Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 110. Ayet

    قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَياًّ مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kuli-d’û(A)llâhe evi-d’û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted’û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuḣâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: ‘İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O’na mahsustur’ Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut.”

      De ki: “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O’na mahsustur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu zikretti ki Araplar peygamberleri, gökten indirilen kitapları bilmiyorlar, bunlara iman da etmiyorlardı, Rahmân’ı anmayı ve Rahmân adını vermeyi de bilmiyorlardı, bunun gibi Allah’ın diğer isimlerini de bilmiyorlardı. Elçilere ve nebilere iman etmeyip kitapları da tanımayınca, bu durum onları Allah’ın isimlerini inkâr etmeye şevketti. Bu sebeple Rahmân da neymiş diyorlar; rahmânı inkâr ediyorlardı. Yani onlar Rahmân’ı anmayı ve onun isimlerini anmayı zikrettiğimiz sebeple inkâr ediyorlardı. Yahut Rahmân adının, rahmetten alındığını bilmedikleri için onu inkâr ediyorlardı, eğer bilselerdi bunu inkâr etmezlerdi. Nitekim Rahîm adının rahmetten alındığını bildikleri için onu inkâr etmiyorlardı. Allah adına gelince, onlar her mâbuda, ibadet edilen her varlığa ilâh adını veriyorlardı. Bunun için, ibadet ettikleri putlara da ilâh adım verdiler. Şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”. Onlar kendisince mabut olana Allah adını veriyorlar ve putlara yaptıkları ibadet Allah'a dönük idi. Şöyle ki “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara taptıklarını” zannediyorlardı. Onlar putlara taparak, Allah’a yaklaşmak istiyorlardı. Bunun için de Allah’ın diğer adlarını inkâr ediyorlardı. Bununla beraber, Araplar bir şeyin iki yahut daha çok adı olmasına karşı çıkmamışlar, isimlerin çeşitliliği ve çokluğunun adlandırılan şeyin de çeşitliliğini ve birkaç tane olmasını gerektirmediğini biliyorlardı. Onların: “Şu ana kadar tek bir ilâha ibadete çağırıyordu, şu saatte iki yahut daha çok ilâha ibadet etmeye çağırıyor” tarzındaki sözlerini, inatçılık ve eziyet vermek için söylediler. Yoksa onlar bir şeyin iki yahut daha çok adının olduğunu biliyorlardı. Fakat onlar belirttiğimiz üzere, sırf inatçılık yapmak ve eziyet vermek için, Allah’ın birçok adının olmasını inkâr ettiler. Âyetin buna göre tevil edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Bununla beraber, tahsis ederek Allah’ı şu iki ad ile anmaları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Diğer adlarla Allah’tan başkasının adlandırılması caizdir. Hasan-ı Basrî: yüce Allah’ın bu adı özellikle belirtmesinin sebebi, halk nezdinde saygı gösterilen adlar olmalarıdır. Öyle ki, bu iki ada gösterilen saygı başka adlara gösterilmemiştir. Ebû Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Allah bu iki adı belirterek tahsiste bulunmuştur, çünkü bunlar dışındaki adlar, onun sıfatlarından türetilmiş adlardır. Fakat bu iki ad Allah’ın sıfatlarından alınmamıştır. Zeccâc da şöyle demiştir: Rahmân, rahmetten alınmıştır, falan vezninde olup rahmette nihai nokta demektir. Bu kelime gazabı nihaî noktaya varan kimse için söylenen “gazbân” sözü gibidir. Rahmân ile Rahîm ikisi de rahmetten alınmışlardır. Ancak, daha önce de belirttiğimiz üzere, Rahmân fa’lân vezninde olup, rahmet sıfatının nihaî noktasıdır. Allah’tan başka yaratıklar rahmette bu dereceye ulaşamazlar. İşte bunun için Rahîm sıfatı değil de Rahmân sıfatı tahsis edilerek belirtilmiştir. Bunların hepsi birdir, ihtilaf yoktur. Bunun aslı, belirttiğimiz gibi, bu iki sıfata Allah’tan başkası ortak olamaz, başka sıfatlarda olabilir.

