فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
“Derken Firavun onların ülkedeki varlığına son vermek istedi. Bu yüzden biz onu ve yanındakilerin hepsini denizde boğduk.”
Yani Firavun onların yerdeki varlığına son vermek istedi. Müfessirler şöyle demiştir; Firavun onları ülkeden çıkarmak ve yok etmek istedi. Yani Mısır’dan. Fakat o Allah’ın Mûsâ’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar” meâlindeki emri ile kavmini çıkarmasını istediği için. Firavun kendilerini çıkarmadan, onlar Mısır’dan gönüllü olarak çıkmışlardı. O zaman Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi meâlindeki beyanın yorumu, öldürmek ve yok etmekle dünyadan çıkarmak istedi demektir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık”. Yerin doğusundan çıkarmayı kasteddi. Yoksa belirttiğimiz gibi, onlar zaten onun toprağından çıkmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Bu yüzden biz onu ve yanındakilerin hepsini denizde boğduk. Bu, Allah’ın başka bir âyette ifade buyurduğu şu husustur: “Derken İsrâiloğulları’nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da haksız yere onlara saldırmak üzere peşlerine düşmüştü”.
Yorumu Yorumla
-
Fe erâde (فَأَرَادَ)
Arapçada eylemin nedenselliğini ve peş peşe gelişini bildiren "fe" (bunun üzerine, derhal) edatı ile "r-v-d" (istemek, irade etmek, kastetmek, bir şeye yönelmek) kökünden türeyen if'al babında mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin (erâde) birleşimidir. Faili (öznesi) gizli "O" (Firavun) zamiridir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi arzu edip talep etmek, zihindeki bir amacı gerçekleştirmek üzere ona doğru hareket etmek ve kararlılıkla yönelmek" olduğunu bildirir. İleri geri gidip gelmeye (müravede) de bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "irade/erâde" eyleminin Kur'an'daki kelami sınırlarını tahlil eder. İrade, meşiet (mutlak yaratma/oldurma gücü) ile aynı şey değildir. Firavun sadece "irade etmiştir" (istemiş, niyet etmiş ve kurgulamıştır); ancak karşısındaki o mutlak ilahi meşiet (Allah'ın gücü) onun bu beşeri ve zalimce kurgusunu anında ezip geçecektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin başındaki "fe" (bunun üzerine) edatının barındırdığı o politik ve psikolojik kırılmayı değerlendirir. Musa'nın o devasa mucizeleri (beyyinât) karşısında entelektüel olarak yenilen, sözü tükenen ve şahitleri (sihirbazları) elinden alınan Firavun; o acziyetinin "üzerine derhal" (fe) devlet terörüne, kaba kuvvete ve yok etme kastına (erâde) sığınır. Düşüncenin bittiği yerde zorbanın şiddet iradesi (erâde) başlar.
En (أَن)
Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar (isim fiil / -mek, -mak) manası katan edattır. Firavun'un "irade ettiği" (erâde) o spesifik suçun ne olduğunu bağlamaya yarayan dilbilgisel köprüdür.
Yestefizzehüm (يَسْتَفِزَّهُم)
Kelimenin kökü "f-z-z" olup sözlükte "korkutmak, ürkütmek, yerinden sıçratmak, tahrik etmek, sürüp çıkarmak ve koparmak" anlamlarına gelmektedir. İstif'al babında (istifzâz) muzari tekil fiil formundadır (O sürüp çıkarmak/kökünden kazımak istedi). Sonuna İsrailoğullarına dönen "onları" (hüm) nesne zamiri eklenmiştir. "En" edatından dolayı nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "sakin ve yerleşik (mutmein) duran bir varlığı, aniden üzerine atılarak, korkutarak yahut şiddet uygulayarak bulunduğu yerden sıçratmak, hızla kaçmaya zorlamak ve sarsmak" olduğunu bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin ifti'al yahut if'al babında değil de doğrudan "istif'al" (yestefizze) babında kullanılmasının Arap belagatindeki "mübalağa, zorlama ve tekellüf" işlevini tahlil eder. Eylem sıradan bir sürgün kararı değildir; Firavun'un İsrailoğullarını bütünüyle sindirerek, devletin bütün kolluk kuvvetlerini ve şiddet mekanizmalarını kullanarak onları o topraklardan "köklerinden kazırcasına, dehşete düşürerek ve panikleterek söküp atma" stratejisidir.
Dücane Cündioğlu, "istifzâz" (yerinden söküp atma) eyleminin ontolojik ve sosyolojik trajedisini inceler. Firavun, sadece Musa'yı değil, onun temsil ettiği o uyanışı/tevhid inancını taşıyan bütün bir kitleyi (hüm) ontolojik köklerinden ve mekândan (topraktan) koparmayı hedefler. Sürgün (istifzâz); zorbanın, farklı olana, kendisine boyun eğmeyene karşı uyguladığı o en eski, en kaba ve en şiddetli demografik mühendisliktir (yok etme projesidir).
Minel (مِّنَ الْ)
Arapçada "den, dan, içinden" manaları katan "min" harf-i cerinin ve onu takip eden ismin belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur. Koparılmanın (istifzâzın) hangi zeminden olacağını sabitler.
Ardı (الْأَرْضِ)
Kelimenin kökü "e-r-d" olup "yer, yeryüzü, zemin, toprak ve vatan" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, "min" edatından dolayı esre (mecrur) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "ayak basılan, sert olan, üzerinde yaşanılan, kök salınan ve mülkiyet kurulan o sabit/aşağı zemin" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki belirlilik takısının (el-arz) tefsir usulünde "ahd-i zihnî/hâricî" (muhataplarca bilinen o spesifik yer) olduğunu kaydeder. Firavun onları herhangi bir yeryüzünden değil; bizzat asırlardır yaşadıkları, kök saldıkları, köle olarak inşa ettikleri ve Firavun'un mutlak iktidar alanı olan o spesifik "Mısır toprağından" (el-ard) bütünüyle kazımayı (etnik bir temizliği) irade etmiştir.
Fe (فَ)
Arapçada eylemin hemen ardından gelen, hız ve anında karşılık (takibiye/müfâcee) bildiren "fakat, bunun üzerine anında, derhal" manalarındaki atıf edatıdır.
Ağraknâhü (أَغْرَقْنَاهُ)
Kelimenin kökü "ğ-r-k" olup sözlükte "suya batmak, boğulmak, dibe çökmek, bütünüyle kapsanmak ve yok olmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (iğrak / boğmak) mazi (geçmiş zaman) fiil formundadır ve azamet zamiriyle (Biz boğduk/nâ) kullanılmıştır. Sonuna Firavun'a dönen "onu" (hü) nesne zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir nesnenin yahut canlının, suyun veya herhangi bir felaketin içinde bütünüyle, zerresine kadar kaybolması, nefessiz kalması ve o kuşatmanın altında ezilip gitmesi" olduğunu belirtir. Yayı sonuna kadar çekip germeye de (gerek) bu bütünüyle kapsama fıtratından dolayı bu isim verilir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, başındaki "fe" edatıyla birleşen "fe-ağraknâhü" (Bunun üzerine Biz de onu derhal boğduk) fiilinin o devasa teolojik müdahalesini (Sünnetullah'ı) değerlendirir. Firavun, yeryüzünde tanrılık taslayarak zayıf bir kitleyi yurdundan sürmeyi planlarken (erâde); Yaratıcı o plana mühlet vermez. Adalet, "fe" edatının o şimşek gibi hızıyla iner. Zorbanın kurgusu, evrenin asıl Sahibinin o mutlak su (deniz) felaketiyle, onu nefessiz bırakan o dehşetli "boğma" (ağraknâ) eylemiyle anında parçalanır. İrade eden Firavun'dur, ezen ve bitiren ise Allah'tır.
Ve men (وَمَن)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "kim, onunla olan her kim, şahıslar" manalarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "men" lafzının birleşiminden oluşur. Helakin sadece Firavun'un şahsıyla sınırlı kalmadığını, suçun çeperini genişlettiğini belirten köprüdür.
Meahû (مَعَهُ)
Arapçada "ile, beraber, birlikte, eşliğinde" manalarına gelen "m-a" birliktelik (maiyyet) zarfı ile Firavun'a dönen "onun/onunla" (hû) zamirinin birleşimidir.
Toshihiko Izutsu, "ve men meahû" (ve onunla beraber olanların hepsini) kurgusunun Kur'an'daki ontolojik ve sosyolojik adalet felsefesini analiz eder. Kur'an, diktatörlükleri tek kişilik bir suç örgütü olarak görmez. Firavun tek başına kimseyi süremezdi; zulüm, ancak o zorbaya alkış tutan, ordusunda yer alan, onun sistemine hizmet eden ve onunla omuz omuza yürüyen (maiyyet/beraberlik) devasa bir kitleyle var olur. İlahi adalet, sadece emri vereni (Firavun'u) değil; liyakatsizce o zulme ortak olan, o suçu taşıyan "onunla beraberki herkesi" (men meahû) aynı kolektif helake, aynı denizin dibine gömerek adaletin o sarsılmaz ve evrensel faturasını keser. Beraber yürüyen, beraber boğulur.
Cemîâ (جَمِيعًا)
Kelimenin kökü olan "c-m-a" lafzı, sözlükte "toplamak, bir araya getirmek, bütünü, hepsi, eksiksiz olarak birleşmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde isim/sıfat formunda olup, cümlede "ağraknâ" (boğduk) eyleminin nasıl gerçekleştiğini niteleyen hal (durum zarfı) veya te'kid (pekiştirme) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınıklığın, parçalanmışlığın ve eksikliğin (tefrika) tam zıddı olarak; hiçbir cüzü, kişiyi yahut zerreyi dışarıda bırakmaksızın mutlak, bütüncül ve tek bir çerçevede bir araya gelme/toplanma" olduğunu bildirir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (cemîâ) barındırdığı görsel (vizüel) şiddeti, felsefi adaleti ve eskatolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Ayet, Firavun'un İsrailoğullarını Mısır'dan kökünden kazıma, "topluca sürme" (istifzâz) planıyla başlamıştı. Allah bu zalim plana, bizzat Firavun ordusunun kendi üzerinden cevap verir. O mutlak ilahi boğma eylemi (ağraknâ) gerçekleştiğinde; ordunun bir kısmı kurtulmaz, bir kısmı karaya çıkmaz. Cümlenin sonuna, adeta o denizin devasa dalgalarının kapanma sesini andıran bu "cemîâ" (bütünüyle, istisnasız hepsi, topluca) kelimesi asılır. Fasıla, zorbalığın o ihtişamlı ordusunun, o mutlak iktidarın okyanusun dibinde "tek bir fert bile hayatta kalmaksızın, toptan, yekpare ve bütünüyle" (cemîâ) sıfırlanışını, o kusursuz ve eksiksiz helaki ebediyete kadar dondurarak mühürler. Firavun onları yeryüzünden silmek istemişti; ancak Kızıldeniz, onu ve ordusunu "topluca/bütünüyle" (cemîâ) tarihten silmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla