayetlerimiz" şeklindeki aidiyet vurgusunun da metnin ilahi kaynağını tescillediğini vurgular. Arthur Jeffery bu kelimenin etimolojik kökenine dair Sami dilleri arasındaki etkileşime dikkat çekerek, Aramice ve Süryanicede mucize, ilahi işaret anlamına gelen "āthā" kelimesiyle ortak bir arka plana sahip olduğunu ve Kur'an'ın bu kavramı vahyin her bir birimini isimlendiren temel bir dini terim olarak İslami literatüre kazandırdığını tespit eder. Angelika Neuwirth ayet kelimesinin Mekke dönemi surelerindeki kullanımını yapısal bir yaklaşımla inceleyerek, bu terimin sadece metin parçalarını değil, aynı zamanda evrendeki ilahi kudret işaretlerini de kapsayan, muhatabı derin bir tefekküre davet eden retorik bir meydan okuma işlevi gördüğünü ifade eder.

        Esâtîr (أَسَاطِيرُ)

        İbn Fâris bu kelimenin s-t-r kökünden geldiğini ve satırlar halinde yazılmış nesneler, satıra dökülmüş şeyler anlamına gelen "ustûre" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî kökün yazma ve satır dizme eylemiyle bağlantısını kurarak, kelimenin zamanla hiçbir gerçeklik payı bulunmayan, dilden dile aktarılmış uydurma hikayeler ve yalanlarla dolu masallar anlamında kullanıldığını, ayetteki bağlamıyla müşriklerin vahyi itibarsızlaştırmak için onu sıradan insan yazması efsanelere indirgediğini açıklar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti kelimenin saf Arapça olmayıp yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş muarreb (Arapçalaşmış) bir lafız olduğunu ortaklaşa kaydederler. Arthur Jeffery bu etimolojik tespiti derinleştirerek, kelimenin aslen Antik Yunancada araştırma, tarih ve anlatı anlamına gelen "historia" kelimesinden türediğini, Aramice veya Süryanice üzerinden "eshṭārā" formunda Arapçaya masal ve efsane anlamıyla yerleştiğini tespit eder. Angelika Neuwirth bu kelimenin Mekke aristokrasisi tarafından Kur'an'ın aşkın (ilahi) kaynağını inkar etmek ve onu antik döneme ait anonim insan edebi ürünleriyle eşitlemek amacıyla üretilmiş polemik yüklü bir kavram olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu ifadenin bağlamsal işlevini değerlendirerek, muhatabın vahye karşı akli bir argüman üretemediği için onu "eskilerin masalları" diyerek psikolojik bir savunma mekanizmasıyla savuşturduğunu ve mesajın evrensel gerçekliğini arkaik bir mitoloji statüsüne indirgeyerek kendince çürüttüğünü ifade eder.

        El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan e-v-l kökünün temel manasının bir şeyin başlangıcı, başı, diğerlerinden önce gelen ve zaman/mekan açısından önde bulunan olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî bu kelimenin kronolojik olarak geçmişte yaşamış antik çağ toplumlarını ve önceki nesilleri nitelediğini, "esâtîr" kelimesiyle oluşturduğu tamlamanın, söz konusu anlatıların güncel hiçbir geçerliliği olmayan, zamanı geçmiş, arkaik kalıntılar olduğuna dair bir küçümseme içerdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin müşriklerin zihin dünyasındaki pragmatik ve muhafazakar yapıyı yansıttığını, onların statükolarını tehdit eden yeni ilahi mesaja karşı, onu uzak geçmişte kalmış, mitolojik ve güncel gerçeklikten kopuk kimselere (öncekilere) atfederek tarihselleştirmeye ve böylece bugünün dünyasından tecrit etmeye çalıştıklarını aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X