اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَم۪ينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَع۪يدٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kaf Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
"İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydeder."
Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması
Yani insanın yanında duran o iki alıcıyı hatırla yahut iki alıcıyı koru veyahut iki alıcıdan sakın! Bunlar senin yaptıklarını ve söylediklerini gözetleyen iki melektir. Çünkü onlar senin yaptıklarını ve söylediklerini senden alır, onları senin aleyhinde olmak üzere muhafaza eder ve yazarlar. Cenâb-ı Hak bunu söylüyor ve insanların başında, yaptıklarını ve söylediklerini kaydedip koruyan ve onları sürekli kontrol eden meleklerin bulunduğunu haber veriyor. Eğer Allah Teâlâ, insanların bütün davranışlarını ve sözlerini koruyor ve biliyorsa, meleklerin korumalarının, yazmalarının veya yazmamalarının yüce Allah hakkında ne anlamı vardır? Ancak meleklerin, insanların bütün amellerini kaydetme ve yazmalarında çeşitli hikmetler vardır. Birincisi, insanlar konuştukları ve yaptıkları her İşte sürekli dikkatli ve uyanık olmalarını sağlar. Nitekim dünyada başında bir şahit, bir koruma ve bir murakıp bulunduğunu bilen insan, daima dikkatli davranır, içinde sürekli bir endişe hisseder. Bu da insan için dalıa uyarıcı ve yanlıştan vazgeçmeye daha güçlü bir davetçidir. Aynen bunun gibi İnsan, başında bir muhafızın bulunduğunu ve onun da her yaptığını yazdığını, bu yazılanları da Allah Teâlâ nın huzurunda okumakla yükümlü olduğunu bilirse, Allah’ın huzurunda mahcup olmaktan çok utanır. İşte bu, insanı yanlıştan vazgeçirmekte son derece etkili bir yoldur. Yoksa yazılı olsun olmasın bunları Allaha sayıp dökmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah, zaten onları sebepler vasıtasıyla değil zatıyla bilmektedir. Bu aynı zamanda, Rabb im ne yanılır ne de unutur” mealindeki âyetin de yorumudur. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, âdemoğlunun amellerini saklamaları ve yazmaları, meleklerin imtihanı konusundaki hikmetlerden biridir. Allah melekleri bununla imtihan ediyor ve onlara bu emri veriyor. Cenâb-ı Hakk’ın meleklerden dilediğini teşbih ve tâzim etmekle, dilediğini rükû yapmakla, dilediğini secde etmekle, dilediğini arşı ve kürsüyü taşımakla, dilediğini âdemoğlunu korumakla, dilediğini bulutlan sevketmek ve âdemoğlunun faydasına olacak şekilde yağmuru yağdırmakla imtihan etme hakkı vardır. Bütün bunlar ibadet ve kulluğun gereğidir; Cenâb-ı Hakk’ın rükû, secde, teşbih, tekbir ve tehlil ile imtihan ettiği kişileri, kendi menfaati için değil, ancak herkesi dilediği işlerle ve dilediği konularda imtihan ettiği, şekli ve mahiyeti farklı olsa da hepsinin ibadet ve kulluğun gereği olduğu bilinsin diyedir. İşte Allah Teâlanın meleklere, âdemoğlunun amellerini ve sözlerini saklayıp yazmalarım emretmesinin hikmeti budur. En doğrusunu Allah bilir. O amelleri ve sesleri korumak ve yazmak, rükû, secde, kıyam, tekbir veya tehlil ve benzeri ibadetleri yerine getirmekle emrolunan meleklerin yaptıklarından daha zorlu bir imtihandır. Âdemoğlunun ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktan ibaret olan imtihanlarından da zordur. Çünkü bütün yaratılanlar sadece tek bir amelin mahiyetini bilmek için bir araya gelseler bile buna güçleri yetmez. Dolayısıyla bu açıklama, ihtimal dâhilinde olan bir yorumdur.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak âyette meleklerin varlığını, amellerini yazmalarını ve onların sağında ve solunda oturduklarını emrettiğini haber vermektedir. Halbuki insanlardan hiçbiri onları ve yazdıklarını görmemiş, kalemlerinin çıkardığı sesleri de duymamıştır. Allah, insanların kalplerinde sakladıkları düşünceleri ve meleklerin yazdıkları her şeyi bilip görme gücünü bize vermemiştir. Bu da Allah Teâlâ’nın, bütün yaratıklarının kuvvetini onların kuvvetine denk yapmadığı gibi, başkalarının görme kabiliyetini de onların görme kabiliyeti gibi yaratmadığı; görebilme gücünün, zamanın ve şahısların değişmesiyle farklılık arzettiğini ve bizim de O’nun kudretinin her istediğini yapabilecek yetkinlikte olduğunu bilmeleri içindir. Allah Teâlâ bütün bu mûcizeleri bizden gizlemiştir, çünkü âhirette bizlere de mûcize gösterme kudretine sahip olmasına rağmen onları dünyada bizden gizlemiştir, çünkü melekler bizi görüyorlar, ama her ne kadar görülebilecek cisimlere sahip olmalarına ve birbirlerini görmelerine rağmen biz onları dünyada göremiyoruz. Sonra Cenâb-ı Hak o kitabın âhirette görüleceğini haber vermektedir: “Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız”. Buna göre insan dünyada her ne kadar onu göremiyorsa da âhirette o kitabı görecek, aynı şekilde âhirette melekleri de görecek. Çünkü insan bünyesi bu konuda dünyada birtakım zaaflar ve perdelerden dolayı bazı şeyleri kaldırmaya müsait değildir. Fakat âhirette bu bünyenin daha güçlü olması muhtemeldir, bu sayede âhirette onları görebilecektir. Bu gerçek, Mutezilenin, Allah’ı görmeyi inkâr etmelerini de çürütmektedir; meleklerin dünyada değil de âhirette görüldükleri gibi eğer Allah görülecekse her yerde görülür, Allah’ı görmek de bunun gibidir.
İbn Mesûd’un (r.a.) kırâatinde bu âyet şöyledir: و عن اليمين و عن الشمال قعيدان Onun kıraatine göre bu âyetin tek bir yorumu vardır, o da şudur: Âdemoğlunun yaptıklarını ve söylediklerini iki melek alır. Genel kırâate göre ise âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanın söz veya fiil olarak yaptıklarını iki melek kendisinden alırlar. İkincisi, insanın yaptıklarını meleklerden biri alır, diğer melek de ondan alır. Ebû Ümâme’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sağ taraftaki melek, soldakinin güvencesidir; kul bir kötülük yaptığı zaman sağdaki melek öbürüne, bekle, der. O da yedi saat bekler, eğer kul Allah’tan bağışlanma dilerse melek onu yazmaz, bağışlanma dilemezse sadece bir günah olarak yazar. Her ne kadar kulun yaptıklarını her iki melek görüyor ve alıyorlar ise de sadece birinin yazıyor olması da mümkündür, çünkü başka bir âyette meâlen şöyle buyurulmaktadır: "Arkadaşı (melek), ‘İşte hep beraber olduğum şahıs burada’ der". Burada Allah bahsedilen melek için iki arkadaşı değil, bir arkadaşı ifadesini kullanmaktadır. Bununla birlikte İbn Abbâs’ın (r.a.), ‘Biri sağında diğeri solunda olmak üzere insanın iki yazıcısı vardır, her ikisi de insanın iyiliklerini ve kötülüklerini yazar, sonra yazdıklarını her pazartesi ve perşembe günü birlikte üstlerinde bulunan meleklere arzederler, onlar da sevaba veya günaha konu olanları tespit ederler, diğerlerini ise atarlar’’ sözüne dayanarak her iki alıcı meleğin yazmış olmaları da mümkündür. Yine İbn Abbâs’tan (r.a.) ve diğer müfessirlerden rivayet edildiğine göre iki melek iyilikleri ve kötülükleri yazarlar, diğer yaptıklarını ise yazmazlar. Ancak âyetin zahiri, onların her söyleneni yazdıklarını ifade etmektedir: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” Ancak şöyle denilebilir: Meleklerin yazdığı sözden maksat, insanın sevaba ve günaha sebep olan sözleridir, nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir günah bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” Yani yapılanların mutlak mânada küçük ve büyük olanım değil, günahın büyük ve küçük olanını da yazmış. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra amelleri kavrayan meleklerin iki kişi olması, hukukî davalarda iki kişinin şahitliğinin istenmiş olmasından dolayı olabilir, çünkü bu iki melek de âhirette şahitlik yapacaklar.
İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı vardır. İbn Kuteybe şöyle dedi: Burada oturmuş sözü tekil olarak belirtilmiştir, ancak her iki meleği de kapsamaktadır. Âyet sadece birini belirtmekle yetinmiş, ama diğerini de içine almaktadır. Ebû Avsece şöyle dedi: Âyette oturmuş anlamına gelen “kaîd” (قعيد) kelimesi, mufâale babından olup birlikte oturmuş mânasına gelmektedir, nitekim “kaîdî” ve “celîsî” (قعيدي وجليسي), yani yandaşım ve yoldaşım denilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
yetelekkâ (يتلقى)
İbn Fâris kelimenin kökeni olan "l-k-y" harflerinin temel anlamının, bir şeyle karşı karşıya gelmek, buluşmak ve bir şeyi kabul edip almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî telakkî eyleminin, bir şeyi tam bir dikkat ve yönelişle karşılayıp teslim almak olduğunu ifade eder; ayetteki bağlamda, insanın her iki yanında bulunan görevli meleklerin, onun her türlü söz ve eylemini anında karşılayıp kayıt altına almalarını anlatan süreğen bir fiil olarak kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimenin Kur'an'ın "kayıt altına alma" ve "ilahi denetim" semantiğindeki yerine dikkat çeker; telakkî fiilinin, insanın ağzından çıkan hiçbir şeyin boşlukta kaybolmadığını, aksine metafizik bir alıcı tarafından anında "tesellüm edildiğini" vurgulayan bir eylem olduğunu analiz eder.
el-mutelekkıyâni (المتلقيان)
İbn Fâris "l-k-y" kökünden türeyen bu ismin, bir şeyi karşılayan ve teslim alan iki faili (ikili form) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu kelimenin, insanın sağında ve solunda yer alan, amelleri yazmakla görevli iki meleği (Kirâmen Kâtibîn) nitelediğini ifade eder; bunların eyleminin tesadüfi bir izleme değil, profesyonel bir karşılama ve her bir veri birimini titizlikle kabul etme süreci olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti tefsir geleneğindeki dilbilimsel verileri derleyerek, bu iki varlığın insanın hayat döngüsü boyunca ondan ayrılmayan, amellerin kaydedilmesinden sorumlu "karşılayıcılar" olduğunu aktarır.
el-yemîni (اليمين)
İbn Fâris kelimenin kökünü "y-m-n" olarak verir ve bu kökün asıl manasının güç, kuvvet ve bereket olduğunu, sağ elin de daha kuvvetli olduğu için bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî yemîn kelimesinin hem yön olarak sağı hem de din dilinde hayrı ve bereketi temsil ettiğini; ayette görevli meleklerden birinin konumunu ve hayırlı amelleri kaydetme işlevini simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu sağ (yemîn) ve sol (şimâl) dikotomisinin Kur'an'ın ahlak coğrafyasında temel bir ayrım olduğunu; sağ tarafın ontolojik olarak "iyilik, nur ve başarı" (Ashâbü'l-Meymene) ile ilişkilendirildiğini vurgular.
eş-şimâli (الشمال)
İbn Fâris kelimenin kökeni olan "ş-m-l" harflerinin temel anlamının kuşatmak, kapsamak olduğunu; ancak yön olarak sağın zıddı olan solu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî şimâl kelimesinin sol tarafı temsil ettiğini, ayette diğer görevli meleğin konumunu belirlediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu sol (şimâl) kavramının Kur'an terminolojisinde genellikle "uğursuzluk, inkar ve başarısızlık" (Ashâbü'ş-Şimâl) ile semantik bir bağ kurduğunu, bu ayette ise nötr bir mekânsal konumlandırma ile denetimin her iki yönden kuşatıcı olduğunu gösterdiğini analiz eder.
ka'îdun (قعيد)
İbn Fâris kelimenin türediği "k-a-d" kökünün temel manasının oturmak, yerleşmek ve bir yerde sabit kalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî ka'îd kelimesinin fâ'îl vezninde mübalağa veya sıfat-ı müşebbehe olduğunu, birinin yanından hiç ayrılmayan, sürekli onunla birlikte oturan ve onu gözetleyen "arkadaş" veya "bekçi" anlamına geldiğini açıklar; ayette meleklerin insana olan yakınlığını, sürekliliğini ve görevlerindeki sarsılmaz sebatlarını tasvir etmek için kullanıldığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin, insanın denetimden kaçma ihtimalinin olmadığını hissettiren güçlü bir görsel ve mekânsal imge sunduğunu, meleklerin sadece orada olduklarını değil, göreve "hazır ve nazır" bir şekilde yerleştiklerini ifade ettiğine dikkat çeker.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla