Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kaf Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kaf Sûresi, 37. Ayet

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَه۪يدٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne fî żâlike leżikrâ limen kâne lehu kalbun ev elkâ-ssem’a ve huve şehîd(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Aklı olan veya şuurlu olarak söze kulak veren kimse için bunda büyük ibret vardır.”

      Aklı olan kimse için bunda büyük ibret vardır. Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, bunda, yani bu Kuranda ibret vardır, yani aklı olan insan için öğüt vardır. İkincisi, bu söylediklerimizde, yani bu dünyada iyilerle bozguncuların, salihlerle umursamazların eşit olmalarında aklı olan kimseler için ibretler vardır, bunların birbirlerinden ayırt edileceği başka bir âlemin var olduğunu gösteren işaretler vardır. Âyette bunun tam karşılığı kalbi olan kimse cümlesidir, bu da aklı ve anlayışı olan kimse yahut düşünerek ve tefekkür ederek faydalanacağı bir kalbe sahip olan kişi mânasına gelir. Buradaki “kalb” (قلب) kelimesi, akıldan kinâyedir; insanlar bu konuda farklı açıklamalar yaptılar. Bazıları kalp, aklın bulunduğu yerdir der. Bazıları da şöyle dedi: Onun yeri kafadır, ancak ışığı kalbe ulaşır ve kalp duyularla algılanmayan varlıkları akıl vasıtasıyla görür. Bundan dolayı Allah Teâlâ kalbi akıldan kinâye yaptı, çünkü aralarında ilişki ve irtibat vardır. Sözlükte de böyle kullanılır.

      Veya şuurlu olarak söze kulak veren, yani söylenen sözü kulağı ve kalbi ile dinleyen. Aslında kalp, algılayıp doğruya isabet ettikten sonra anlamak ve anladığını muhafaza etmek içindir. Ayrıca bilgi ve doğruyu kavramanın kendisiyle gerçekleştiği kaynak ikidir; [İlki] duyularla algılanan varlıklar üzerinde düşünüp akıl yürütmektir. İkincisi de haberin insana iletilmesi ve insanın verilen haberi duymasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Aklı olan kimse için bunda büyük ibret vardır, yani aklı olan insan doğruyu arar, isabetli olanı bulmaya çalışır; düşünür, akıl yürütür, anlar ve sonucunu ezberler. Veya şuurlu olarak söze kulak veren, yani aklı olan ve haberi duyan kimse söylenen haberi dinler. İşte ibret ve öğüt, bu iki niteliğe sahip olan kimseler içindir. Yahut bu iki niteliğe sahip olanlar düşünerek ondan yararlanırlar: Aklı ile fiillerin iyiliğini ve kötülüğünü anlar yahut iyi ve kötü fiillerin hakikatini (peygamberin verdiği) haberle işitir ve düşünüp ibret alır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        zikrâ (ذكرى)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "z-k-r" harflerinin temel anlamının bir şeyi zihinde tutmak, muhafaza etmek, hatırlamak ve onu dille ifade etmek (anmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî zikrâ kavramının, gafleti ve unutkanlığı ortadan kaldıran, insanı sarsarak asıl hakikate döndüren güçlü bir hatırlatma ve öğüt olduğunu ifade eder; ayette geçmiş milletlerin helak edilişine dair anlatılan tarihi ibretlerin, şuurlu bir muhatap için en keskin uyarıcı (zikrâ) olarak konumlandırıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimeyi Kur'an'ın "hatırlatma" teolojisi bağlamında inceler; Kur'an'ın temel fonksiyonunun insana yeni bir şey öğretmekten ziyade, onun fıtratında zaten var olan ancak dünyaya dalması (gaflet) sebebiyle unuttuğu ilahi ahdi ona "hatırlatmak" (zikr) olduğunu, zikrâ'nın ise bu hatırlatmanın en yoğun ve sarsıcı hali olarak insanı uyanışa çağırdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, geçmiş olayları kuru bir tarih anlatısı olmaktan çıkarıp, insanın kendi varoluşsal sonuyla yüzleşmesini sağlayan dinamik ve yaşayan bir teolojik ikaza dönüştürdüğünü vurgular.

        kalbun (قلب)

