قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 102. Ayet
Daralt
X
-
“Mûsâ şöyle dedi: ‘Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik!’”
Mûsâ şöyle dedi: Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi. “Alimte” (علمت) kelimesi fethalı ve dammeli de okunmuştur. Allah’ın başlangıçta çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi buyurması da mümkündür. Başka bir defasında Mûsâ (a.s.) Firavuna karşı delil getirince çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi buyurdu. “Besâir” (بصائر) yani inatçı ve kibirli olmayanlar, kendisi aracılığı ile gerçeği bâtıldan ayırarak gördüğü halde demektir.
Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik! Mûsâ (a.s.), Firavunun Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum sözüne karşılık Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik! mukabelesinde bulunmuştur. Bazıları “mesbûr” (مثبورا) kelimesine “helâk olmuş” mânasını vermiştir. “Mağlub” da denilmiştir. Bazıları da değiştirilmiş anlamı vermiştir. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik meâlindeki beyanın şu mânaya gelmesi ihtimali vardır; Yani kendi aleyhine helâk olmayı istersin. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”. Yani helâki isterler. Zan, bazan zan edilecek yerde bazan da bilgiye konu olan yerde olur.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut inancı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "kâle" (dedi) fiiliyle başlamasının ve Musa'nın Firavun'a verdiği cevabın teolojik cesaretini değerlendirir. Bir önceki ayette Firavun, Musa'yı büyülenmiş (meshûr) olmakla suçlamıştır. Musa ise hiçbir savunma kompleksine girmeden, bizzat "kâle" (söyledi/haykırdı) eylemiyle doğrudan bir karşı taarruza geçerek, dünyanın en büyük zorbasının yüzüne karşı o sarsılmaz ve ezici hakikati bizzat "sözle" inşa edip kilitler.
Lekad (لَقَدْ)
Arapçada yemin ve pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye/kasem" (le) ile mazi fiilin önünde eylemin kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "le" ve "kad" edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "katmerli te'kid" (şiddetli pekiştirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Musa, Firavun'un iç dünyasındaki o inkarı sıradan bir varsayımla değil; yeminle ve mutlak bir eminlikle (Andolsun ki sen çok iyi biliyorsun) diyerek, hasmının o yalan söyleyen psikolojisini dilbilgisel bir otoriteyle deşifre eder.
Alimte (عَلِمْتَ)
Kelimenin kökü "a-l-m" olup "bilmek, tanımak, idrak etmek, damga ve iz bırakmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) muhatap tekil fiildir. "Sen kesinlikle bildin / idrak ettin" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mahiyetini ve sınırlarını, kendisini diğer şeylerden bütünüyle ayıran o mutlak ve şaşmaz nişan/iz (alâmet) sayesinde cehaletin zıddı olarak bütünüyle kavramak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim/alimte" eyleminin Kur'an'daki ontolojik ve psikolojik çatışmasını tahlil eder. Firavun dışarıdan (diliyle) ayetleri inkar edip Musa'ya "büyücü" demiştir; ancak Musa "alimte" (sen aslında çok iyi biliyorsun) fiiliyle onun o sahte maskesini düşürür. İlim, burada Firavun'un kalbindeki o gizli onayın, vicdanındaki o bastırılmış kesin bilginin (yakînin) ifşasıdır. Zorba, içten içe bildiği gerçeği dışarıdan kibriyle reddeden şizofrenik bir fıtrattadır (cühûd).
Mâ (مَا)
Arapçada olumsuzluk (nefy) bildiren "değil, etmedi" manasındaki edattır. İleride gelecek olan "illâ" (ancak) edatıyla birleşerek hasr (sınırlandırma) kurgusunu başlatır.
Enzele (أَنزَلَ)
Kelimenin kökü "n-z-l" olup sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek, yerleşmek ve konaklamak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (inzal) mazi (geçmiş zaman) tekil fiil formundadır (İndirdi).
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin, şahsın veya nesnenin yüksekte bulunduğu bir konumdan, dikey bir eksende aşağıya doğru inmesi/bırakılması" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "inzal" eyleminin ontolojik yönünü analiz eder. Musa'nın elindeki o mucizeler, yeryüzünün toprağından veya insan aklından (sihirden) üretilmiş yatay eylemler değildir. Onlar bütünüyle aşkın, ilahi ve dikey bir müdahaleyle Yaratıcı'nın katından fiziksel dünyaya "indirilmiş" (enzele) kozmik gerçekliklerdir.
Hâülâi (هَٰؤُلَاءِ)
Arapçada yakın çoğulu işaret eden "bunlar, şunlar" manasındaki ism-i işarettir. "Enzele" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mahallen nasb halindedir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi retoriğinde işaret isimlerinin (hâülâi/bunlar) barındırdığı o devasa "somutlaştırma ve yüzleştirme" gücünü analiz eder. Musa, uzaktaki veya soyut bir felsefeden bahsetmez; bizzat Firavun'un gözleri önünde duran, asaya, denize ve tufana (o dokuz mucizeye) adeta parmağıyla dokunurcasına "işte bunları" (hâülâi) diyerek gerçeği zorbanın gözünün içine sokar.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla cümlenin ortasındaki bu istisna (illâ) edatının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "kasr/hasr" (mutlak tahsis ve sınırlandırma) sanatı kurduğunu tahlil eder. Musa, bu mucizelerin kaynağını "sadece ve istisnasız" (mâ ... illâ) o mutlak ilahi otoriteye kilitler; sihir, tesadüf veya doğa olayı ihtimallerini bıçak gibi kesip atar.
Rabbüs (رَبُّ السَّ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Cümlede "enzele" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir ve geçiş kuralıyla (vasıl) sonraki kelimeye bağlanır. İsim tamlamasının tamlayanıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, hükmün "Allah" ismiyle değil de bizzat "Rabb" (Terbiyeci, Mutlak Sahip, Efendi) sıfatıyla gelmesindeki o devasa teolojik restleşmeyi inceler. Mısır teolojisinde Firavun, halkının yegâne "Rabbi" (sahibi/efendisi) olduğunu iddia ediyordu. Musa ise bizzat o sahte rabbin gözünün içine bakarak; bu mucizeleri indiren gücün evrenin o asıl, tek ve mutlak "Rabbi" olduğunu haykırır. Bu kelime, Firavun'un sahte iktidarını kendi sarayında parçalayan ontolojik bir balyoztur.
Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
Kelimenin kökü "s-m-v" olup "yüksek olmak, yücelik, yukarıda olan, gökyüzü" manalarına gelir. "Semâ" isminin çoğulu (gökler) olup "Rabb" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) olarak esre (mecrur) halindedir.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramice (Şemayya) köklerindeki "katman katman yükselen metafiziksel âlemler" mefhumuyla olan bağını tahlil ederek; bu çoğul formunun, Firavun'un o daracık yeryüzü (Mısır) krallığına karşı, evrenin o uçsuz bucaksız, aşkın ve kozmik tavanını nitelediğini aktarır.
Vel-Ardı (وَالْأَرْضِ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "e-r-d" (yer, yeryüzü, toprak) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-Arz" isminin birleşimidir. Esre (mecrur) konumundadır.
Angelika Neuwirth, "göklerin ve yerin Rabbi" (Rabbüs-semâvâti vel-ard) ikilisinin Kur'an'ın retorik yapısındaki (merizm/kutupluluk) gücünü analiz eder. Musa, Firavun'un sadece Mısır'a hükmettiği o kof iktidarını alır; evrenin bütün göklerini ve bütün yeryüzünü (yukarıyı ve aşağıyı, yani her şeyi) mutlak mülkiyetinde tutan o ezici ilahi otoritenin karşısında bütünüyle sıfırlar.
Besâira (بَصَائِرَ)
Kelimenin kökü olan "b-s-r" lafzı, sözlükte "görmek, idrak etmek, basiret sahibi olmak, gözle yahut kalple net bir şekilde seçmek ve ibret" anlamlarına gelmektedir. "Basîret" isminin çoğulu (besâir/kalp gözünü açan kanıtlar) formunda olup, "enzele" fiilinin mef'ul-i lieclih'i (sebebi) yahut hali (durum zarfı) olarak nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "körlüğün (amâ) tam zıddı olarak; bir şeyi fiziksel gözle yahut aklın keskin içgörüsüyle bütünüyle ihata etmek, perdenin arkasındakini net bir şekilde kavramak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "besâir" kavramının sıradan bir görsel nesne olmadığını; insanın zihnindeki karanlıkları parçalayan, kalbine o mutlak ışığı (yakîni) zerk eden ve muhatabı gerçeği kabullenmeye mecbur bırakan o "devasa entelektüel ve ruhsal aydınlatıcılar/kanıtlar" olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "besâir" (göz açıcı deliller) kelimesinin Firavun tasavvurundaki o trajik ironisini muazzam bir tahlille değerlendirir. Yaratıcı o mucizeleri Firavun'un kalbini aydınlatmak, körlüğünü gidermek ve ona "basiret/içgörü" kazandırmak için bizzat birer "besâir" olarak indirmiştir. Ancak Firavun'un kibri öylesine katılaşmıştır ki; o "göz açıcı aydınlıklara" (besâir) rağmen bile isteye kör (a'mâ) kalmayı tercih eder. Kelime, hakikatin o keskin aydınlığı ile zorbanın o zifiri karanlık inatçılığını şiddetli bir felsefi kontrasta sokar.
