اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kaf Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
"Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı! Hiçbir kusuru olmaksızın onu nasıl kurduk, nasıl süsledik.”
Evrenin Yaratılışı Allah'ın Varlığına Delildir
Bu âyetler muhtemelen, "Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar" meâlindeki âyette sözü edilen, insan türünden bir elçi gönderilmesine ve ölümden sonra dirilmeye kâfirlerin hayret ettiklerini bildiren âyetin sılasıdır. Allah sanki şunu söylemektedir: Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Gökyüzünü sağlamlığına, büyüklüğüne, kalınlığına ve yoğunluğuna rağmen direksiz ve kusursuz olarak yüksekte, birbirine bağlı ve yanyana dizilmiş bir halde nasıl bina ettik? Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Onu nasıl yaydık ve orada yaşayanlar sallanmasın diye sabit dağları kazık gibi nasıl yerleştirdik? Cenâb-ı Hak, yüksekliğine, kalınlığına ve sağlamlığına rağmen gökyüzünü direksiz olarak kudretiyle havada tutmaktadır. Hiç kimsenin gökyüzünün bir ucundan diğerine ulaşması, hatta onun nihaî ucunu bilmesi de mümkün değildir. Ayrıca Allah, aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen gökyüzünün menfaati ile yeryüzünün menfaatini birbirine bağlamıştır. İşte bütün bunlara kadir olanın, insanları ölümden sonra diriltmeye de kadir olduğunu ve hiçbir şeyin Onu acze düşüremeyeceğini insanlar anlasınlar diyedir. Bütün bunları bu şekilde var eden, elbette onları boş yere yaratmamıştır, aksine bir hikmet ve düzenlemeye göre yaratmıştır. Eğer onların tekrar dirilmek yoktur, ceza da yoktur şeklindeki iddiaları doğru olsaydı, bütün bunları da boş yere ve anlamsız olarak yaratmış olurdu. Böylece bunu yapmak da hikmete uygun değil, ancak anlamsız bir fiil olur. Cenab-ı Hakk’ın, yarattığı zamandan beri bütün bunların işleyişinin, belirttiği düzenleme ve yönetime uygun şekilde devamlı olarak ve hiç ara vermeden sürmesi, Allah’ın sorumlu varlıklar olarak yarattığı insanları başıboş bırakmak için varetmediğini gösterir; insanları herhangi bir emir, yasak koymadan ve imtihan amacı taşımadan yaratmış olsaydı, bunları gayesiz ve boş yere yaratmış olurdu. Aksine Allah, diğer yaratıklar hakkında olduğu gibi akıllı varlıklar hakkında yaptığının da hikmete uygun bulunduğunun anlaşılması amacıyla, onları emir ve yasaklarla imtihan etmek için yaratmıştır. Durum böyle olunca, bu gerçeği insanlara haber verecek, nimeti verene şükredilmesinin gereğini, bunun nasıl olacağı, miktarı vc vakti gibi aklın eremeyeceği hususları, ayrıca verilen emir ve yasağı vâd vc uyarılarla teyit edecek haberleri onlara öğretecek bir peygambere mutlaka ihtiyaç duyulur. Sonra peygamberliği istediği kişiye ve istediği türden varlıklara vermek tamamen Allah’ın tercihine kalmıştır, çünkü O hikmet sahibidir ve her şeyi bilmektedir. O nun düzenleme ve yönetiminde asla hata olmaz, aslah (en yararlı) olanı ve hikmete en uygun olanı bilmemesi de söz konusu olamaz. İşte bu da peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin ispatına dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bakmıyorlar mı ibaresi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, emir anlamına, yani âyette belirtilenlere bakın mânasına gelir. İkincisi, onlar gözleriyle bakıyorlardı ama kalp gözüyle, ibret nazarıyla bakmıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbir kusuru olmaksızın... Buradaki kusur kelimesi şöyle açıklandı: Herhangi bir çatlak ve kırıklık olmaksızın. Âyetteld “furûc” (فُرُوجٍ) kelimesinin tekili “ferc” (فرج) gelir, iki alan arasında kalan yer demektir. Ondan gamı, kederi açtım denildiğinde bu kelime kullanılır. Bu cümle, şu âyetle aynı mânaya gelmektedir; “Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” Allah burada şunu haber vermektedir: Siz gökyüzünde herhangi bir çatlak ve bozukluk görmeyeceksiniz. Ne kadar büyük ve sağlam olursa olsun dünyada eksiği ve kusuru olmayan bir bina yoktur. Gökyüzünde böyle bir kusur göremediğinize göre bu size, onu yaratanın her şeyi tam ve kâmil yaratmaya kadir olduğunu ve hiçbir şeyin O’nu aciz bırakamayacağını göstermez mi?
