Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kaf Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kaf Sûresi, 16. Ayet

    وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad ḣaleknâ-l-insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihi nefsuh(u)(s) ve nahnu akrabu ileyhi min habli-lverîd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; biz ona şah damarından daha yakınız."

      Vesveseden Kurtulmanın Yolu

      İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz. Bu ilâhı beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Allah şunu söylemektedir: İnsanın kafasından nelerin geçtiğini, içinde ne gibi sözler ve vesveseler dolaştığını biz biliriz, bunlardan habersiz değiliz ve bunların hiçbiri bize gizli değildir. Eğer insan onları içinde tutar, nefsinin ve arzularının istediklerine aldırış etmez, aklının ve zihninin davet ettiği işlere yönelirse kurtulur ve kazanır. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz nefis, Rabb’imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder”, “Rabb’inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cennetin tâ kendisidir”. İnsan eğer bu yolu terkeder de hevâ ve hevesinin peşinden giderse, helak olur. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur; "Azan ve dünya hayatını âhirete tercih eden kişi; cehennem işte onun için tek barınaktır”. Başka bir âyette de şöyle buyurur; “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü?”. Kur'an-ı Kerîmde buna benzer âyetler hayli çoktur.

      İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz. Yani biz buna da muttaliyiz, bu konu hafaza meleklerinin bilgisine bırakılmamıştır, melekler bunları yazmakla görevli değildirler. Yani bu konuda bilgi sahibi olmak kimsenin haddi değildir, bu sadece Allaha ait bir bilgidir. O, bütün bunları bilmektedir, bunlara muttali olan melekler değil Allah’tır. Meleklerin görevi, sadece insanın diliyle söylediği ve organlarıyla yaptığı işleri tespit etmektir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!”. Başka bir âyette de yine meâlen şöyle buyurur; “Sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar”. Allah Teâlâ, muhafaza meleklerinin, sadece insanların açık olarak yaptıkları işleri bildiklerini haber vermektedir. Onların kalplerinde gizledikleri düşüncelerin bilgisi ise Allaha aittir. İnsanlar devamlı dikkatli ve uyanık olsunlar diye Allah bunları bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kulun Allah'a Yakın Olmasının Anlamı

      Biz ona şah damarından daha yakınız. Burada Allah’ın kula yakın olmasından anlaşılması gereken, kulun Allaha yakınlığından anlaşılması gereken mânadır. Kulun Allaha yakın olması da ancak Ona itaatle, emirlerini yerine getirmekle ve Ona boyun eğip teslim olmakla mümkün olur. Bu, kulun Allaha yaklaşmasından anlaşılması gereken anlamdır, bir varlığın başka bir varlığa maddî anlamda yakın olması değildir. Buna göre Allah’ın kula yakınlığından anlaşılması gereken de duasını kabul etmesi, kendisine yardım etmesi, desteklemesi ve itaatleri yapmaya muvaffak kılmasıdır. Buna göre falanca filana yakındır denildiğinde aynı mekânda birbirlerine yakın durmaları anlaşılmaz. Burada kastedilen, ona yardımcı ve destek olması ve taleplerini kabul etmesidir. Burada sözü edilen yakınlıktan maksadın, insanın açık ve gizli bütün hallerini bilmekten kinaye olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Yakınlık konusunda esas olan, insanın durumuna itibar edilmesidir; eğer insan Allah’tan bir talepte bulunuyorsa, bu durumda yakınlıktan maksat Allah Tcâlanın onun talebini kabul etmesidir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım.” Şayet insanlar bazı düşünceleri saklayıp gizliyorlarsa, bu durumda yakınlıktan maksat, onu bilmektir. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurur: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın”. Buna göre Biz ona şah damarından daha yakınız ilâhı kelâmıyla, “Biz ona sizden yakınız, fakat göremezsiniz” meâlindeki âyetten, Allah’ın yardımı, desteği yahut ilmi anlaşılır. Biz ona daha yakınız cümlesi, onu daha iyi biliriz, ona yardım, destek ve taleplerini kabul etmekte biz başkalarından daha lâyığız mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre Resûlullah’tan (s.a.) rivayet edilen “Bana bir karış yaklaşana ben iki karış yaklaşırım” meâlindeki kutsi hadis de yukarıda söylediğimiz gibi mekân yakınlığı değil, kulun itaatle Rabb’ine yaklaşması, Allah’ın da yardım ve destekle kuluna yaklaşması mânasına gelir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şah damarı sözü hakkında bazıları, boyundaki damardır, dediler, âyette geçen “verîd” (الْوَرِيدِ) kelimesi boyun demektir. Bazıları da boğazla boyun arasındaki ana damardır, dedi. Bazıları şöyle dedi: O kalbe giden damardır, kalp ona bağlıdır, o kesilince insan ölür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-insâne (الإنسان)

