قَالَ قَر۪ينُهُ رَبَّنَا مَٓا اَطْغَيْتُهُ وَلٰكِنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kaf Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kaf 27, uzak sapıklık, savunma, kaf suresi, şeytan arkadaş, kaf suresi 27. ayet, rab, dalalet
-
27. "Yandaşı (şeytan), 'Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi' der!"
28. "Allah şöyle buyurur: 'Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım!”
Yandaşı (şeytan), ‘Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi der. Yani onu saptıran ve kendi yoluna çağıran şeytanı ona âhirette böyle der. Allah başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Arkadaşı, yani kendisine tâbi olduğu ve emrine uyduğu yoldaşı. Arkadaşı tarafından söylenen bu söz, insanın kendi iradesiyle girdiği küfür ve şirki inkâr ettikten sonra söylenmiştir. İnsan şöyle demiştir: Beni saptıran, inkâra sevkeden ve bu duruma düşüren işte budur! Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!”. Bunun üzerine arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Kâfirler şaşkınlıklarından ve çaresizliklerinden bazan şirki de inkâr ederler: “Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “O gün, Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler... Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bazan da şöyle derler: “Bizi işte bunlar saptırdılar!”. Bazan da “Sonra kıyâmet gününde birbirinize lânetler yağdıracaksınız” meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirlerine lânet okurlar. Sonra Rabbim! Onu ben azdırmadım cümlesi, onu sapıklığa ben zorlamadım, zaten bende öyle bir güç yok; benim bir baskım ve zorlamam olmadığı halde onlar kendiliklerinden gelip bana tâbi oldular ve bana itaat ettiler, anlamındadır. O kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Yani o, dönmesi ve son vermesi ümit edilemeyen bir sapkınlık içinde idi. Bazı müfessirler şöyle dedi: O kâfir, benim yapmadığım şeyleri yazmışlar diyerek hafaza meleklerini de yalancılıkla itham eder. O gün şaşkınlıklarından melekleri de yalancılıkla itham edip şöyle derler: “Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık”. Onun amellerini yazan arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Ancak bu yorum yanlıştır, çünkü bu söz melekler tarafından değil, şeytan tarafından söylenmiştir. Çünkü onlar, kendilerini meleklerin azdırdığım ve saptırdığını iddia etmediler. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Onların şeytanla tartışacaklarını Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde haber vermektedir: “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Derler ki: ‘Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.’ Diğerleri de ‘Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz’ derler”. Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz”. İşte bu tartışma, onlarla arkadaşları, yani şeytanları arasında olacaktır: “Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır. En doğrusunu Allah bilir.
Huzurumda tartışmayın! Onların tartışmalarından maksat, az önce işaret ettiğimiz üzere, halkın “Rabb’imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!” demeleri, birbirlerini lanetlemeleri ve birbirlerinden uzak olduklarını söylemeleridir. Bunun üzerine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani dünyada sizi uyarmıştım, burada tartıştığınız konuları bitirecek olan şeyi haber vermiştim. Yani kendisi sapıtan ve başkasını da saptıranın ne ile karşılaşacağını dünyada size açıklamıştım. O kâfirler mazeretleri olmadığı halde sanki mazeret yerine böyle söylüyorlardı. İşte o zaman onlara şöyle denilir: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani size, yanlarında kitaplarıyla birlikte peygamberler göndermiştim, o kitaplarda gerekli uyarılar vardı, fakat siz onların hepsini reddettiniz.
Şöyle bir soru sorulursa: Allah burada, Huzurumda tartışmayın buyurdu. Başka bir yerde ise Sonra kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız buyurmaktadır. Bu iki âyet arasında zâhirde bir tezat vardır, bu husus nasıl telif edilir?
Buna üç şekilde cevap verilir. Birincisi, bazıları şöyle dedi: Huzurumda tartışmayın sözünü özellikle kâfirler hakkında söylemiştir. “Sonra kıyâmet gününde Rabb inizin huzurunda davalaşacaksınız” meâlindeki âyet ise Ehl-i Kıble hakkındadır; o da dünyada iken aralarında vuku bulan haksızlıklarla ilgilidir.