Yorumu Yorumla
-
yenzurû (ينظروا)
İbn Fâris kelimenin kökünü "n-z-r" olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının gözle bakmak, müşahede etmek ve bir şey üzerinde düşünmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî nazr eylemini, bir şeyi idrak etmek amacıyla gözü ve basireti o şeye yöneltmek olarak tanımlar; ayetteki bağlamda bu eylemin sadece gökyüzüne yönelik fiziksel bir bakışı değil, aynı zamanda ilahi kudreti kavramaya yönelik derin bir zihinsel tefekkürü ve ibret almayı işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu Kur'an'ın ontolojik bakış açısında bu fiilin kullanımını analiz eder; müşriklerin evrene dair yüzeysel ve anlamdan yoksun algı biçimine karşılık, Kur'an'ın insanları tabiat olaylarındaki ilahi işaretleri okumaya ve nazr fiili üzerinden kâinatı anlamlandıran aktif bir zihinsel sürece davet ettiğini vurgular.
es-semâi (السماء)
İbn Fâris kelimenin türediği "s-m-v" kökünün temel manasının yükseklik, yücelik ve üstte bulunma hali olduğunu; insanın üzerinde yer alan ve onu gölgeleyen her şeye sema denilebileceğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî sema kelimesinin arzın mukabili olarak kullanıldığını, burada doğrudan fiziksel gökkubbeyi ifade ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth Mekke dönemi surelerinin retorik yapısında gökyüzü motifinin işlevini inceler; ayette göğün görkemli ve kusursuz yapısına dikkat çekilmesinin, paganların kaotik evren algısını yıkarak yerine mutlak nizam sahibi ve her şeye kadir bir Yaratıcı fikrini inşa etmeye yönelik güçlü bir teolojik argüman olduğunu detaylandırır.
fevkahum (فوقهم)
İbn Fâris kelimenin kökeni olan "f-v-k" harflerinin asıl anlamının yükseklik, üstte olma ve mekânsal veya konumsal bir üstünlük olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî fevk kelimesinin alt kavramının zıddı olduğunu ve ayette insanların doğrudan başlarının üzerinde uzanan, her an gözlemleyebilecekleri mekânsal ve sarsılmaz fiziksel gerçekliğe vurgu yapmak amacıyla kullanıldığını açıklar.
beneynâhâ (بنيناها)
İbn Fâris kelimenin kökünü "b-n-y" olarak verir ve bu kökün temel manasının parçaları birbiri üzerine koyarak bir yapı inşa etmek, kurmak ve nizam vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bina eyleminin sağlamlık ve düzen barındıran bir inşa süreci olduğunu ifade ederek, gökyüzünün boşlukta rastgele var olan bir kütle değil, ilahi bir mimariyle, kasıtlı ve muazzam bir mühendislikle bina edilmiş sağlam bir tavan olarak nitelendirildiğini açıklar.
zeyyennâhâ (زيناها)
İbn Fâris kelimenin türediği "z-y-n" kökünün asıl anlamının güzellik, süsleme ve göze hoş gelen bir estetik katma olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî ziynet kavramının bir şeye zarafet ve güzellik eklemek olduğunu, ayette gökyüzünün yıldızlar ve gezegenlerle süslenmesine atıf yapıldığını belirtir. Angelika Neuwirth Kur'an'ın erken ve orta Mekke dönemi metinlerinde kozmosun estetik boyutuna sıklıkla yer verildiğini, bu estetik mükemmelliğin evrendeki gayeli tasarımın bir parçası olarak sunulduğunu ve yaratılıştaki kusursuz güzelliğin Yaratıcının eşsiz sanatına delil kılındığını analiz eder.
furûc (فروج)
İbn Fâris kelimenin kökeni olan "f-r-c" harflerinin temel manasının yarılmak, açılmak, iki şey arasındaki boşluk ve çatlak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî furûc kelimesinin ferc'in çoğulu olduğunu ve yarıklık, bozukluk, yapısal kusur anlamına geldiğini açıklar; ayette gökyüzü için yarığının bulunmadığının söylenmesinin, ilahi inşanın ve süslemenin hiçbir aksaklık veya fiziki kusur barındırmadığını, evrensel nizamın mutlak bütünlüğünü ispat eden bir ifade olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla