Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 111. Ayet

    وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî lem yetteḣiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki velem yekun lehu veliyyun mine-żżull(i)(s) vekebbirhu tekbîrâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah’a hamdolsun’ de ve tekbir getirerek O’nun şanını yücelt!”

      Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah’a hamdolsun. Bu âyette tevhide ihtiyaç duyulan her şeyi belirtmiştir. Çünkü tevhidi reddedip inkâr eden, ancak burada sözü edilen yollardan biri ile reddeder. Tevhidi inkâr edenlerden bir kısmı ona çocuk nispet etmektedir ki bunlar yahudi ve hıristiyanlardır. Bir kısmı onun ortağı olduğunu söyleyenlerdir, bunlar da Arap müşrikleridir. Bir kısmı da Allah’ın velisi ve zillete karşılık yardımcısı olduğunu söylemektedir. Onlar da Seneviler ve diğerleridir. Onlar şöyle demişlerdir: Allah bu ışığı yarattı ki, karanlık bağından kendisini kurtarmaya yardımcı olsun. Oysa Allah kendi zatını tenzih ederek onu bunların Allah hakkında söyledikleri ve ona nispet ettiklerinin hepsinden beri kılmıştır. Çünkü dünyada çocuk ya eğlenmek ya ünsiyet etmek için istenir. Allah Teâlâ ise bunlara muhtaç olmaktan beridir. Yine Allah ortağı olmaktan münezzehtir, çünkü dünyada ortaklardan bazısının bazısına yardım etmesi ve birbirinden kuvvet kazanması için, malından istifade etmek ve bulundukları durumdan istifade etmek için edinilir. Bu dünyada veli de yardım elde etmek, düşmanlarına karşı yardım istemek için edinihr. Allah Teâlâ ise, bunlardan hiçbirine ihtiyacı olmaktan çok yücedir. Allah Teâlâ, yaratıkların bütün özelliklerini ve kendilerine nispet ve izafe edildikleri ve nitelendirildikleri özelliklerin hepsini kendisinden nefyetmiştir.

      Ve tekbir getirerek O’nun şanmı yücelt! Yani Allah kendisini nelerle nitelemişse sen onu onlarla nitele, onun zatından, yaratıkların bütün özelliklerini nefyet; işte bu Allah’ın tâzimi ve yüceltilmesi olur. Yahut şöyle der; Allah’ı, kendisinin belirttikleri ile tanı, böyle yaparsan Allah’ı yüceltmiş ve ona saygıda bulunmuş olursun.

      Bu dünyada çocuk birkaç sebepten istenir: Birincisi onunla eğlenmek, İkincisi yalnızlığa karşı ünsiyet, yahut kişiye bağlı bir ihtiyaç ki insan çocuk aracılığı ile bu ihtiyacı gidermek ister. Yahut düşman tarafından gelecek olan bir zillet ki, ona karşı çocuktan yardım ister. Allah bu hususlardan birinin kendisine nispet edilmesinden münezzehtir, beridir.

      Acizlikten münezzehtir. Yani kendileri aracılığıyla zilletten kurtulacağı veliler edinmedi, belki kendi katından bir rahmet ve lütuf olmak üzere veliler edindi ki onlar bu sebeple aziz olmaktadırlar, yüce olmaktadırlar.

      Allah çocuk edinmediğini belirtti, oysa insanlar için çocuklar yarattı ki bir şeyi yaratmakta, kendisi için bir fayda olmadığı bilinsin.

      Hâkimiyette ortağı bulunmayan. Eğer Mûtezile’nin dediği gibi olsaydı, onların görüşüne göre Allah’ın hâkimiyetinde ortağı olurlardı. Çünkü Mûtezile şu görüşü savunuyor: Allah hâkimiyeti kâfirlerden hiçbir kimse için murat etmemiş, belki onu velileri için murat etmiştir. Mûtezile’nin görüşüne göre, firavunlar yönetimde Allah’a ortak olmuşlardır. Çünkü Allah’ın murat ettiği olmadı, belki onların dedikleri oldu. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        Ve kulil (وَقُلِ الْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "k-v-l" (söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek, hükmetmek) kökünden türeyen emir (buyruk) kipi tekil fiilin (kul / de ki) birleşiminden oluşur. Geçiş kuralı (vasıl) gereği esre ile sonraki belirlilik takısına (el) bağlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, inancı yahut nihai bir kararı dışa vuran, dille telaffuz edilen ve yeryüzüne ilan edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Surenin bu kapanış ayetinde yer alan doğrudan "ve kul" (ve ilan et/söyle) emrinin teolojik ağırlığını değerlendirir. Yaratıcı, bu uzun suredeki onca felsefi çatışmanın, mucizenin ve polemiğin ardından; peygamberine sıradan bir dua değil, bütün mitolojileri, şirki ve felsefi sapmaları tek kalemde yıkan o devasa "Tevhid manifestosunu" yeryüzünün yüzüne karşı sarsılmaz bir kararlılıkla "söylemesini/haykırmasını" emreder. Kapanış, bizzat aktif bir söz eylemiyle mühürlenir.

        Hamdü (حَمْدُ)

        Kelimenin kökü "h-m-d" olup sözlükte "övmek, yüceltmek, iyilikle anmak, razı olmak ve minnet duymak" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup cümlenin mübtedası (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir varlığın sahip olduğu mutlak kemal, güzellik ve ihtiyari (kendi hür iradesiyle yaptığı) iyiliklerinden dolayı ona duyulan o en derin, en saf ve en saygılı övgü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramının "şükür" ve "medh" kelimeleriyle olan o keskin anlambilimsel farkını tahlil eder. Şükür, sadece sana yapılan bir iyiliğe karşılıktır; medh (sıradan övgü) cansız bir nesneye yahut iradesiz bir güzelliğe (mesela güzel bir inciye) de yapılabilir. Ancak "hamd", muhatabın (Yaratıcı'nın) bizzat kendi yüce zatından, mutlak ahlakından ve evrene taştığı o bilinçli iradesinden dolayı, ortada kişisel bir menfaat olmasa dahi O'na sunulan "en yüksek ontolojik övgü ve teslimiyet" makamıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "El-Hamdü" (mutlak övgü) mefhumunun yerini inceler. Başındaki belirlilik takısı (el-istiğrakıyye) ile bu kelime, yeryüzünde ve gökyüzünde var olan, gelmiş ve geçmiş bütün övgülerin, minnetlerin ve yüceltmelerin bütünüyle toplanıp tek bir Zât'ın (Allah'ın) makamına kilitlenmesidir. Hamd, insanın evrendeki o kusursuz düzeni okuduğunda verdiği o yegâne felsefi reflekstir.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        Arapçada "için, -e ait, mutlak mülkiyetinde" manaları katan tahsis/aidiyet bildirici "lam" (li) harf-i ceri ile "e-l-h" kökünden türeyen, Yaratıcı'nın zatına has "Allah" özel isminin birleşimidir. İsim cümlesinin haberi (yüklemi) konumundadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde "Elhamdü lillâhi" (Hamd Allah'a aittir) kurgusunun, haber formunda gelmesine rağmen bütünüyle inşa (dua/ilan) manası taşıdığını ve o mutlak övgünün (hamdin) evrendeki başka hiçbir varlığa, puta yahut otoriteye değil; bizzat ve sadece Allah'ın zatına tahsis edildiğini, şirki daha ilk kelimede paramparça eden bir "aidiyet kilidi" (lam-ı ihtisas) olduğunu kaydeder.

        Ellezî (الَّذِي)

        Arapçada tekil ve müzekker (eril) isimleri niteleyen "o ki, o Zât ki, öyle bir ... ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ism-i mevsulün (ellezî) Arap belagatinde kendisinden sonra gelecek olan silsile halindeki "sıla cümlelerini" başlatarak; Yaratıcı'nın o soyut ismini (Allah), bizzat yeryüzündeki yanlış tanrı tasavvurlarından bıçak gibi ayıracak olan o "spesifik, mutlak ve tenzih edici eylemlerle" sınırlandırıp tanımlayan devasa bir dilbilgisel köprü vazifesi gördüğünü tahlil eder. Hamd edilen Zât, sıradan bir tanrı değil; işte tam olarak "şu sıfatlara sahip olan" o eşsiz Yaratıcı'dır.

        Lem (لَمْ)

        Arapçada muzari fiilin başına gelerek onun anlamını geçmiş zamana çeviren ve eylemin bütünüyle, kesin olarak gerçekleşmediğini bildiren "olumsuzluk/cehd-i mutlak" (hiçbir zaman etmedi/yapmadı) edatıdır.

        Yettehız (يَتَّخِذْ)

        Kelimenin kökü "e-h-z" olup sözlükte "almak, tutmak, yakalamak, kavramak ve kendi üzerine bir şeyi edinmek" anlamlarına gelmektedir. İfti'al babında (ittihâz) muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir. "Lem" edatından dolayı cezm (sakin) halindedir. "Edinmedi, kendine almadı, kurgulamadı" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün ifti'al babına aktarılmasının (ittihâz), eyleme "aslında kendi fıtratında, doğasında yahut özünde olmayan bir şeyi/sıfatı; sonradan suni, yapay ve kurgusal bir şekilde kendi üzerine almak, kendi varlığına eklemlemek" manası kattığını bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihâz" (edinme) eyleminin teolojik boyutunu tahlil eder. Yaratıcı için "doğurmadı" fiilinin yanında bu "edinmedi/yettehız" fiilinin kullanılmasının sebebi; Hristiyanlık yahut müşrik felsefelerindeki o evlatlık alma, bir varlığı sonradan tanrısal bir konuma yükseltip O'na yama yapma (İsa'yı yahut melekleri evlat edinme) şeklindeki o suni ontolojik kurguyu (ittihâzı) kökünden yıkmaktır.

        Veleden (وَلَدًا)

        Kelimenin kökü "v-l-d" olup sözlükte "doğurmak, üremek, soy, çocuk, evlat ve nesil" anlamlarına gelmektedir. "Yettehız" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir canlının bizzat kendi özünden, kendi cinsinden ve kendi parçalarından koparak yeni bir canlının/bedenin (çocuğun) vücut bulması, fiziksel bir üreme/çoğalma eylemi" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice/Aramice 'yalad') "doğurmak, soy bırakmak" kökleriyle olan o derin panteonik bağını inceler.

        Patricia Crone, Geç Antik Çağ (Late Antiquity) dinlerinde ve Ortadoğu mitolojilerinde "tanrıların evlat edinmesi veya çocuk sahibi olması" (veleden) mefhumunun felsefi zeminini analiz eder. O dönemin putperest tasavvurunda tanrılar ölümlüdür, yorulurlar ve soylarını devam ettirmek, güçlerini devretmek için mutlak surette "üremeye" yahut "evlat edinmeye" (veled) muhtaçtırlar. Kur'an, "O hiçbir çocuk/evlat edinmedi" fermânıyla; evrenin Yaratıcısını o biyolojik, mitolojik, üreyen, bölünen ve çoğalan o ilkel Yunan, Mısır yahut Arap panteonlarındaki kaba "antropomorfik (insan biçimci)" aile kurgularının bütünüyle dışına fırlatıp sarsılmaz bir mutlak tevhid inşa eder.

        Ve lem yekün (وَلَمْ يَكُن)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve", geçmiş zaman mutlak olumsuzluk edatı olan "lem" ile "k-v-n" (olmak, var olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak) kökünden türeyen muzari nakıs fiilin (yekûn) birleşiminden oluşur. "Ve olmadı / hiçbir zaman varlık bulmadı" demektir.

        Lehû (لَّهُ)

        Arapçada "için, -e, O'na ait, O'nun nezdinde" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile Allah'a dönen "O" (hû) zamirinin birleşimidir. Haberin (yüklemin) öne geçmiş formudur.

        Şerîkün (شَرِيكٌ)

        Kelimenin kökü olan "ş-r-k" lafzı, sözlükte "ortak olmak, bir şeye katılmak, paydaş olmak ve bölüşmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, bizzat eyleme katılanı bildiren sıfat/isim formunda olup, "yekün" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "tek, yekpare ve bağımsız olan bir hakkın, mülkün yahut eylemin; iki veya daha fazla irade arasında bölünerek, parçalanarak bütünüyle bir paydaşlığa (ortaklığa) dönüştürülmesi" olduğunu bildirir.

        Dücane Cündioğlu, "şirk/şerîk" kavramının ontolojik ve politik eleştirisini değerlendirir. Müşrikler, evrenin devasa ve karmaşık yapısını yönetecek tek bir iradenin (Allah'ın) yalnız başına bu işi yürütemeyeceğini, O'nun kendi iktidarını melekler, putlar yahut azizlerle "bölüşmesi/ortaklık kurması" (şerîk) gerektiğini sanan hastalıklı bir acziyet felsefesine (şirke) inanıyorlardı. Ayet, evrenin yönetiminde zerre kadar bir irade çatışmasına, paydaşlığa yahut konsorsiyuma (şerîk) yer olmadığını; ontolojik iktidarın bütünüyle tekil, pürüzsüz ve mutlak olduğunu mühürler.

