Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kaf Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kaf Sûresi, 38. Ayet

    وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍۗ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad ḣalaknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin vemâ messenâ min luġûb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gökleri, yeri ve aralarında bulunan şeyleri altı günde yarattık da en küçük bir yorgunluk çekmedik!"

      Gökleri ve yeri altı günde yaratmasıyla ilgili daha önce gerekli açıklamayı yapmıştık. En küçük bir yorgunluk çekmedik, yani herhangi bir bıkma, usanma ve yorulma bize ilişmedi. Bu âyet-i kerîme, yahudilerin -Allah onlara lanet eylesin- açık olarak söylediklerini Müşebbihe’nin de vehmettirdiği düşünceleri reddetmektedir. Yahudiler -Allah onlara lanet eylesin- şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra yedinci günde dinlendi. Bundan dolayı onlar yedinci gün olan cumartesi günü çalışmazlar. Şanı yüce olan Allah ise herhangi bir şeyi yaratmaktan dolayı yahudilerin -Allah onlara lanet eylesin- iddia ettikleri gibi en küçük bir yorgunluk ilişmediğini söyleyerek onların iddialarını reddetmektedir. Bu, yahudilerin açık olarak söyledikleri iddianın reddidir. Müşebbihe’nin vehmettirdiği düşüncelerin gerçek dışı olmasına gelince, onlar başka bir âyete dayanarak şöyle diyorlar: Allah gökleri, yeri ve aralarında bulunan nesneleri altı günde yarattıktan sonra rahatlamak için arşa oturdu. Bu sözleriyle onlar da Allah’ı yaratılanlara benzettiler; çünkü insanlar yaptıkları bir İşi tamamladıklarında bir yere çıkıp otururlar, onların bu oturmaları da ancak dinlenmek içindir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istivâ etmesinin gerçek mânada olduğunu iddia ederler. Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmakta kendisine en küçük bir yorgunluk ilişmediğini söylemektedir. Buna göre Onun arşa istivâ etmesi dinlenmek için değildir ki, bununla dünyada insanlar arasında görüldüğü gibi bir yerde durmak mânasına gelsin, Cenâb-ı Hak burada, Müşebbihe nin ve onların Allah’ı yaratılanlara benzetme vehminden beri ve çok yüce olduğunu açıklamaktadır. Âyetteki gökleri ve yeri yarattıktan sonra arşa istivâ ettiğine dair ifade, işin tamamlandığı mânasındadır. Yani gökleri, yeri ve aralarındaki nesneleri yarattıktan sonra, arşın da yaratılmış olmasıyla mülkü tamamlanmıştır. İşte burada istivâ kelimesi kullanılır, onunla da yaratma işinin tamamlandığı murat edilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle dedi: Âyetteki “luğûb” kelimesi yorgunluk anlamındadır ve “leğibe, yelğabu, luğûben” (لَغِبَ، يَلْغَبُ، لُغُوبًا) diye kullanılır. Bunun aslı, söylediğimiz gibi Allah Teâlâ nesneleri kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmadı, ayrıca onları dünyada yorgunluğa yol açan âletler ve vasıtalarla da yaratmadı. Çünkü yorgunluk hareket, intikal ve sükûn gibi fiilleri yapanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise her nesneyi sadece “Ol!” emriyle yaratmıştır. Buna sözü edilenlerden hiçbir şey ilişmez. Allah zatıyla kadirdir, vasıtasız ve sebepsiz olarak yaratandır, dolayısıyla O’na yorgunluk nasıl nispet edilebilir? Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerinden yüce, pek çok yücedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        halaknâ (خلقنا)

        İbn Fâris kelimenin kökünü "h-l-k" olarak belirler ve bu kökün asıl manasının bir şeyi belli bir ölçüye göre takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve daha önce bir örneği olmaksızın icat etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî "halk" eylemini, bir şeyi yokluktan varlık sahnesine çıkarmak (ibda') veya bir maddeden başka bir madde meydana getirmek olarak tanımlar; ayetteki bağlamda, evrenin ve yeryüzünün benzersiz bir ilahi tasarımla, mutlak hiçlikten ilk defa var ediliş sürecini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu yaratma (halk) mefhumunun Kur'an teolojisindeki hayati konumuna dikkat çeker; İslam öncesi dönemde varoluşu ve yok oluşu kör bir zamana (dehr) bağlayan fatalist dünya görüşüne karşılık, Kur'an'ın bu fiili kullanarak tüm kozmosu şuurlu, irade sahibi ve mutlak kudretli bir Yaratıcı'nın eseri olarak tanımladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin birinci çoğul şahıs (biz yarattık) formunda gelmesinin, ilahi azameti, kudretin büyüklüğünü ve yaratılış sürecindeki mutlak otoriteyi vurgulayan bir ihtişam dili (azamet nûnu) olduğunu belirtir.

        es-semâvâti (السماوات)

        İbn Fâris kelimenin türediği "s-m-v" kökünün temel manasının yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde yer almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî "semâ" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, yeryüzünün üzerinde bulunan, onu bir çatı gibi kaplayan her türlü ulvi alemi, gök cisimlerini ve uzay boşluğunu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery kelimenin etimolojisini incelerken, Samî diller ailesinde (İbranice "şamayim", Süryanice "şemayâ") gökyüzünü ifade eden ortak bir kök bulunduğunu; Kur'an'ın da hitap ettiği toplumun aşina olduğu bu kadim kozmolojik terminolojiyi kullanarak evrenin inşasına dair teolojik argümanını bu kelimeler üzerinden kurduğunu savunur.

        el-erda (الأرض)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "e-r-d" harflerinin asıl manasının bir şeyin alt kısmı, zemin, ayak basılan yer ve gökyüzünün (yüksekliğin) tam zıddı olan alçaklık durumu olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî arz kelimesinin göklerin (semâvât) karşılığı olarak zikredildiğini, üzerinde canlıların yaşamasına elverişli hale getirilmiş, sabitlenmiş ve bir beşik kılınmış olan yerküreyi nitelediğini belirtir.

        sitteti (ستة)

        İbn Fâris kelimenin Arapça kökenini "s-d-s" (sadis) harflerine dayandırır ve sayılardan altı miktarını ifade ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth bu sayısal ifadenin kullanımını metinlerarası bir bağlamda inceler; "altı günde yaratılış" formülünün, Kitab-ı Mukaddes'in Tekvin (Yaratılış) bölümündeki anlatıyla doğrudan bir etkileşim içinde olduğunu, Kur'an'ın bu evrensel ve bilindik kozmolojik anlatıyı onaylayarak kendi ilahi otoritesini pekiştirdiğini, ancak ayetin devamında farklı bir teolojik sonuca ulaştığını analiz eder. Gabriel Said Reynolds Kur'an'ın Yahudi ve Hristiyan geleneğindeki altı günlük yaratılış takvimini benimsediğini, ancak bu sayıyı zikrettikten hemen sonra "yedinci gün istirahat etme" (Şabat) inancını reddetmek üzere stratejik bir kelime seçimi yaptığını detaylandırır.

        eyyâmin (أيام)

        İbn Fâris kelimenin kökünü "y-v-m" olarak tespit eder ve bu kökün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süreyi ifade ettiği gibi, süresi ne olursa olsun herhangi bir zaman dilimi veya çağ anlamına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî "yevm" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, yaratılış bağlamında dünyanın kendi etrafında dönmesiyle oluşan yirmi dört saatlik günleri kastetmediğini, zira henüz o evrede dünyanın ve güneşin şimdiki formunda olmadığını; buradaki günlerin "ilahi devirler", "kozmik evreler" ve "yaratılış aşamaları" anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimenin kullanımındaki semantik kaymaya dikkat çeker; sıradan bir zaman ölçüsü olan gün kavramının, kozmolojik ayetlerde ilahi fiillerin tecelli ettiği, insan idrakini aşan muazzam zaman bloklarına ve metafizik evrelere dönüştüğünü vurgular.

        messenâ (مسنا)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "m-s-s" harflerinin temel anlamının bir şeye eliyle dokunmak, temas etmek ve bir şeyin kişiye hafifçe veya doğrudan isabet etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî "mess" eyleminin fiziksel bir dokunuşun yanı sıra hastalık, yorgunluk, eziyet veya nimet gibi durumların insana bulaşması, tesir etmesi anlamında mecazen kullanıldığını ifade eder; ayette olumsuzluk edatıyla (mâ messenâ) gelmesinin, "bize dokunmadı" anlamına geldiğini ve yorgunluğun Allah'ın yanına bile yaklaşamadığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin seçilmesindeki edebi ve teolojik inceliğe işaret eder; ayetin "biz yorulmadık" demek yerine "bize yorgunluk dokunmadı bile" diyerek, bırakın acziyet içine düşmeyi, yorgunluğun en hafif zerresinin, en yüzeysel tesirinin dahi Yaratıcı'nın kudretine temas edemeyeceğini belirten son derece keskin bir tenzih (arındırma) vurgusu taşıdığını belirtir.

        lugûbin (لغوب)

        İbn Fâris kelimenin türediği "l-g-b" kökünün asıl manasının şiddetli yorgunluk, meşakkat, eziyet çekmek ve hem bedeni hem de ruhu saran bitkinlik hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî "lugûb" kavramının, insanın ağır bir iş veya çalışma neticesinde gücünün tükenmesi, takatten düşmesi ve dinlenmeye ihtiyaç duyması olduğunu belirtir; ayette bu zafiyet halinin Allah'tan kesin bir dille nefyedildiğini (reddedildiğini) açıklar. Theodor Nöldeke bu kelimenin Kur'an'ın teolojik polemiklerindeki yerine değinerek, "yorgunluk" kavramının reddedilmesinin doğrudan Yahudi teolojisindeki "Allah'ın evreni altı günde yaratıp yedinci gün dinlendiği" şeklindeki antropomorfik (insan biçimci) inanca yönelik reddiyeci bir müdahale olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar bu kelimenin ayetin zirve noktası olduğunu, putperestlerin dirilişi imkansız görmelerine karşı, devasa evreni altı kozmik evrede hiç yorulmadan, en ufak bir bitkinlik (lugûb) hissetmeden yaratan mutlak bir kudretin, ölmüş bedenleri yeniden yaratmakta asla aciz kalmayacağını ispatlayan rasyonel ve teolojik bir kanıt olarak sunulduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X