Ve innî (وَإِنِّي)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve", isim cümlesini pekiştiren "şüphesiz, muhakkak ki" (inne) edatı ve "ben" (yâ/î) mütekellim zamirinin birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin ikinci kısmına geçerken kullanılan bu "ve innî" (ve şüphesiz ben) pekiştirmesinin, Musa'nın Firavun'a karşı giriştiği o psikolojik ve retorik savaşta kendi benliğini, kendi elçilik onurunu sarsılmaz bir sütun gibi zorbanın karşısına diktiği o dilbilgisel meydan okuma olduğunu tahlil eder.
Le-ezunnüke (لَأَظُنُّكَ)
Kelimenin kökü "z-n-n" olup sözlükte "sanmak, varsaymak, emin olmak, kanaat getirmek ve zannetmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci tekil şahıs fiildir. Başında pekiştirme (te'kid) lamı (le) bulunur ve sonuna Firavun'a dönen "seni" (ke) nesne zamiri eklenmiştir. "Kesinlikle ben sana şu kanaatteyim / seni şöyle zannediyorum" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye dair aklın ürettiği fikir, kanaat ve kesinliğe yakın bilgi yahut varsayım" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Musa'nın bu "le-ezunnüke" (kesinlikle ben seni sanıyorum) fiilini kullanmasındaki o kusursuz retorik ve psikolojik sanatını (Arap belagatindeki 'müşâkele/mukabele' sanatını) inceler. Bir önceki ayette (101. ayet) Firavun Musa'ya kibirle "İnnî le-ezunnüke yâ Musa meshûrâ" (Şüphesiz ben seni ey Musa büyülenmiş zannediyorum) demişti. Musa, Firavun'un bizzat o kendi kullandığı kelimeleri, o kalıbı (ve innî le-ezunnüke / şüphesiz ben de seni zannediyorum) kelimesi kelimesine kopyalayarak hasmının silahını bizzat ona çevirir. Bu, altta kalmayan, zorbanın sözünü ağzına tıkayan devasa bir edebi "iade-i taarruzdur."
Yâ Fir'avnu (يَا فِرْعَوْنُ)
Arapçada seslenme/nida bildiren "yâ" edatı ile Antik Mısır krallarının unvanı/ismi olan "Fir'avn" kelimesinin birleşimidir. Nida edilen (münada) olduğu için ötre (merfu) konumundadır.
Arthur Jeffery, kelimenin Mısır kökenli (Per-Aa / Büyük Saray) etimolojisine dikkat çeker.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Musa'nın Firavun'a doğrudan "Yâ Fir'avnu" (Ey Firavun) diyerek seslenmesindeki o dondurucu teolojik ve politik yıkımı değerlendirir. Mısır saray protokolünde Firavun'a asla bu şekilde çıplak bir isimle (Ey Firavun diye) hitap edilemezdi; o "yüce efendi, tanrı" gibi sıfatlarla anılırdı. Musa, onu bütün o sahte tanrılık maskelerinden, o kutsal protokol zırhlarından bütünüyle soyarak; doğrudan çıplak, fani ve sıradan bir beşermiş gibi en kaba haliyle "Ey Firavun" diye çağırır. Bu nida, sarayın ortasında iktidarın ilahlık kurgusunu paramparça eden ontolojik bir tokattır.
Mesbûrâ (مَثْبُورًا)
Kelimenin kökü olan "s-b-r" lafzı, sözlükte "helak olmak, mahvolmak, yıkıma uğramak, hüsrana düşmek, lanetlenmek ve dipsiz bir çukura yuvarlanmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (kendisine eylem yapılan/helak edilmiş) formunda olup, "ezunnüke" fiilinin ikinci mef'ulü (nesnesi) yahut hali olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir varlığın uçurumdan aşağıya atılarak bütünüyle parçalanması, kurtuluş ümidinin kalmayacak şekilde (sübur) mutlak bir yıkıma, lanete ve kahra uğraması" olduğunu bildirir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (mesbûrâ) barındırdığı felsefi simetriyi, ritmik intikamı ve eskatolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Bir önceki ayetin sonunda Firavun, Musa'yı "meshûrâ" (büyülenmiş/aklı alınmış) diyerek aşağılamıştı. Musa ise ayetin kapanışında, o kelimenin kafiyesini ve veznini bütünüyle aynı ritimde tutarak, ancak anlamını ontolojik bir felakete çevirerek "mesbûrâ" (kahrolmuş, helak olmuş, lanetlenmiş ve dipsiz uçuruma yuvarlanmış) kelimesiyle cevap verir. Fasıla; "meshûrâ" ile "mesbûrâ" arasındaki o kusursuz akustik çatışmayı kullanarak; hakikati sihir (meshûr) zanneden o devasa zorbanın (Firavun'un), aslında ilahi adaletin duvarına çarpıp bütünüyle paramparça olacak, tarihten ve varlıktan bütünüyle silinecek (mesbûrâ) aciz bir lanetli olduğunu ebediyete kadar dondurarak mühürler. Zorbanın sözü büyü, akıbeti ise mutlak helaktir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla