Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kaf Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kaf Sûresi, 28. Ayet

    قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ اِلَيْكُمْ بِالْوَع۪يدِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle lâ taḣtasimû ledeyye ve kad kaddemtu ileykum bilva’îd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. "Yandaşı (şeytan), 'Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi' der!"

      28. "Allah şöyle buyurur: 'Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım!”

      Yandaşı (şeytan), ‘Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi der. Yani onu saptıran ve kendi yoluna çağıran şeytanı ona âhirette böyle der. Allah başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Arkadaşı, yani kendisine tâbi olduğu ve emrine uyduğu yoldaşı. Arkadaşı tarafından söylenen bu söz, insanın kendi iradesiyle girdiği küfür ve şirki inkâr ettikten sonra söylenmiştir. İnsan şöyle demiştir: Beni saptıran, inkâra sevkeden ve bu duruma düşüren işte budur! Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!”. Bunun üzerine arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Kâfirler şaşkınlıklarından ve çaresizliklerinden bazan şirki de inkâr ederler: “Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “O gün, Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler... Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bazan da şöyle derler: “Bizi işte bunlar saptırdılar!”. Bazan da “Sonra kıyâmet gününde birbirinize lânetler yağdıracaksınız” meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirlerine lânet okurlar. Sonra Rabbim! Onu ben azdırmadım cümlesi, onu sapıklığa ben zorlamadım, zaten bende öyle bir güç yok; benim bir baskım ve zorlamam olmadığı halde onlar kendiliklerinden gelip bana tâbi oldular ve bana itaat ettiler, anlamındadır. O kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Yani o, dönmesi ve son vermesi ümit edilemeyen bir sapkınlık içinde idi. Bazı müfessirler şöyle dedi: O kâfir, benim yapmadığım şeyleri yazmışlar diyerek hafaza meleklerini de yalancılıkla itham eder. O gün şaşkınlıklarından melekleri de yalancılıkla itham edip şöyle derler: “Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık”. Onun amellerini yazan arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Ancak bu yorum yanlıştır, çünkü bu söz melekler tarafından değil, şeytan tarafından söylenmiştir. Çünkü onlar, kendilerini meleklerin azdırdığım ve saptırdığını iddia etmediler. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Onların şeytanla tartışacaklarını Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde haber vermektedir: “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Derler ki: ‘Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.’ Diğerleri de ‘Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz’ derler”. Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz”. İşte bu tartışma, onlarla arkadaşları, yani şeytanları arasında olacaktır: “Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Huzurumda tartışmayın! Onların tartışmalarından maksat, az önce işaret ettiğimiz üzere, halkın “Rabb’imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!” demeleri, birbirlerini lanetlemeleri ve birbirlerinden uzak olduklarını söylemeleridir. Bunun üzerine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani dünyada sizi uyarmıştım, burada tartıştığınız konuları bitirecek olan şeyi haber vermiştim. Yani kendisi sapıtan ve başkasını da saptıranın ne ile karşılaşacağını dünyada size açıklamıştım. O kâfirler mazeretleri olmadığı halde sanki mazeret yerine böyle söylüyorlardı. İşte o zaman onlara şöyle denilir: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani size, yanlarında kitaplarıyla birlikte peygamberler göndermiştim, o kitaplarda gerekli uyarılar vardı, fakat siz onların hepsini reddettiniz.

      Şöyle bir soru sorulursa: Allah burada, Huzurumda tartışmayın buyurdu. Başka bir yerde ise Sonra kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız buyurmaktadır. Bu iki âyet arasında zâhirde bir tezat vardır, bu husus nasıl telif edilir?

      Buna üç şekilde cevap verilir. Birincisi, bazıları şöyle dedi: Huzurumda tartışmayın sözünü özellikle kâfirler hakkında söylemiştir. “Sonra kıyâmet gününde Rabb inizin huzurunda davalaşacaksınız” meâlindeki âyet ise Ehl-i Kıble hakkındadır; o da dünyada iken aralarında vuku bulan haksızlıklarla ilgilidir.

      İkincisi, bazılarının ifade ettiğine göre bu iki âyetten biri bir yerde, diğeri başka bir yerde söylenecek, iki âyetin telifi amacıyla da neticede herkese konuşma izni verilecektir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: İşte o gün insanlara da cinlere de günahlarından soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır). Başka bir âyette de “Artık onlar birbirlerine soru da soramayacaklar!” buyurdu. Diğer bir âyette de “Günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” buyurdu. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.