        Fîl (فِي الْ)

        Arapçada "içinde, -de, -da, hakkında" manası katan "fî" harf-i ceri ile onu takip eden kelimenin belirlilik takısının (el) birleşimidir. O reddedilen ortaklığın (şirkin) hangi devasa alan içinde sıfırlandığını sabitler.

        Mülki (مُلْكِ)

        Kelimenin kökü "m-l-k" olup sözlükte "güç yetirmek, sahip olmak, hükmetmek, malik olmak, iktidar ve mutlak egemenlik alanı" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "fî" edatından dolayı esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir alan, nesne yahut sistem üzerinde başkasının müdahalesine, hürriyetine zerre kadar izin vermeksizin, onu bütünüyle kendi otoritesi, tahakkümü ve emri (kudreti) altında tutmak" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "el-Mülk" kavramının burada sıradan bir arsa yahut toprak parçası olmadığını; bizzat yıldızlardan galaksilere, meleklerden yeryüzündeki atoma kadar var olan her şeyin üzerinde kurulan o devasa, aşkın, mutlak ve bölünemez "kozmik iktidar, ilahi egemenlik sistemi" olduğunu inceler. Mülk, bütünüyle tektir; dolayısıyla o sistemin içinde (fîl-mülki) bir ortağın (şerîkin) varlığı, o mutlak iktidarın çökmesi demektir.

        Ve lem yekün (وَلَمْ يَكُن)

        Atıf harfi "ve", mutlak olumsuzluk edatı "lem" ve olmak manasındaki "k-v-n" fiilinin ("Ve hiçbir zaman olmadı/bulunmadı") şeklindeki o dondurucu reddiyesinin, aynı ayet içindeki üçüncü tekrarıdır. İkinci bir putperest kurguyu (zaafı) daha yıkmak üzere sahneye çıkar.

        Lehû (لَّهُ)

        Arapçada "için, -e, O'na ait, O'nun için" anlamlarına gelen "lam" harf-i ceri ile "O" (hû) zamirinin birleşimidir.

        Veliyyün (وَلِيٌّ)

        Kelimenin kökü "v-l-y" olup sözlükte "yakın olmak, bitişik olmak, araya bir şey girmeksizin peş peşe gelmek, dost, koruyucu, otorite, kefil ve veli" anlamlarına gelmektedir. "Yekün" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şey arasında zerre kadar boşluk, mesafe veya yabancılık bırakmayacak şekilde mutlak bir fiziksel yahut ruhsal bitişiklik, yakınlık ve arka çıkma" olduğunu aktarır. Birine mutlak koruma sağlayan, onun adına tasarrufta bulunan kişiye (veli/evliya) de bu iç içe geçme/destek fıtratından dolayı bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "veli/velayet" kavramının teolojik bağlamını tahlil eder. Veli sıradan bir arkadaş değildir; kişinin kriz anında, aciz kaldığında, tehlikede olduğunda bütün zayıflığıyla sırtını yasladığı, onun hakkını savunan ve ona dışarıdan eklenen o "mutlak koruyucu/yardımcı otoritedir".

        Minez (مِّنَ الذُّ)

        Arapçada "den, dan, sebebiyle, yüzünden" manaları katan (nedensellik/ta'lil bildiren) "min" harf-i cerinin ve onu takip eden ismin belirlilik takısının (el / şemsi harf olduğu için 'ez' olarak okunur) birleşimidir. O sahte yardımcının (velinin) hangi sebeple arandığına dair o mitolojik iddiayı deşifre eder.

        Zülli (ذُّلِّ)

        Kelimenin kökü "z-l-l" olup sözlükte "zayıflık, aşağılanmak, acziyet, hor görülmek, boyun eğmek ve gücünü yitirmek" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "min" edatından dolayı esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "izzetin, onurun, gücün ve üstünlüğün tam zıddı olarak; bir varlığın kendi gücünü bütünüyle yitirerek aciz kalması, kendi başına ayakta duramayarak başkasına boyun eğmek ve sığınmak zorunda kaldığı o zayıf, kırılgan ve aşağılık pozisyon" olduğunu bildirir. İnsanın üzerinde yürüdüğü ezilmiş yola da "zelül" denir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "minez-zülli" (acziyetten/zayıflıktan dolayı) lafzının barındırdığı o devasa ilahi tenzihi muazzam bir tahlille değerlendirir. Yeryüzündeki krallar (ve müşriklerin kurguladığı tanrılar), düşmanlarına yahut evrenin işlerine karşı tek başlarına yetemediklerinde, zayıf düştüklerinde (zül); iktidarlarını korumak için müttefiklere, dostlara ve koruyuculara (veli) muhtaç olurlar. Kur'an, bu ayetle o zavallı antropomorfik iddiayı kökünden imha eder. Allah'ın asla bir güce yenik düşmesi, aciz kalması (züll) söz konusu değildir ki, sırtını yaslayacağı, destek alacağı ilahi bir müttefike (veliye) ihtiyacı olsun. Yaratıcı, kimsenin desteğiyle ayakta duran zayıf bir kral değildir.

        Ve kebbirhü (وَكَبِّرْهُ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "k-b-r" (büyük olmak, azamet, yücelik) kökünden türeyen, tef'il babında emir (buyruk) kipi tekil fiilin (kebbir / bütünüyle yücelt, büyükle) ve Allah'a dönen "O'nu" (hü) nesne zamirinin birleşiminden oluşur. Geçiş kuralı (cezm) sebebiyle bu formdadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "küçüklüğün (sıgar) tam zıddı olarak; bir şeyin hacim, makam, yaş yahut mutlak şeref ve azamet bakımından bütün sınırları aşarak en tepe noktada/zirvede yer alması" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin tef'il babında (kebbir) emir kipiyle gelmesinin polemik ve devrimci karakterini inceler. Müşrikler kendi uydurdukları putları (ortakları, velileri) yüceltip duruyorlardı. Yaratıcı, peygamberinden bizzat "Allah-u Ekber" felsefesinin o kurucu emrini verir. O'nu; o şirk kokan çocuk isnatlarından, acziyet ve ortaklık (züll/şerîk) kurgularından öylesine çekip çıkar ki; O'nun büyüklüğünü (azametini) yeryüzündeki bütün kof iddiaları ezip geçecek bir sarsılmazlıkla bizzat ilan et (kebbir).

        Tekbîrâ (تَكْبِيرًا)

        Aynı "k-b-r" (büyüklemek) kökünden gelen tef'il babındaki masdarın, "kebbir" emrinin eylemini ve şiddetini pekiştirmek üzere "mef'ul-i mutlak" (mutlak nesne) olarak nasb (üstün) haliyle tekrar zikredilmesidir. Ayetin ve İsra Suresinin fasılası (son kelimesi) konumundadır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), aynı fiil kökünün (kebbir/tekbir) hem eylem hem masdar olarak peş peşe kullanılmasının barındırdığı o muazzam edebi, felsefi ve ritmik kapanış gücünü tahlil eder. O'nu öyle sıradan bir yüceltmeyle değil; "büyüklüğün, azametin ve yüceltmenin hakkını bütünüyle vererek, mutlak, eksiksiz ve zerre kadar şüphe barındırmayan devasa bir tekbirle tekbirle" (kebbirhü tekbîrâ).

        Angelika Neuwirth, Surenin fasılası olan bu kelimenin (tekbîrâ), İsra Suresi'nin devasa kozmolojik ve retorik yapısında kurduğu o kusursuz simetrik halkayı (ring composition) analiz eder. İsra Suresi, en başta Yaratıcı'yı noksan sıfatlardan tenzih eden o muazzam "Sübhânellezî..." (Eksiklikten münezzeh/yücedir O) kelimesiyle (tenzih ile) açılmıştı. Sure boyunca İsrailoğullarının tarihi, müşriklerin kof iddiaları, Kur'an'ın inişi ve Firavun'un helaki gibi bütün varoluşsal meseleler işlendikten sonra; sure o açılışın bütünüyle zıddı ama aynı ekseni olan mutlak bir eylemle, O'nun o devasa kudretini sonsuz bir şekilde ilan eden/büyüten "Tekbîrâ" (Mutlak Tekbir / Allah-u Ekber) nidasıyla ebediyete kadar dondurularak kapatılır. Tenzih (sübhân) ile başlayan kozmik yolculuk, mutlak azamet fermanıyla (tekbir) zirvede mühürlenir. Hakikat, acziyeti yıkan o devasa Tekbir'in ta kendisidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X