Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 104. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 104. Ayet

    وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekulnâ min ba’dihi libenî isrâ-île-skunû-l-arda fe-iżâ câe va’du-l-âḣirati ci/nâ bikum lefîfâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Arkasından da İsrâiloğulları’na, ‘Yurdunuzda oturun! Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz!’ dedik.”

      Arkasından da İsrâiloğulları’na dedik ki. Yani Firavunun helakinden sonra İsrâiloğulları’na bu ülkede ikamet edin dedik. Bu konuda da farklı görüşleri ileri sürülmüştür: Bazıları: Yerde ikamet edin meâlindeki cümle hakkında şunu söylemiştir: Firavunun ikamet ettiği Mısır’da ikamet edin. Bu, tıpkı şu İlâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Allah, onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı”. Bazıları yurdunuzda oturun, meâlindeki beyandan Şam ve kutsal toprakların kastedildiğini söylemiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey kavmim! Allah’ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz”. Bazıları yurdunuzda oturun, beyanı hakkında şöyle söylemiştir: Firavunun sizi yerin doğu ve batısından çıkarmak istemesine karşılık, belli bir yerde değil, belki doğu ve batıda dilediğiniz yerde, korkusuzca ve güven içinde oturun demektir. Nitekim bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık”. Bu İbn Abbâs’m görüşüdür.

      Yüce Allah’ın âhiret vakti gelince meâlindeki beyanı Meryem oğlu îsâ’nm gönderilmesidir. “Ci’nâ biküm lefîfâ” (لفيفا جئنا بكم), yani doğu ve batı taraflarına dağılmış olan hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz. Âhiret vakti gelince, bundan îsanm diri oluşunu ve gökten inişini kastediyor. Hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz, yani uzak ve garib kalanların hepsini köylerden şuraya buraya toplayacağız, hepsi bir araya getirilmiş olacak, o birinci toplanma gibidir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre onlar şöyle dediler: Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz, yani ikram edilen üstünlükleri ve kendilerinin alçaklığını görmeleri için, hepinizi; sizi, Firavun u ve ordusunu bir araya toplayacağız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kulnâ (وَقُلْنَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile kökü "k-v-l" (söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek, hükmetmek) olan mazi (geçmiş zaman) fiilin, azamet/mütekellim (Biz) zamiriyle (nâ) birleşiminden oluşur. "Ve Biz dedik / hükmettik" manasına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, kararı yahut evrensel bir gerçeği dışa vuran, dille telaffuz edilen ve muhatabı bağlayan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin "kâle" (dedi) şeklinde değil de "kulnâ" (Biz dedik) şeklinde azamet zamiriyle gelmesinin teolojik ve tarihsel kırılmasını değerlendirir. Bir önceki ayette Firavun ve ordusu bütünüyle sulara gömülmüş, o mutlak zorbalık sıfırlanmıştır. Yaratıcı, bu "Biz dedik" fermanıyla yeryüzündeki o devasa güç boşluğunu (iktidarı) bizzat devralır. Okyanusun kapandığı yerde, tarihin yeni rotasını doğrudan ilahi otorite (Biz) tayin eder ve konuşur.

        Min (مِن)

        Arapçada "den, dan, -den itibaren" manalarına gelen ve zaman/mekân başlangıcını (ibtidâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir.

        Ba'dihî (بَعْدِهِ)

        Kelimenin kökü "b-a-d" olup sözlükte "sonra, ardından, gerisinde, bir şeyin bitişinin peşinden gelen zaman yahut mekân" anlamlarına gelmektedir. "Min" edatından dolayı esre (mecrur) konumundadır. Sonuna Firavun'a (yahut o helak olayına) dönen "onun" (hî) zamiri eklenmiştir. "Onun ardından/sonrasında" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "öncenin (kabl) tam zıddı olarak; bir şeyin varlığının, hükmünün yahut mekânının bütünüyle bitip geçmesinden sonra başlayan o yeni ve kopuk aşama/mesafe" olduğunu bildirir.

        Celaleddin el-Suyuti, "min ba'dihî" (onun helakinden hemen sonra) ifadesinin Arap belagatinde sıradan bir kronolojik sıralama değil; bütünüyle bir "ontolojik devir teslim ve çağ değişimi" işlevi gördüğünü tahlil eder. Firavun'un nefesinin kesildiği an, kölelerin (İsrailoğullarının) özgürlük zamanının (ba'd) başladığı o mutlak milattır.

        Libenî (لِبَنِي)

        Arapçada "için, -e, ait" manaları katan "lam" (li) harf-i ceri ile "b-n-y" (inşa etmek, kurmak, bina etmek) kökünden türeyen "ibn" (oğul) kelimesinin çoğulu olan "benûn" (oğullar) isminin birleşimidir. İsim tamlaması (muzaf) olduğu ve harf-i cer aldığı için sonundaki "nûn" düşmüş, "yâ" harfi ile esre (mecrur) konumuna geçmiştir. "Oğullarına/çocuklarına" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibn/benî" kavramının Kur'an'daki etimolojik derinliğini inceler. Çocuğa "ibn" (oğul) denmesi, babanın kendi soyunu, varlığını ve ismini onun üzerinden "bina etmesi/inşa etmesi" (b-n-y) sebebiyledir. Kelime, bir soyun tarihsel inşasını ve nesiller boyu aktarımını felsefi olarak mimari bir metaforla (bina) kodlar.

        İsrâîle (إِسْرَائِيلَ)

        Yakup peygamberin lakabı olan ve onun soyundan gelenleri niteleyen özel isimdir. "Libenî" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) konumundadır. Gayr-i munsarıf (yabancı özel isim) olduğu için esre yerine üstün (fetha) ile mecrur olmuştur.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yisra-El" (Tanrı ile güreşen yahut Tanrı'nın prensi/kulu) kökenine ve Süryanice literatürdeki mutlak karşılığına işaret eder. Kur'an, bu kadim Ortadoğu ismini kullanarak hitabı evrensel bir tarih sahnesine kilitler. O kitle artık Firavun'un isimsiz köleleri değil, bizzat Yaratıcı'nın muhatap aldığı, atalarının şerefli ismiyle (İsrail) çağrılan özgür bir sosyolojik bütündür.

        İskünül (اسْكُنُوا ال)

        Kelimenin kökü "s-k-n" olup sözlükte "hareketsiz kalmak, durulmak, yerleşmek, ikamet etmek ve huzur bulmak" anlamlarına gelmektedir. Emir (buyruk) kipi çoğul fiil formundadır (Siz yerleşin/oturun). Geçiş kuralı (vasıl) gereği sonundaki elif okunmaz ve belirlilik takısına bağlanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "şiddetli bir hareketin, sarsıntının, göçün yahut fırtınanın (hareket/ıztırab) ardından bütünüyle durulmak, yavaşlamak ve sabit bir noktaya kök salarak sükûnete ermek" olduğunu bildirir. Bıçağa "sikkîn" denmesi de kestiği canlının hareketini bitirip onu durdurmasındandır. Geceye "seken" denmesi de gündüzün telaşını dindirmesindendir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "sükûn/iskân" eyleminin kölelikten özgürlüğe geçişteki o devasa psikolojik ve ontolojik rotasını analiz eder. İsrailoğulları nesiller boyu Mısır'da kırbaç altında, sürgünde, sürekli bir korku, yersizlik ve telaş (hareket) içindeydiler. "İskünû" (yerleşin/durulun) emri, sadece onlara fiziksel bir coğrafya tahsis etmek değil; o asırlık kölelik travmasını, o göçebe ve vatansız anksiyeteyi bitiren mutlak bir "varoluşsal huzur, güven ve kök salma" (sükûnet) inşasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emrin (iskünû) barındırdığı teolojik yetkilendirmeyi değerlendirir. Yeryüzü Firavun'un tapulu malı değildir. Allah, zorbanın elinden aldığı o toprağı yahut vaat edilen o mutlak mekânı (arzı), kendi iradesiyle dilediği kitleye "mesken" (yaşam alanı) olarak bahşeder. İskân, yeryüzünün gerçek sahibinin mülkünü kullarına paylaştırmasıdır.

        Arda (الْأَرْضَ)

        Kelimenin kökü "e-r-d" olup "yer, yeryüzü, zemin, toprak, diyar ve vatan" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "iskünû" fiilinin mef'ulü (nesnesi/mekânı) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "göğün (sema) tam zıddı olarak; aşağıda olan, ayak basılan, sert olan ve üzerinde yaşam sürülen o sabit zemin" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki belirlilik takısının (el-arz) tefsir usulünde "ahd-i zihnî" (muhataplarca bilinen, vaat edilmiş kutsal topraklar/Filistin-Şam bölgesi) yahut mutlak olarak bütünüyle "yeryüzünün her tarafı" manasında kullanıldığını kaydeder. Firavun onları kendi dar toprağından sürmek istemişti; Allah ise onlara mutlak ve geniş "yeryüzünü" (arzı) miras ve mesken kılar.

        Fe-izâ (فَإِذَا)

        Arapçada eylemin nedenselliğini yahut zaman atlamasını bildiren "fe" (fakat, sonra, nihayet) edatı ile "olduğunda, geleceği zaman, şayet" manalarına gelen zaman ve şart zarfı "izâ" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, "fe-izâ" (nihayet o vakit geldiğinde) kurgusunun Arap belagatindeki "tayy-i mekân ve zaman" (aradaki uzun asırları bütünüyle atlayıp nihai sona bağlama) işlevini tahlil eder. Kur'an, İsrailoğullarının o yeryüzündeki yerleşim (iskân) sürecini ve tarihsel serüvenini bu edatla bıçak gibi keser; anlatıyı doğrudan insanlığın o en son, en dehşetli mutlak anına (kıyamete) hızla fırlatır.

        Câe (جَاءَ)

        Kelimenin kökü "c-y-e" olup sözlükte "gelmek, varmak, ortaya çıkmak, bizzat ulaşmak ve gerçekleşmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir. "İzâ" şart edatının eylemidir (Geldiği zaman).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin, uzakta olan bir noktadan hareket edip bütünüyle hedeflediği yere, muhatabın tam karşısına sapmasız bir şekilde varması" olduğunu aktarır.

        Va'dül (وَعْدُ الْ)

        Kelimenin kökü "v-a-d" olup sözlükte "söz vermek, taahhüt etmek, tehdit etmek ve belirlenmiş zaman" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda "câe" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir. İsim tamlamasının tamlayanıdır (muzaf).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimsenin gelecekte iyilik yahut kötülük (azap) yapacağına dair kesin bir beyanda bulunması, o eylemi kendi üzerine mutlak bir borç (taahhüt) kılması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" (söz) kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahiret) mutlaklığını inceler. Yaratıcı'nın kıyamete ve hesaba dair verdiği söz sıradan bir ihtimal değildir; bizzat varoluşun yasalarına kazınmış, evrenin işleyişine kodlanmış ve vakti geldiğinde asla şaşmayacak o sarsılmaz "ontolojik randevunun" (vaad) ta kendisidir.

        Âhırati (الْآخِرَةِ)

        Kelimenin kökü "e-h-r" olup sözlükte "geri kalmak, ertelemek, son, bitiş ve bir şeyin nihayeti" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış, "va'd" isminin tamlananı (muzafün ileyh) olarak esre (mecrur) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "evvelin (başlangıcın/ilkin) tam zıddı olarak; bir silsilenin, sürecin yahut varlığın bütünüyle bitip kapandığı o en son sınır, en arka nokta" olduğunu bildirir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retoriğinde "va'dül âhıreti" (o sonun/ahiretin mutlak vaadi) terkibinin Geç Antik Çağ inançlarındaki o devasa eskatolojik çöküşü ve mutlak hesaplaşma anını (apokalipsi) nitelediğini analiz eder. Yeryüzündeki yerleşim (iskân) geçicidir; asıl olan, o "en son" (âhıret) perdenin kapanacağı ve tarihin bütünüyle sıfırlanacağı o kaçınılmaz randevudur.

        Ci'nâ (جِئْنَا)

        Kelimenin kökü "c-y-e" olup "gelmek, varmak, ortaya çıkmak, getirmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz geldik/getirdik/nâ) kullanılmıştır. Şart (izâ) cümlesinin cevabıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin "onlar gelecekler" şeklinde değil de doğrudan azamet zamiriyle "ci'nâ" (Biz getireceğiz) şeklinde kurgulanmasındaki ilahi tahakkümü değerlendirir. Ahiretteki toplanma, insanların kendi iradeleriyle, yürüyerek yahut isteyerek geldikleri bir buluşma değildir. O gün inisiyatif bütünüyle Yaratıcı'nın elindedir; insanları o mahşer meydanına bizzat "Allah'ın o devasa ve karşı konulmaz sürükleyişi/getirmesi" (ci'nâ) çekecektir.

        Biküm (بِكُمْ)

        Arapçada "ile, -i, beraberinde" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile muhatap çoğul olan "siz, sizi" (küm) zamirinin birleşimidir. "Ci'nâ" (geldik) fiili "bâ" harf-i ceriyle kullanıldığında eylem geçişli (müteaddi) olur ve "Sizi getirdik / Sizi toplayıp getireceğiz" manasını kazanır. O mutlak toplanmanın nesnesini/muhatabını (bütün insanlığı/İsrailoğullarını) kilitler.

        Lefîfâ (لَفِيفًا)

        Kelimenin kökü olan "l-f-f" lafzı, sözlükte "sarmak, dürmek, birbirine katmak, iç içe geçirmek, karıştırmak ve karmaşık kalabalık" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, o toplanmanın/getirilmenin nasıl olacağını niteleyen hal (durum zarfı) veya mef'ul-i mutlak olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ayrı ayrı, düzenli veya farklı olan nesnelerin (yahut kumaşların) birbirine dolanarak, katlanarak ve bütünüyle iç içe geçerek ayırt edilemez tek bir kütle/yumak (leff) haline dönüşmesi" olduğunu bildirir. İki baldırın birbiri üstüne binmesine, yahut sık ağaçların birbirine dolanmasına da bu yüzden "leff/iltifaf" denir.

        Toshihiko Izutsu, "lefîf" kavramının Kur'an'ın o devasa eskatolojik (ahiret) felsefesindeki yerini analiz eder. Yeryüzünde insanlar kendilerini soy, kabile, millet, din veya statü gibi çizgilerle birbirlerinden titizlikle ayırırlar. Sınırlar çizer, özel meskenler (iskân) kurarlar. Ancak o "son vaat" (kıyamet) geldiğinde; Yaratıcı, dünyadaki bütün o yapay sınırları, kategorileri ve soyları paramparça eder. "Lefîf", tarihte yaşamış istisnasız herkesin; Arap'ın Acem'le, zalimin mazlumla, efendinin köleyle, İsrailoğullarının diğer bütün milletlerle bütünüyle "birbirine dolandığı, iç içe geçtiği, mahşer meydanında ayırt edilemez, dehşetli, devasa ve karmaşık tek bir kütle/yığın" halinde toplanmasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (lefîfâ) barındırdığı görsel (vizüel) kaosu, ontolojik eşitlenmeyi ve edebi kapanışı muazzam bir tahlille inceler. Ayet, İsrailoğullarına yeryüzünde belirli, düzenli, ayrılmış ve bağımsız bir mekân (iskân/yurt) tahsis edilmesiyle başlamıştır. Ancak ayetin sonu (fasılası), o düzenli yerleşimi bütünüyle yıkan bir "kozmik dürülme" tablosuyla kapanır. Kıyamet koptuğunda, o yeryüzündeki düzenli iskân biter; milyarlarca insan, tıpkı devasa bir kumaşın dürülüp buruşturulması gibi birbirine sarılarak, üst üste yığılarak ve karmakarışık bir halde (lefîfâ) o ilahi mahkemenin önüne savrulur. Fasıla; insanın dünyadaki o "düzenli yerleşikliğini" (sükûn), ahiretteki o sarsıcı, düzensiz, devasa ve "birbirine dolanmış mahşer yumağı/kütlesi" (lefîfâ) ile ebediyete kadar dondurarak mühürler. Kimlikler sıfırlanmış, herkes "lefîf" (tek bir yığın) olmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X