      Üçüncüsü, Huzurumda tartışmayın sözü, din hakkında tartışmayın anlamındadır. Kendilerinden Allah’ın azabını defetmek için Rab’leri ile aralarında din konusunda tartışma yapılmayacağı anlamındadır. Üzerlerindeki azabı defedemezler, dolayısıyla tartışmanın da bir faydası olmayacak. “Sonra kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız” meâlindeki âyet ise müminler arasında vuku bulan haksızlıklar ve borçlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ Tahtasımû (لَا تَخْتَصِمُوا)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan h-s-m harflerinin asıl manasının bir şeyi kesmek, bir taraf veya uç olduğunu; çekişen tarafların birbirlerinin sözlerini ve delillerini kesmeye çalışmaları sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî ihtisâm eylemini, bir dava üzerinde karşılıklı olarak üstünlük kurma çabası ve delil yarıştırmak olarak tanımlar; ayetteki nehiy (yasaklama) ifadesinin, ilahi mahkemenin heybeti karşısında artık hiçbir mazeret veya karşılıklı suçlamanın kabul edilmeyeceği bir kesinlik taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimeyi "ilahi mahkeme" semantiği içinde analiz eder; insanın dünyadaki ahlaki sorumluluktan kaçmak için başkasına (karîn) suç atma dürtüsünün, mutlak hakikat karşısında nasıl anlamsız bir "itiş-kakışa" dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu yasaklamanın, suç ortaklarının birbirlerini suçlayarak sorumluluktan sıyrılma çabalarına karşı ilahi bir son nokta olduğunu ve o yüce huzurda bu tür laf kalabalıklarına yer olmadığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar kelimenin dilbilgisel yapısına değinerek, "fe" bağlacıyla bir önceki tartışmaya bağlanan bu emrin, hukuki sürecin artık "savunma" aşamasından "hüküm" aşamasına geçtiğini simgelediğini belirtir.

        Ledeyye (لَدَيَّ)

        İbn Fâris kelimenin kökünü l-d-y olarak belirler ve bu kökün bir yerin veya durumun bizzat yanı ve mevcudiyet alanı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî "ledey" kelimesinin bir şeyin o andaki kesin mevcudiyetini ve sarsılmaz yakınlığını temsil ettiğini; ayette "huzurumda" anlamında kullanılarak, yargılamanın doğrudan Allah'ın mutlak denetimi altında ve kaçışı olmayan bir şeffaflıkla yapıldığını vurguladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, ilahi otoritenin mutlaklığını ve o huzurda sergilenecek her türlü ciddiyetsiz çekişmenin yasaklanışındaki ağırlığı yansıtan mekânsal ve teolojik bir kesinlik taşıdığına dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç bu yakınlık ifadesinin, insanın kendi iç fısıltılarından bile daha yakın olan ilahi ilmin, hesap gününde somut bir "yargı mekanı" olarak tecelli ettiğini analiz eder.

        Kaddemtu (قَدَّمْتُ)

        İbn Fâris kelimenin kökü olan k-d-m harflerinin asıl manasının bir şeyin önü, başlangıcı ve bir şeyi öne sürmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî "takdim" eylemini, bir sonucu belirlemek veya uyarmak amacıyla bir şeyi vaktinden önce göndermek olarak tanımlar; ayette Allah'ın uyarılarını insanlara henüz dünyadayken, seçim yapma imkanları varken elçileriyle ulaştırdığını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimeyi "adil yargılama" ilkesi çerçevesinde inceler; ilahi uyarının (veîd) ani bir baskın değil, insana düşünme ve vazgeçme süresi tanıyan önceden planlanmış bir tebliğ süreci olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin birinci tekil şahıs formunda gelmesinin, uyarının doğrudan ilahi kaynaktan sadır olduğunu ve bu sebeple hiçbir mazeretin geçerli sayılamayacağı bir "bilgilendirme" aşamasının tamamlandığını gösterdiğini belirtir.

        el-Veîdi (الْوَعِيدِ)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan v-e-d harflerinin temel anlamının gelecekte yapılacak bir işe dair söz vermek olduğunu; ancak "va'îd" formunun sadece şer, ceza ve tehdit içeren bildirimler için kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî va'îd kavramını, işlenen kötülüklerin sonucu olarak beklenen ve hak edilen ilahi cezanın önceden bildirilmesi olarak tanımlar; ayette bu uyarının yapılmış olmasına rağmen inkarın sürdürülmesinin sorumluluğu tamamen insana yüklediğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu terimin Kur'an'ın ahlak semantiğinde "ceza uyarısı" işlevi gördüğünü; va'îdin takdim edilmesinin (önceden bildirilmesinin), ilahi adaletin insanı habersiz yakalamayan, aksine onu kendi kaderiyle baş başa bırakan rasyonel yapısını kanıtladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, surenin başından itibaren alay konusu edilen "azap" tehdidinin artık bir "olasılık" olmaktan çıkıp, mahkemede yüzleşilen bir "dosya"ya dönüştüğünü simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X