      En güzel isimler Allah’ındır. Yani Allah’ın isimlendirildiği adların hepsi güzel isimleridir. Yararlı ve güzel olan her iş Allah’ındır. Yani Allah’a nispet edilir, ona izafe edilir. Çirkin olan hiçbir iş ona nispet edilmez. Bunun dayandığı esas şudur: Her güzel ve yararlı iş ona işaretle nispet edilir. Çirkin olan hiçbir iş Ona işaret yoluyla ya da isimlendirme yolu ile nispet edilmez. Bütün övgüler, salavatlar ve güzel işler Allah’a aittir. Bu tahiyyat duasmda sözü edilen husustur. Her temiz ve her güzel olan iş Allah’a nispet edilir. En güzel isimler Allah’ındır. Bu ifadenin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi güzel isimler Allah’mdır, Allah onlarla isimlendirilir. İkincisi güzel olup Allah’tan başkasmm isimlendirildiği her şey gerçekte O’na ait olur, Allah onunla adlandırılır, her güzel şey ona nispet edilir.

      Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut. Müfessir âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları namazında niyazında sesini fazla yükseltme meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: Yani müşrikleri kine sevkedecek bir mekânda namaz kılma, fazla da kısma, yani arkadaşlarından gizleyerek de yapma belki ikisinin arasında bir yol tut. Bazıları da şöyle demiştir: Her namazını cemaatle kılma, sesini fazla da kısma, hepsini cemaatsiz kılma, ikisinin arasında bir yol tut, fakat bazısını cemaatle bazısını da cemaatsiz kıl. Bazıları da Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, yani işlerde ve sana emrettiğim amellerde sınırı aşma, senin için çizdiğim sınırlardan eksik yapma, fakat ikisinin arasında bir yol tut. Bazıları da Namazında niyazında sesini fazla yükseltme meâlindeki beyan hakkında, insanlara gösteriş yapma, sesini fazla yükseltme demişlerdir. Sesini fazla da kısma. Yani sesini gizlemek için dikkat çekme. Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, yani namazdaki bütün zikirleri, bütün kırâatleri yaparken sesini çok yükseltme. Sesini fazla da kısma. Hepsinde oku, fakat bazısını sesli bazısını da gizli oku. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) namazında, müşriklere işittirecek şekilde sesli okuyordu, bu sebeple onlar kendisine eziyet ediyorlardı, İşte Allah Teâlâ, eziyete uğramaması için sesini çok yükseltmemesini emretti. Bütünü ile gizli okuma ki ashabın senin sesini duysunlar ve senin okuyuşunu onlar da alsınlar. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bu, tebliğ etmek, iman etmelerini istemek ve benzeri hususların gereği olarak Allah’a ve birliğine davet etmeye dairdir. Fakat bu ve benzeri konularda kesin yorum olmaz. Şöyle denilir: O şöyle idi, ancak ondan bir haber ile sabittir. Çünkü haberle hitap etmek onun için yapılan bir hitaptır. Onun hakkında tevüi bitirmek ve bir şey hakkında kesin hükmetmek, Allah’a ve resûlüne karşı şahitlikte bulunmaktır. Allah ve resûlü hakkında, “bu mânayı murat etmiştir” tarzında ihatalı olmadan şahitlikte bulunmaktır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلِ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır. Geçiş kuralı gereği (esre ile) sonraki kelimeye bağlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut evrensel bir kararı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve polemik bağlamdaki yerini değerlendirir. Müşrikler, peygamberin duasında hem "Ya Allah" hem de "Ya Rahman" dediğini işittiklerinde; kendi kabilevi ve çok tanrılı (politeist) zihin kodlarıyla "Muhammed bizi tek tanrıya çağırıyor ama kendisi iki ayrı tanrıya tapıyor" diyerek alay etmişlerdi. Yaratıcı, bu sığ bedevi hezeyanına karşı peygamberinden sessiz kalmamasını, o eşsiz Tevhid felsefesini bizzat "kul" (ilan et/yüzlerine söyle) emriyle, sarsılmaz bir entelektüel rest olarak onların üzerine fırlatmasını emreder.

        İd'u (ادْعُوا)