        İbn Fâris kelimenin kökünü "ü-n-s" olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının alışkanlık, ünsiyet, yakınlık kurma ve vahşetin (yabaniliğin) zıddı olduğunu ifade eder; insanın doğası gereği hemcinsleriyle bir arada yaşama ve sosyalleşme eğilimine sahip olmasından ötürü bu isimle anıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî de ünsiyet kökenine dikkat çekmekle beraber, kelimenin "n-s-y" (unutmak) kökünden de türemiş olabileceği ihtimali üzerinde durur; zira insanın ilahi ahdi unutmaya meyilli bir fıtrata sahip olduğunu belirtir ve ayette insanın mutlak ilahi bilgi ve yaratılış karşısındaki konumunun altının çizildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu Kur'an'ın semantik evreninde bu kelimenin kullanımını analiz eder; kelimenin Kur'an'da genellikle insanın yaratıcısı karşısındaki acziyetini, nankörlüğünü ve kırılgan yapısını vurgulamak için zikredildiğini, ayetteki bağlamda da insanın varoluşsal olarak tamamen Allah'ın ilmine ve kudretine bağımlı, şeffaf bir varlık olarak resmedildiğini detaylandırır.

        tuvesvisu (توسوس)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "v-s-v-s" harflerinin temel anlamının gizli, fısıltılı ve düşük tonda çıkan ses olduğunu; rüzgarın uğultusu veya takıların çıkardığı hafif sesler için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî vesvese kavramını nefsin veya şeytanın dışarıdan duyulmayan, gizli bir şekilde insanın içine attığı fısıltı ve telkinler olarak tanımlar; ayette insanın iç dünyasında, zihninin en karanlık ve gizli dehlizlerinde beliren fısıltıların ve düşüncelerin bile ilahi bilgi alanının sınırları içinde kaldığını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu kelimenin psikolojik derinliğine işaret ederek, Kur'an'ın insanın en gizli psikolojik süreçlerini, içsel çatışmalarını ve bilinçaltı dürtülerini bu terimle ifade ettiğini ve Allah'ın bilgisinin insanın bu kontrol edilemez iç sesine bile nüfuz ettiğini vurgular.

        nefsuhu (نفسه)

        İbn Fâris kelimenin türediği "n-f-s" kökünün asıl manasının bir şeyin özü, hakikati, nefes ve kan olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî nefs kelimesinin insanın canı, ruhu ve bizatihi kendi hakikati anlamına geldiğini belirtir; ayette bu kelimenin, insana vesvese veren, arzuları ve gizli fısıltıları üreten içsel bir mekanizma, eylemin bizatihi öznesi olarak konumlandırıldığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı) Kur'an'da nefs kavramını tahlil ederken, bu kelimenin insanı sadece fiziksel bir bedenden ibaret görmeyen, aksine onu sürekli bir iç savaş ve eğilimler bütünü olarak tanımlayan Kur'ani insan tasavvurunun merkezinde yer aldığını, ayetin de doğrudan bu içsel otonomi merkezini muhatap aldığını belirtir.

        akrabu (أقرب)

        İbn Fâris kelimenin kökünü "k-r-b" olarak tespit eder ve bu kökün temel anlamının mekansal, zamansal veya konumsal olarak uzaklığın (bu'd) tam zıddı, yakınlık hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî kurb (yakınlık) kavramını açıklarken, ayetteki bağlamın fiziksel veya mekansal bir yakınlıktan ziyade, mutlak ilahi kuşatıcılık, ilim ve kudret açısından bir yakınlık olduğunu, Allah'ın insanın hakikatine ondan daha vakıf olduğunu anlatan mecazi bir ifade olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu tür kelimelerin Kur'an dilindeki mecazi kullanımına dikkat çeker; ayetteki yakınlık ifadesinin ontolojik bir içiçelikten ziyade, ilahi denetimin kaçınılmazlığını ve insanın Allah'ın gözetiminden asla saklanamayacağını tasvir eden, muhatapta derin bir takva ve haşyet duygusu uyandırmayı hedefleyen güçlü bir teolojik argüman olduğunu vurgular.

        habli (حبل)

        İbn Fâris kelimenin türediği "h-b-l" kökünün asıl manasının eşyayı birbirine bağlamaya yarayan ip, bağ ve halat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî habl kelimesinin ip anlamına gelmekle birlikte ahit, sözleşme ve bağlayıcı ilişki gibi mecazi anlamlarda da kullanıldığını söyler; ayette damar kelimesine izafe edilerek, bedenin hayati fonksiyonlarını birbirine bağlayan ve şekilsel olarak ipe benzeyen fizyolojik bir unsuru nitelemek amacıyla kullanıldığını açıklar.

        el-verîd (الوريد)

        İbn Fâris kelimenin kökeni olan "v-r-d" harflerinin temel anlamının suya gelmek, bir yere ulaşmak ve varmak olduğunu; boyundaki ana damarlara da kanın gelip geçtiği ve bedene ulaştığı yollar olmaları hasebiyle bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî verîd kelimesinin bedendeki kanı taşıyan ana damarlar olduğunu belirtir; ayette "şah damarı" (hablu'l-verîd) tamlamasının, insanın hayatta kalmasını sağlayan en kritik, en merkezi ve kişiye en yakın fiziksel unsur olarak zikredildiğini, Allah'ın ilminin ve varlığının insana bu en yaşamsal damardan bile daha yakın olduğunu ifade eden çarpıcı bir benzetme sunduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X