Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 109. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 109. Ayet

    وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعاً ۩​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyaḣirrûne lil-eżkâni yebkûne veyezîduhum ḣuşû’â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar; Kur’ân onların saygısını arttırır”

      Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Eğer secdenin yorumu namaz ise bunda Ebû Hanife’nin görüşü lehine bir delil söz konusudur. Şöyle ki Ebû Hanife’ye göre namaz kılan adam korkudan dolayı yahut şefkatinden dolayı yahut Allah’ın verdiği bir nimete yahut dinini ikram ettiğinden dolayı sevindiği için ağlarsa namazı bozulmaz. Fakat eğer bu ağlama başına gelen belâ ve sıkıntılara karşı teselli bulmak için olursa namazı bozulur. Bu meselenin aslı şudur: Ağlamak Allah için olursa bu ağlama namazı bozmaz, dünya için olursa yahut kendi ihtiyacı için olursa namazı bozar.

      Kur’ân onların (Allah’a yakınlığını) saygısını arttırır. Yani onlara Kur’ândan bir şey okununca huşû ve alçak gönüllüklerini artırır yahut okunan âyetler artırır. Hasan-ı Basri, “huşû” kalpteki daimî korkudur diyor.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yehırrûne (وَيَخِرُّونَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "h-r-r" (şiddetle düşmek, yıkılmak, gürültüyle aşağı inmek, yere kapaklanmak) kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiilin birleşimidir. İki ayet önce geçen eylemin (kapaklanırlar) burada atıf harfiyle tekrar edilmesidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yüksekte veya ayakta olan bir varlığın, yerçekimine yenik düşerek yahut kendi dengesini bütünüyle kaybederek şiddetli bir sesle (harr) ve hızla yukarıdan aşağıya doğru yıkılması, yüzüstü düşmesi" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yehırrûne" (yıkılırlar/kapaklanırlar) fiilinin bu ayette yeniden, hem de muzari (şimdiki zaman) kipiyle peş peşe zikredilmesindeki o devasa vizüel (görsel) ritmi ve psikolojik sarsıntıyı muazzam bir tahlille inceler. O ilim sahipleri, Kur'an'ı duyduklarında sadece bir kere secde edip kalkmazlar. Vahiy inmeye, ayetler okunmaya devam ettikçe; her bir yeni ayette o ilahi ağırlık omuzlarına öylesine çöker ki, bedenleri o sarsıntıya dayanamayıp tekrar tekrar, defalarca ve kontrolsüzce o mutlak hiçlik pozisyonuna (toprağa) "şiddetle yığılır kalır" (yehırrûne). Eylem statik bir ibadet değil, bitmek bilmeyen ontolojik bir çöküş/teslimiyet krizidir.

        Lil'ezkâni (لِلْأَذْقَانِ)

        Arapçada "için, -e doğru, üzerine" manaları katan "lam" (li) harf-i ceri, belirlilik takısı (el) ve "z-k-n" (çene, yüzün alt kısmı) kökünden türeyen çoğul ismin (ezkân/çeneler) birleşiminden oluşur. Önceki ayetteki (107. ayet) terkibin aynısıdır ve esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yüzün en uç noktası, ağzın alt kısmı ve başı havada/dik tutan o kemikli yapı (çene)" olduğunu bildirir.

        Dücane Cündioğlu, "çeneleri üzerine" (lil'ezkâni) ibaresinin ayette ısrarla tekrar edilmesindeki felsefi ve edebi pekiştirmeyi değerlendirir. Yaratıcı, secdenin o alışılmış, ritüelistik "alın" tasvirini bütünüyle yıkarak; kibirle yukarı kalkan o çenenin (insani egonun), ilahi kelamın karşısında bizzat toza toprağa sürtüldüğü o en zelil, en çıplak ve en çaresiz anı zihinlere çiviler.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ (Late Antiquity) ibadet ritüellerinde ve Ortadoğu litürjilerinde (özellikle Süryani/Hristiyan münzevi geleneklerinde) insanın Allah karşısındaki mutlak acziyetini göstermek için "bedeni bütünüyle yüzüstü/çene üstü yere yapıştırarak uzanma ve ağlama" pratiğinin (prostration), Kur'an'daki bu ifadeyle olan o mutlak ontolojik ve tarihsel bağlamını tahlil eder. Secde sadece bir eğilme değil, varlığın yere serilmesidir.

        Yebkûne (يَبْكُونَ)

        Kelimenin kökü "b-k-y" olup sözlükte "ağlamak, gözyaşı dökmek, hüzünlenmek ve sızlanmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil formundadır (Ağlarlar). Cümlede hal (durum zarfı) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insanın iç dünyasında biriken şiddetli bir hüznün, acının yahut sarsıcı bir duygunun; gözden sıvı (gözyaşı) olarak bütünüyle dışarıya taşması, sızması" olduğunu bildirir. Bulutun yağmur dökmesine de (mübki) bu yüzden aynı isim verilir.

        Toshihiko Izutsu, "bükâ/yebkûne" (ağlama) eyleminin Kur'an'daki kognitif (bilişsel) ve ruhsal dinamiğini analiz eder. Bu sıradan bir korku yahut dünyevi bir kayıp ağlaması değildir. İlim sahipleri vahyin içindeki o devasa hakikati (Tevrat'ta bekledikleri o son mesajı) gördüklerinde; akıl ve kalp o mutlak güzelliği ve ilahi haşmeti taşımakta bütünüyle aciz kalır. O çaresizlik ve ontolojik kavuşma anı, bedenden ancak o kontrolsüz "gözyaşı patlamasıyla" (yebkûne) dışarı atılabilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, secde eyleminin (bedensel çöküşün) hemen ardından bu "yebkûne" (ağlarlar) fiilinin gelmesindeki sosyo-psikolojik zıtlığı inceler. Müşrikler vahyi duyduklarında inatla alay edip katılaşırken; gerçek ilim sahipleri (Ehl-i Kitap âlimleri) o vahiy karşısında zırhlarını indirir, kalplerindeki o yumuşaklığı ve hakikate duydukları o derin hasreti, yüzlerini toprağa sürterken döktükleri o sıcak "gözyaşlarıyla" (yebkûne) ispatlarlar. Gözyaşı, kibrin bütünüyle eridiğinin fiziksel mühürüdür.

        Ve yezîdühüm (وَيَزِيدُهُمْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "z-y-d" (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, taşırmak) kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiilin (yezîdü) birleşimidir. Sonuna o ilim sahiplerine dönen "onlara / onların (halini)" manasındaki "hüm" nesne zamiri eklenmiştir. "Ve (Kur'an/vahiy) onlara artırır" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin asıl miktarına, sınırlarına yahut şiddetine eklenen her türlü fazlalık, kökün dışarıya doğru taşması ve sürekli katlanarak büyümesi" olduğunu bildirir.

        Celaleddin el-Suyuti, Arap belagatinde buradaki "yezîdü" (artırır) fiilinin failinin/öznesinin doğrudan okunan "Kur'an/ayetler" olduğunu belirterek; bu kullanımın "isnad-ı mecazi" (etkiyi doğrudan o kelamın kendi canlı fıtratına bağlama) sanatı kurduğunu tahlil eder. Kur'an statik bir kitap değildir; o bizzat aktiftir, muhatabın kalbine girdikçe oradaki duyguyu işleyen, omuzlardaki ilahi yükü katlayarak "artıran" (yezîdü) eylemsel bir öznedir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, imanın ve ilahi tecrübenin donuk bir an olmadığını; Kur'an'ın o ilim sahipleri üzerinde sürekli, bitmek bilmeyen ve saniye saniye daha da derinleşen (yezîdühüm) dinamik bir ontolojik yükseliş yarattığını inceler. Secde ve gözyaşı bir son değil, aksine duygunun bütünüyle şahlanıp "katlandığı" (ziyadeleştiği) o ruhsal fırtınanın tam merkezidir.

        Huşû'â (خُشُوعًا)

        Kelimenin kökü olan "h-ş-a" lafzı, sözlükte "alçalmak, boyun eğmek, sesini kısmak, gözlerini yere indirmek, içsel bir titremeyle mutlak sükûnete gömülmek" anlamlarına gelmektedir. Masdar formunda olup, "yezîdühüm" fiilinin ikinci mef'ulü (nesnesi) yahut temyizi konumunda nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "gürültünün, diklenmenin ve hareketliliğin tam zıddı olarak; bir varlığın kendi hiçliğini bütünüyle idrak edip sesini, bakışını ve bedenini mutlak, sessiz ve ürpertili bir sükûnetin/korkunun içine bütünüyle hapsetmesi" olduğunu bildirir. Rüzgârı kesilmiş, sessiz ve ıssız toprağa da "hâşi'a" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hudu'" ile "huşu" arasındaki o sarsıcı psikolojik ve bedensel farkı analiz eder. Hudu', sadece bedenin dışarıdan fiziksel olarak eğilmesidir; ancak "huşu" (huşû'â), bedenin o eğilmesiyle birlikte kalbin, aklın, ruhun ve hatta ses tellerinin o ilahi azamet karşısında bütünüyle erimesi, büzülmesi ve derin, titrek bir "ontolojik sessizliğe/saygıya" bürünmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin fasılası olan bu kelimenin (huşû'â) estetik, felsefi ve edebi kapanış gücünü muazzam bir tahlille değerlendirir. Ayet; bedenlerin gürültüyle toprağa çakılmasıyla (yehırrûne) ve yüksek sesli ağlama/hıçkırık krizleriyle (yebkûne) başlamıştı. Yani sahnede devasa bir bedensel sarsıntı ve sesli bir feryat vardı. Ancak ayetin sonu (fasılası), Kur'an'ın o ağırlaşan ayetlerinin insanı o hıçkırık gürültüsünden ve fiziksel sarsıntıdan bütünüyle alıp; dondurucu, mutlak, sessiz ve kelimelerin bittiği o derin "titrek saygı/sükûnet" (huşû'â) makamına hapsetmesiyle biter. Fasıla, insanın ilahi kelam karşısındaki o gürültülü başlangıcını, varoluşun en olgun, en sessiz ve en sarsılmaz ruhsal eriyişiyle (huşû'â) ebediyete kadar dondurarak mühürler. Teslimiyetin zirvesi ağlamak değil, o gözyaşının ardından gelen mutlak suskunluktur (huşu).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X