        Kelimenin kökü "d-a-v" olup sözlükte "çağırmak, seslenmek, dua etmek, davet etmek ve yardıma yardıma feryat etmek" anlamlarına gelmektedir. Emir kipi çoğul (siz çağırın/dua edin) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimsenin sesini, nidasını yahut talebini, uzaktaki bir güce veya otoriteye yönelterek onu bizzat kendi yanına, yardımına çağırması ve ona yönelmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua/davet" eyleminin Kur'an'daki ontolojik sınırlarını tahlil eder. Dua, sadece bir şey istemek (suâl) değildir; fani ve aciz olan insanın, o mutlak ve aşkın Kudret ile arasında kurduğu o en saf, en çıplak ve en dikey "varoluşsal bağ kurma/seslenme" krizidir. İnsan çağırır (id'u), çünkü kendi başına eksiktir.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Kelimenin kökü "e-l-h" olup "kulluk edilen, yönelinen, mutlak mabut" manalarındaki "ilâh" kelimesinin belirlilik takısı (el) alarak dönüşmüş ve Yaratıcı'nın zatına has, bütünüyle eşsiz özel ismidir. Cümlede "id'u" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde bu ismin (Lafza-i Celâl), Kur'an'daki bütün ilahi sıfatları, esmâ-i hüsnâyı ve Yaratıcı'nın o aşkın zatını bütünüyle şemsiyesi altına alan o en yüce (cami/kapsayıcı) özel isim olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice teolojisindeki (Alaha) izlerine ve monoteist Ortadoğu inançlarındaki o evrensel/kökensel otoritesine işaret eder. Müşrikler bu ismi (Allah'ı) evrenin asıl yaratıcısı olarak zaten biliyor ve kabul ediyorlardı.

        Ev (أَوِ)

        Arapçada "veya, yahut, ister... ister" manalarına gelen atıf ve muhayyerlik (seçenek) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin merkezindeki bu "ev" (yahut) edatının Arap belagatinde sıradan bir "farklı seçenek sunma" (tenevvü) değil; bütünüyle "atf-ı tahyîr ve tesviye" (iki seçeneğin de nihayetinde bütünüyle aynı merkeze/aynı zata çıktığını bildiren mutlak eşitleme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Müşrik aklı "veya" edatını iki ayrı tanrı (ikilik) sanırken; Kur'an bu edatı "ikisi de bütünüyle aynıdır" (Tevhid) manasını kuran devasa bir dilbilgisel köprüye dönüştürür.

        İd'ur (ادْعُوا الرَّ)

        Aynı "d-a-v" (çağırmak, dua etmek) kökünden gelen emir (buyruk) kipi çoğul fiilin (id'u) tekrarıdır. Geçiş kuralı gereği sonraki kelimenin şeddesine (Er-Rahmân) bağlanmıştır. "Yahut çağırın/dua edin" demektir.

        Rahmâne (رَّحْمَٰنَ)

        Kelimenin kökü "r-h-m" olup sözlükte "acımak, şefkat göstermek, korumak ve lütfetmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'lân" vezninde, eylemin sınırsızlığını, coşkunluğunu ve mutlak taşkınlığını bildiren mübalağa/sıfat ismidir. Cümlede ikinci "id'u" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimseye karşı duyulan ve onu mutlak bir şekilde korumaya, ona karşılıksız iyilik yapmaya iten fıtri incelik, acıma ve şefkat duygusu" (rikkat) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, "Rahmân" kelimesinin etimolojik ve tarihsel çatışmasını muazzam bir boyutta analiz eder. Müşriklerin bu isme itiraz etmelerinin sebebi, kelimenin salt Arapça lügatinde aktif kullanılmamasından ziyade; Güney Arabistan'da (Yemen/Himyer yazıtlarında "Rahmanan" olarak) ve Musevi/Hristiyan (Aramice "Rahmana") teolojisinde o dönem tek tanrıyı (monoteizmi) niteleyen spesifik, ithal ve "yabancı/öteki" bir isim olarak algılanmasıydı. Mekkeliler için Rahman, "Yemâme bölgesinin tanrısı" olarak bilinen mitolojik bir figürdü. Kur'an, o evrensel monoteist ismi (Rahman) Mekke'nin göbeğine indirerek, onların o dar, kabilevi ve cahiliye tasavvurlarını yıkar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "Allah" ile "Rahman" kavramlarının anlamsal örtüşmesini (semantic overlapping) inceler. Müşrik zihniyeti politeist (çok tanrılı) olduğu için, her farklı ismin mutlaka "farklı bir tanrıya" (ayrı bir ontolojik varlığa) işaret etmesi gerektiğine şartlanmıştı. Kur'an ise bu ayetle, Yaratıcı'nın zatının (Allah) mutlak şefkatiyle (Rahman) bütünüyle aynı şey olduğunu ilan ederek; ismin çokluğunun (esma), zatın tekliğine (Tevhid'e) zıt olmadığını o bedevi akıllara felsefi bir şok olarak zerk eder.

        Eyyen (أَيًّا)

        Arapçada "hangisi, her ne, hangisini" manalarına gelen soru yahut şart (koşul) bildiren isimdir. Cümlede "ted'û" fiilinin öne geçmiş (mukaddem) nesnesi (mef'ulü) olarak nasb (üstün) halindedir.

        Celaleddin el-Suyuti, "eyyen" kelimesinin Arap belagatinde "umum ve şümul" (mutlak genellik ve kapsayıcılık) işlevi gördüğünü; bu kelimenin, ismin veya nidanın türü ne olursa olsun, eylemin (duanın) varacağı nihai makamın hiçbir şekilde değişmeyeceğini sabitleyen ontolojik bir kilit taşı olduğunu tahlil eder.

        Mâ (مَّا)

        Arapçada bağlaç, şart yahut ism-i mevsul manalarına gelen edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "mâ" edatının "eyyen" (hangisini) ismine bitişerek (eyyen mâ) "sıla/zaid" (anlamı şiddetle pekiştiren ve genelliği mutlaklaştıran) bir görev üstlendiğini belirtir. "Her ne şekilde çağırırsanız çağırın, hangisiyle olursa olsun" manasındaki o sınırsız dilsel özgürlüğü mühürler.

        Ted'û (تَدْعُوا)

        Kelimenin kökü "d-a-v" olup "çağırmak, dua etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir. Şart (eyyen mâ) edatından dolayı sonundaki "nûn" harfi düşmüş (cezm hali) ve "Hangisiyle dua ederseniz / çağırırsanız" manasını kazanmıştır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin failinin insan (ted'û/siz çağırırsınız), ancak eylemin varış noktasının (Allah/Rahman) tekil olmasındaki felsefi simetriyi değerlendirir. İnsanın dilleri, kelimeleri, acıları ve Yaratıcı'ya seslenme biçimleri (çağrıları) binlerce farklı türde olabilir. Ancak ayet, yeryüzünden göğe yükselen o sayısız, farklı ve çeşitli seslenişlerin (isimlerin), göğün o mutlak zirvesinde tek bir Zât'ta bütünüyle eşitlenip eridiğini bu şart cümlesiyle kilitler. Çağıran çoktur, Çağırılan tektir.

        Felehül (فَلَهُ الْ)

        Arapçada eylemin mutlak sonucunu bildiren "fe" (öyleyse, şu halde) edatı, "için, -e, ona ait" manasındaki "lam" (le) harf-i ceri, Allah'a dönen "O" (hû) zamiri ve sonrasındaki kelimenin belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur. "Fe-lehû" (İşte bizzat O'na aittir).

        Celaleddin el-Suyuti, şart cümlesinin cevabını başlatan bu terkibin (fe-lehû / işte O'nundur) Arap belagatinde o sarsılmaz "kasr ve inhisar" (mutlak tahsis ve sınırlandırma) sanatını kurduğunu tahlil eder. En güzel isimler başka hiçbir güce, puta yahut mitolojik figüre değil; "sadece, bütünüyle ve istisnasız olarak bizzat O'na aittir" yargısını dondurur.

        Esmâül (أَسْمَاءُ)

        Kelimenin kökü "s-m-v" olup "yüksek olmak, yücelik, yukarıda olan, işaret ve isim" manalarına gelir. "İsim" kelimesinin çoğulu (esma/isimler) olup, cümlenin mübtedası (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi veya kimseyi diğerlerinden bütünüyle ayırt etmeye yarayan, onu yüksekte (sema) tutup bilinir/görünür kılan o mutlak nişan, tanıtıcı etiket ve yücelik (isim)" olduğunu bildirir.

        Hüsnâ (الْحُسْنَىٰ)

        Kelimenin kökü "h-s-n" olup sözlükte "güzel olmak, iyi olmak, eksiksiz ve mükemmel olmak" anlamlarına gelmektedir. İsmi tafdil (en üstünlük derecesi) müennes (dişil) formundadır. "Esmâ" isminin sıfatı olarak "En güzel, en mükemmel, en kusursuz" manasına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "çirkinliğin, eksikliğin ve defonun (kubh) tam zıddı olarak; bir şeyin hem dış görünüş, hem ahlak, hem de ontolojik yapı bakımından kusursuz bir estetiğe ve dengeye (güzelliğe) sahip olması" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "El-Esmâül Hüsnâ" (En Güzel İsimler) terkibinin barındırdığı felsefi ve estetik gücü muazzam bir tahlille inceler. Müşrikler kendi uydurdukları putlara (Lat, Uzza vb.) asılsız, kaba ve cansız isimler takarak kavga ediyorlardı. Ayet, Yaratıcı'nın isimlerinin sadece birer kelime olmadığını; onların her birinin mutlak bir kemali, sonsuz bir estetiği ve evrendeki o kusursuz ilahi dengeyi (merhameti, kudreti, adaleti) niteleyen bizzat "En Güzeller/En Mükemmeller" (Hüsnâ) olduğunu dondurarak mühürler. Allah'ı hangi ismiyle çağırırsan çağır, bütünüyle o mutlak Güzelliğe (Hüsnâ'ya) dokunmuş olursun.

        Ve lâ (وَلَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile eylemi yasaklayan nehiy (olumsuz emir) edatı "lâ" (hayır, yapma) kelimesinin birleşimidir. İbadetin biçimine dair o mutlak ilahi uyarıyı başlatır.

        Techer (تَجْهَرْ)

        Kelimenin kökü "c-h-r" olup sözlükte "açığa vurmak, sesi yükseltmek, yüksek sesle bağırmak, gizlinin zıddı ve ifşa etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari muhatap tekil fiildir. "Lâ" edatından dolayı cezm (sakin) halindedir. "Yüksek sesle bağırma / açığa vurma" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "örtülü, gizli (sirr) veya sessiz olan bir şeyin üzerindeki perdenin bütünüyle kaldırılarak; gözle en keskin şekilde görülecek yahut kulakları sağır edecek kadar yüksek bir sesle (cehr) dışarıya, herkesin ortasına fırlatılması/ifşa edilmesi" olduğunu bildirir. Gündüzün en aydınlık vaktine de "cehretün" denir.

        Dücane Cündioğlu, "cehr" (yüksek sesle okuma/bağırma) eyleminin Mekke dönemindeki sosyolojik ve psikolojik gerilimini değerlendirir. Müslümanlar Kabe'de yahut evlerinde Kur'an'ı bağırarak (cehr ile) okuduklarında; bu durum o kibirli müşrikleri çileden çıkarıyor, Kur'an'a, peygambere ve o kelamı indirene küfretmelerine, fiziksel saldırılara geçmelerine sebep oluyordu. Yaratıcı, ibadetin (duanın) bir "siyasi provokasyon yahut kaba bir gövde gösterisi" aracına dönüştürülmesini bu eylemle yasaklar. Dinin fıtratı bağırmak değil, vakarla durmaktır.

        Bisalâtike (بِصَلَاتِكَ)

        Arapçada "ile, -de, sırasında" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri, "s-l-v" (namaz, dua, yönelmek, yakarmak) kökünden türeyen "salât" ismi ve peygambere dönen "senin" (ke) muhatap zamirinin birleşiminden oluşur. "Senin duanda / namazında" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinin ateşe girip ısınması/yanması yahut eğri bir ağacın ateşe tutularak düzeltilmesi" olduğunu; felsefi olarak insanın Yaratıcı'nın huzurunda o ilahi nura yönelerek ruhundaki eğrilikleri düzeltmesi (salât) fıtratına dayandığını bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "salât" kavramının burada sadece ritüelistik (şekli) namaz değil, bizzat insanın kalbinden kopup gelen o "dua, yakarış ve Kur'an okuma" anının bütünü olduğunu ifade eder. İnsanın Allah ile kurduğu o en mahrem iletişim ağıdır.

        Ve lâ (وَلَا)

        Atıf harfi "ve" ile eylemi yasaklayan nehiy (olumsuz emir) edatı "lâ" (yapma) kelimesinin tekrarıdır. Terazinin diğer kefesini (zıt ucu) kurar.

        Tuhâfit (تُخَافِتْ)

        Kelimenin kökü "h-f-t" olup sözlükte "sesi tamamen kısmak, fısıldamak, sönmek, gizlemek ve duyulmayacak kadar alçaltmak" anlamlarına gelmektedir. Müfâale babında muzari muhatap tekil fiildir. "Lâ" edatından dolayı cezm halindedir. "Sesini bütünüyle kısma / fısıltıya dönüştürme" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yüksekliğin ve gürültünün (cehr) tam zıddı olarak; tıpkı gücünü yitiren, küllenen ve sönmeye yüz tutan bir ateş gibi, sesin bütünüyle alçalarak, kısılarak, pısırıklaşarak gizli bir mırıltıya/hiçliğe dönüşmesi" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "muhâfete/tuhâfit" (sesi bütünüyle kısmak) eyleminin barındırdığı o psikolojik ezikliği ve felsefi saklanmayı inceler. Müşriklerin şiddetinden ve küfürlerinden çekinen peygamber ve müminler, bu sefer de Kur'an'ı/duayı kendi kulaklarının bile zor duyacağı bir fısıltıya (hafet) hapsedecek kadar pısırıklaşma ve "korkuyla gizlenme" eğilimine girmişlerdi. Yaratıcı, inancın bir korku odasına, bir ezikliğe (muhafete) hapsedilmesini de aynı şiddetle reddeder. İnanç saklanmaz.

        Bihâ (بِهَا)

        Arapçada "onu, onunla" manasına gelen "bâ" (bi) harf-i ceri ile "salât" (dua/namaz) ismine dönen "o" (hâ / müennes) zamirinin birleşimidir. Fısıltıya boğulan o ibadeti işaretler.

        Vebtegı (وَابْتَغِ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "b-ğ-y" (istemek, talep etmek, aramak, yönelmek, sınırı aşmak) kökünden türeyen ifti'al babında emir (buyruk) kipi tekil fiilin (ibtegı / şiddetle ara, yönel) birleşimidir. Geçiş kuralı (vasıl) gereği elif okunmaz. Emir kipi olduğu için sonundaki illet harfi (yâ) düşmüştür.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir hedefe, bir amaca yahut bir menfaate ulaşmak için son derece ciddi, kararlı ve aktif bir şekilde talepte bulunmak, onun peşine düşerek onu aramak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ/ibtegı" eyleminin sıradan bir bekleme olmadığını; fıtrata en uygun olanı bulmak için iradenin ve aklın devreye girdiği, eyleme dökülmüş, ısrarcı ve şuurlu bir "arayış ve inşa süreci" olduğunu aktarır. Yaratıcı orta yolu gökten hazır olarak indirmez; insanın o dengeyi bizzat yaşayarak "aramasını/kurmasını" (ibtegı) emreder.

        Beyne (بَيْنَ)

        Kelimenin kökü "b-y-n" olup "ayrılmak, açığa çıkmak, iki şeyin arası, orta ve mesafe" manalarına gelir. Mekân/durum zarfı konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "iki zıt ucun, iki farklı kavramın yahut mekânın tam ortasında kalan, ikisinden de bütünüyle ayrı ama ikisini de dengeleyen o mutlak orta nokta/mesafe" (beyn) olduğunu aktarır.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Arapçada "şu, o, işte o" manasındaki (eril/müzekker) işaret ismidir. Cümlede "beyne" zarfının tamlananıdır (İşte o ikisinin arası). O iki zıt ucu (provokatif bağırma ile pısırık fısıltıyı) tek bir işaretle kilitler.

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "s-b-l" lafzı, sözlükte "uzayıp gitmek, sarkmak, akmak, açık, net ve düzgün yol" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda "ibtegı" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hiçbir engeli, pürüzü yahut karmaşası olmayan; tıpkı yukarıdan aşağıya sarkan bir ip veya akan bir su gibi dümdüz uzanıp giden, üzerinde yürümesi kolay ve güvenli o mutlak/akıcı rota" olduğunu bildirir. Gökten süzülerek yağan yağmura (sebül) ve uzun elbisenin eteğine de bu akıcılıktan dolayı bu isim verilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (sebîlâ) barındırdığı sosyolojik, estetik ve felsefi mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Ayet, Yaratıcı'nın o devasa "Allah" ve "Rahman" isimleriyle, tevhidin o kusursuz göksel mimarisiyle başlamıştır. Ancak o göksel inancın yeryüzündeki pratiği (namaz/dua) ne müşrikleri kışkırtan bir çığlık (cehr) ne de korkudan titreyen bir pısırıklık/fısıltı (hafet) olmalıdır. İslam, bu iki hastalıklı ucu bütünüyle kesip atar. Fasıla, Yaratıcı ile kurulan iletişimin ve Müslümanın hayattaki o mutlak ahlaki duruşunun; vakarla, sükûnetle, saygıyla ve cesaretle (vasat ümmet felsefesiyle) yürünmesi gereken "dengeli, orta ve dümdüz bir rota" (sebîlâ) olduğunu ebediyete kadar dondurarak mühürler. Hakikat ne bağırır ne de saklanır; o, izzetle yürünecek o asil "yolun" (sebîlâ) ta kendisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X