İkincisi, bazılarının ifade ettiğine göre bu iki âyetten biri bir yerde, diğeri başka bir yerde söylenecek, iki âyetin telifi amacıyla da neticede herkese konuşma izni verilecektir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: İşte o gün insanlara da cinlere de günahlarından soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır). Başka bir âyette de “Artık onlar birbirlerine soru da soramayacaklar!” buyurdu. Diğer bir âyette de “Günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” buyurdu. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
Üçüncüsü, Huzurumda tartışmayın sözü, din hakkında tartışmayın anlamındadır. Kendilerinden Allah’ın azabını defetmek için Rab’leri ile aralarında din konusunda tartışma yapılmayacağı anlamındadır. Üzerlerindeki azabı defedemezler, dolayısıyla tartışmanın da bir faydası olmayacak. “Sonra kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız” meâlindeki âyet ise müminler arasında vuku bulan haksızlıklar ve borçlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris kelimenin kökenini k-v-l harfleri olarak belirler ve bu kökün asıl manasının bir sesi dışarı çıkarmak, telaffuz etmek ve bir düşünceyi ifade etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu fiilin bir sözün ses ve harflerle ortaya konulmasını karşıladığını, ayette ise bu konuşma eyleminin ilahi mahkemedeki bir savunma veya suçlamadan kaçınma beyanı niteliği taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu "kâle" fiilini Kur'an'ın diyalog yapısı içinde inceler; bu fiilin eskatolojik sahnelerde sadece bilgi aktarımı değil, varlıkların hakikat karşısındaki son çırpınışlarını veya itiraflarını mühürleyen hukuki bir ilan olduğunu analiz eder.
Karînuhu (قَرِينُهُ)
İbn Fâris kelimenin türediği k-r-n kökünün temel manasının bir şeyi bir şeye yaklaştırmak, iki şeyi birbirine bağlamak ve eşleştirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî karîn kelimesinin, bir kimseden hiç ayrılmayan "eş" ve "yakın arkadaş" anlamına geldiğini açıklar; ayetteki bağlamda bu kelimeyi, insana dünyada vesvese veren ve onu kötülüğe sürükleyen "şeytan" olarak tanımlar. Bu karînin (şeytanın), 23. ayetteki melek olan karînden farklı olarak burada sorumluluktan kaçmaya çalışan bir suç ortağı olarak sunulduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu "karîn" kavramını insanın dünyadaki ahlaki seçimlerini etkileyen "metafiziksel ikiz" veya "kötü yoldaş" olarak analiz eder; bu ayetteki karînin, insanın iradesini felç etmediğini, sadece eşlik ettiğini iddia ederek kendini temize çıkarma çabasına girdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, insanın içindeki kötü eğilimlerin ve onları kışkırtan dış güçlerin hesap günündeki somutlaşmış hali olduğunu ve "kendi aralarında tartışma" sahnesinin bir parçası olarak kurgulandığını belirtir.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris kelimenin kökünü r-b-b harflerine dayandırır ve bu kökün asıl manasının bir şeyi ıslah etmek, malik olmak, yönetmek ve korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî "rabb" kavramının, bir şeyi aşama aşama kemale erdiren yaratıcı ve eğitici anlamına geldiğini ifade eder; ayette karînin (şeytanın) bu hitabı kullanması, ilahi otoriteyi ve mutlak yargıcı itiraf eden bir hitap biçimi olarak sunulduğunu açıklar. Arthur Jeffery kelimenin etimolojisini Samî diller ailesindeki "Rabba" (efendi, büyük) formuna dayandırır ve bunun Arapça öncesi dini metinlerde de yüce otoriteyi ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu bu kelimenin "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisinin temel taşı olduğunu ve hesap gününde en azılı inkarcıların ve şeytanların bile bu mutlak otoriteye sığınarak sözlerine başladıklarını analiz eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris bu kelimenin Arapçada hem soru hem de olumsuzluk bildiren bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî buradaki kullanımın "mâ-i nâfiye" (olumsuzluk edatı) olduğunu ve bir eylemin fail tarafından gerçekleştirilmediğini kesin bir dille reddetmek için kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu edatın, karînin (şeytanın) insanın yoldan çıkmasındaki doğrudan "mecbur edici" rolünü inkar etmek amacıyla seçilmiş keskin bir ret olduğunu ifade eder.