        İbn Fâris kelimenin türediği "k-l-b" kökünün asıl manasının bir şeyi bir taraftan diğerine çevirmek, dönüştürmek ve altüst etmek olduğunu; insanın iç dünyasının (kalp) düşünce, duygu ve yönelimler arasında sürekli yer değiştirmesi, değişken bir yapıda olması sebebiyle bu ismi aldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî kalp kelimesinin Kur'an'da sadece fizyolojik kan pompalayan bir organı değil; aklın, anlayışın, idrakin, imanın ve şuurun merkezini ifade ettiğini belirtir; ayette "kalbi olan kimse" ifadesinin, biyolojik bir kalbe sahip olmayı değil, hakkı batıldan ayırabilen diri, tefekkür eden ve algı kapıları açık bir bilince sahip olmayı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu Kur'an'ın manevi anatomisinde kalbin yerini analiz eder; kalbin ilahi nuru alan ve ahlaki kararları üreten temel idrak organı olduğunu, ancak inkarcıların kalplerinin "mühürlü" veya "hastalıklı" olması sebebiyle bu öğüdü alamadıklarını, zikrâ'nın (öğüdün) sadece bu manevi reseptörü (kalbi) çalışanlar için bir anlam ifade ettiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı) bu kavramın insanın anlama kapasitesini ve vicdanını temsil ettiğini; kabilevi taassuptan, kibirden ve önyargılardan arınmış, hakikate karşı şeffaf hale gelmiş bir idrak merkezinin kastedildiğini detaylandırır.

        elkâ (ألقى)

        İbn Fâris kelimenin kökünü "l-k-y" olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının bir şeyi atmak, fırlatmak, bırakmak ve bir şeye yöneltmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî "ilkâ" eyleminin bir nesneyi kasten bir yere ulaştırmak olduğunu belirtir; ayetteki bağlamda, insanın işitme duyusunu (kulağını) bilinçli bir çabayla, bütün dikkatini vererek okunan ilahi kelama "atması/yöneltmesi" mecazı üzerinden derin bir dinleme eylemini tasvir ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk "elkâ's-sem'a" (kulağı vermek) deyiminin, sıradan ve pasif bir duyma (işitme) işlemi olmadığını; kişinin zihinsel odaklanmasıyla birlikte, söylenen sözün hakikatini kavramak amacıyla kulak kesilmesini, kendini tamamen mesaja açmasını ifade eden çok güçlü bir psikolojik yöneliş barındırdığına dikkat çeker.

        es-sem'a (السمع)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "s-m-a" harflerinin temel anlamının işitme duyusu, kulak ve sesleri idrak etme eylemi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî sem' kavramının sesi algılayan organ ve bu algılamanın kendisi olduğunu ifade eder; "ilkâ" fiiliyle birlikte kullanıldığında, kulaktaki pasif duyuşun ötesine geçerek, vahyin mesajını zihne ve kalbe taşıyan aktif bir epistemolojik alıcıya dönüştüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu işitme eylemini Kur'an'ın vahiy algısı çerçevesinde inceler; "sem'"in sadece bir duyu organı değil, insanın ilahi çağrıya vereceği ahlaki tepkinin (itaat veya inkar) başladığı ilk kapı olduğunu, kulağını vahye kapatanların ontolojik bir sağırlığa mahkum olduğunu analiz eder.

        şehîdun (شهيد)

        İbn Fâris kelimenin türediği "ş-h-d" kökünün temel manasının bir yerde hazır bulunmak, bizzat müşahede etmek, tanık olmak ve mevcudiyet olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî şehîd kavramının burada "şehit olan" anlamında değil, aklıyla, kalbiyle ve tüm şuuruyla "orada hazır ve uyanık bulunan" (hâzır) kişi anlamında kullanıldığını belirtir; kişinin bedenen orada olup dinliyormuş gibi görünmesinin yetmeyeceğini, zihninin ve vicdanının da o anki mesaja tam bir tanıklık ve konsantrasyon içinde eşlik etmesi gerektiğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimenin "huzur" (presence) semantiğindeki yerine dikkat çeker; "şehîd" olma halinin, dinleyicinin vahiy karşısındaki mutlak farkındalığını ve varoluşsal uyanıklığını temsil ettiğini, zihni başka yerde olan (gafil) bir dinleyicinin vahyi algılayamayacağını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç bu nitelemenin, dinleme eyleminin edilgen bir süreç olmaktan çıkıp, kişinin kendi iç dünyasında okunan hakikate bizzat "şahitlik" etmesi, vicdanen o mesajı onaylaması ve hakikatle bütünleşmesi anlamına geldiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X