Atgaytuhu (أَطْغَيْتُهُ)
İbn Fâris kelimenin türediği t-g-y kökünün temel manasının sınırı aşmak, taşmak ve haddini bilmemek olduğunu, suyun yatağından taşması gibi bir eylemi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî tagyân kavramını, hakikatin ve adaletin sınırlarını kasten çiğnemek olarak tanımlar; ayetteki "onu ben azdırmadım/saptırmadım" ifadesinin, karînin insanı bu taşkınlığa zorla itmediği yönündeki savunmasını karşıladığını açıklar. Toshihiko Izutsu "t-g-y" kökünün Kur'an'ın ahlak semantiğinde merkezi bir yer tuttuğunu; ilahi sınırlara başkaldıran "tâğût" zihniyetini temsil ettiğini, ancak burada karînin bu eylemin sorumluluğunu üzerinden atarak topu insana bıraktığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu fiilin, insanın fıtratındaki dengeyi bozma ve onu isyana sürükleme eylemini nitelediğini, karînin ise burada sadece bir "teşvikçi" olduğunu iddia ettiğini belirtir.
Lâkin (لَٰكِن)
İbn Fâris bu kelimenin önceki sözden dönmek ve sözü düzeltmek için kullanılan bir "istidrâk" (düzeltme) edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu kelimenin, bir reddin ardından asıl gerçeği ortaya koymak için getirildiğini; karînin "ben yapmadım ama asıl durum şudur" diyerek suçun kaynağına işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu edatın, sorumluluğun yer değiştirmesini sağlayan bir geçiş köprüsü vazifesi gördüğünü ifade eder.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris kelimenin kökenini k-v-n harfleri olarak belirler ve bu kökün asıl manasının var olmak, meydana gelmek ve süreklilik bildirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî "kâne" fiilinin burada bir durumun geçmişten gelen sürekliliğini ve yerleşmişliğini ifade ettiğini; insanın sapkınlığının anlık bir hatadan ziyade kökleşmiş bir karakter haline geldiğine işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu fiilin insanın ontolojik durumunu tanımladığını; sapıklığın (dalâl) kişinin kendi iradesiyle seçtiği ve içinde var olduğu bir "hal" olduğunu vurgular.
Fî (فِي)
İbn Fâris bu edatın bir şeyin içinde bulunmayı (zarfiyet) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî "fî" harfinin burada mecazi bir kuşatıcılık anlamı taşıdığını; insanın sapıklığın içine öylece gömüldüğünü ve onun tarafından her yönden çevrelendiğini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu edatın, sapkınlığın artık insanın tüm benliğini kuşatan bir atmosfer haline geldiğini gösterdiğini belirtir.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
İbn Fâris kelimenin türediği d-l-l kökünün temel manasının doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve bir şeyin içinde eriyip gitmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî dalâlet kavramını, hidayetin tam zıddı olarak tanımlar; insanın hedefinden saparak batılın peşinden gitmesi hali olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu bu kavramı Kur'an'ın epistemolojik haritasında inceler; "dalâl"in sadece bir yön şaşırması değil, ilahi gerçeklikten (hakk) kopuş ve zihinsel-ruhsal bir körlük durumu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç kelimenin insanın hakikate giden yolları kasten kapatması veya ihmal etmesi neticesinde içine düştüğü varoluşsal karmaşayı simgelediğini vurgular.
Baîdin (بَعِيدٍ)
İbn Fâris kelimenin kökü olan b-a-d harflerinin asıl manasının mesafece uzaklık, ayrılık ve yakınlığın zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî baîd kelimesinin burada mekansal bir uzaklıktan ziyade, haktan ve hidayetten öylesine uzaklaşılmış ki geri dönüşü neredeyse imkansız olan "aşırı sapkınlık" anlamında kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu bu nitelemenin dalâletin derecesini belirlediğini; insanın sadece yoldan çıkmakla kalmayıp, hakikatle arasındaki tüm bağları kopardığı radikal bir kopuşu ifade ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, insanın içine düştüğü sapıklığın telafi edilemez boyutuna ve körlüğün şiddetine vurgu yapan bir pekiştirici olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla