Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 101. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 101. Ayet

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad âteynâ mûsâ tis’a âyâtin beyyinât(in)(s) fes-el benî isrâ-île iż câehum fekâle lehu fir’avnu innî leezunnuke yâ mûsâ meshûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Andolsun biz Mûsâ’ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğulları’na sor; Mûsâ onlara geldiğinde Firavun ona, ‘Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!’ demişti.”

      Andolsun biz Mûsâ’ya açık seçik dokuz âyet verdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanlarda geçen âyet Allahın Mûsâ’ya (a.s.) verdiği mûcizeler ve Firavun’a karşı tartışmada kullanmasını emrettiği delillerdir Yoksa Mûsâ’nm (a.s.) âyetleri dokuzdan fazla, yirmi ve daha çok olurdu. Çünkü onun asâsında dört mûcize vardı. Biri asâsını denize vurup da yarıldığı zaman, diğeri kayaya vurup da ondan su gözeleri fışkırdığı zaman, bir diğeri asâsını atıp ejderhaya dönüştüğü zaman, dördüncüsü ise ejderha büyücülerin iplerini, asâlarmı ve benzeri araçlarını yuttuğu zamandır. Sanki sayı belirttiğimiz rakama ulaşıyor. Fakat Allah apaçık delil olarak dokuz mûcizeden bahsetti ki Hz. Mûsaya, bunlarla Firavun ve kavmine karşı tartışmasını emretti.

      “Beyyinât” (بينات), yani Allah katından geldiği ve beşerden olmayıp semavi olduğu konusunda açık seçik. Yahut “beyyinât” (بينات) Mûsanın, bütün haber verip söylediklerinde doğruluğunu açıklayıcı oldukları, verdiği hükümlerde ve yaptığı işlerde âdil olduğunu açıkladığı halde. Çünkü peygamberlerin mûcizelerinde şuna ihtiyaç duyulur: Mûcizeler, insanlara söyledikleri sözlerde ve verdikleri hükümde peygamberlerin doğru ve âdil olduklarım açıklamasıdır. Çünkü onlar Allaha ibadet ve itaata çağırıyorlar, bu da her sağlam aklın ve selim yaratıhşın gerekli kıldığı olaydır. Mucizelere olan ihtiyaç, peygamberlerin sözlerinde doğruluk ve verdikleri hükümlerde âdil olduklarını göstermekten başka bir şey değildir.

      Ayrıca bu mûcizeler hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları asâ, el, taş, malları yok etmek. Elif Lâm Mim Sâd (A‘râf) sûresindeki beş mûcizedir. Bunlar da yüce Allah’m şu beyanında belirttiği mûcizelerdir; “Biz de açık seçik mûcizeler olmak üzere onların üzerine tûfanı gönderdik...”. Bazıları “Elif lâm mîm sâd” (المص) sûresinde sözü edüen beş mûcize şunlardır demiştir: Asâ [iki mûcize], gönderilen ölüm, bembeyaz el, denizin yarılması. Bazıları da şöyle demiştir: “Elif lâm mîm sâd” sûresinde belirtilen beş mûcizenin el, dilindeki düğümün çözülmesidir, asâda ise iki tane mûcize vardır. îbn Abbâs (r.a.) da şunu söylemiştir: Asâ, el, kıtlık, meyve eksikliği. Bununla beraber, tefsircilerden bir kısmı kıtlık ile meyve eksikliğini bir kabul ederler; ikisini ayrı ayrı kabul edenler de vardır. Bunun gibi, bir kısmı da asâyı da tek bir mûcize kabul ederler, iki ayır mûcize kabul edenler de vardır. Mallarını yok etmeyi mûcize sayan da saymayan da vardır. Biz ise asâyı tek bir mûcize kabul ediyoruz; kıtlık ile meyvelerin eksiltilmesini bir mûcize, malları yok etmeyi bir mûcize, “elif lâm mîm sâd” sûresinde belirtilen beş maddeyi mûcize kabul ediyoruz. Toplam sekiz mûcize oluyor. Dokuzuncusu da “Mûsâ şöyle dedi: Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdiğimi. Çünkü Allah “çok iyi biliyorsun ki” onlar birer mûcizedir, buyurmuştur. Firavun Hz. Mûsanm bu sözünü yalanlamadı ve onu yalanlayacak bir şey ile karşılık vermedi. Bu durum, yüce Allah’ın buyurduğu şu durumdur: “Mûcizeleri açık ve kesin olarak görüp idrak ettikleri halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!” yüce Allah, onların birer mûcize ve kuvvetli delil olduklarını kesin bildikten sonra onları zulüm ve inatlarından dolayı inkâr ettiklerini haber verdi. Safvân b. Assâl el-Murâdî şu rivayeti nakletmiştir: İki yahudi Hz. Peygambere (s.a.) gelip ona, Allah’ın Mûsanm getirdiğini söylediği dokuz mûcizeyi sordular. Hz. Peygamber de şöyle cevap verdi; “Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayın, hukuka aykırı olarak bir insanı öldürmeyin, zina etmeyin, israf etmeyin, suçsuz insanı sulta sahibine gidip şikâyet etmeyin, faiz malı yemeyin, namuslu kadınlara iftira atmayın, savaştan kaçmayın, ey iki yahudi! Sizler cumartesinin saygınlığını ihlâl etmeyin.” Safvân dedi ki: O iki yahudi Hz. Peygamber’in iki el ve ayağını öptüler ve: “Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin” dediler. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.) onlara; “Müslüman olmanızı engelleyen şey nedir?” diye sordu. Onlar da: “Eğer müslüman olursak yahudiler bizi öldürürler” cevabını verdiler. En doğrusunu Allah bilir.

      Haydi İsrâiloğulları’na sor. O onlara gelince. Yani Mûsâ (s.a.) onlara geldiğinde. Bazıları dedi ki: Allah, yahudiler nezdinde, Hz. Peygamber’in (s.a.) bunları Allah’ın bildirmesi ile bildiğini, kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu onların kafasına yerleştirmek için Resûlullah’a (s.a.), İsrâiloğulları’na kendi kitaplarındaki dokuz mûcizeyi sormasını emretti. Çünkü onlar o mûcizeleri, Hz. Peygamber’in (s.a.) dilinden başka bir dilde olan kendi kitaplarından biliyorlardı, oysa Hz. Peygamber (s.a.) eli ile yazı yazmıyordu, yazı öğrenmek için de kimsenin yanma ders almak için gitmemişti. Bu durum, onların, Hz. Peygamber’in (s.a.) bu bilgiyi ancak gökten gelen bir vahiy ile bilebildiğini bildiklerine işaret eder. Bazıları da şöyle demiştir: O ifade onlara bu soruyu sormaları için bir emir mahiyetinde değildir, belki onlara sorsaydm sana haber verirlerdi, tarzındadır. Nitekim yüce Allah: “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz” buyurmuştur.

      Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum! demişti. Aklında bir sorun var, yani büyülendin demektir. Büyülenen kimse, aklı etki altına alınan, aklını kullanmayan demektir. Onların sözleri çelişkilidir, çünkü onlar bir kere onun için büyücü dediler, bir kere de büyülenmiş; oysa büyücü, basireti son noktaya ulaşan demektir, büyülenen ise büyücünün mağlup edip kahrettiği kişi demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lekad (وَلَقَدْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve", yemin ve pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye/kasem" (le) ile mazi fiilin önünde eylemin kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki "le" ve "kad" edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "katmerli te'kid" (şiddetli pekiştirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Kur'an, Musa'ya verilen o devasa mucizeleri sıradan bir tarihi anlatı yahut efsane olarak sunmaz; bizzat sarsılmaz, reddedilemez ve mutlak bir hakikat olarak bu dilbilgisel mühürle (andolsun ki kesinlikle) sabitleyerek başlatır.

        Âteynâ (آتَيْنَا)

        Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, varmak, verilmek, bahşetmek ve lütfetmek" manalarına gelir. İf'al babında (i'tâ) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz verdik/nâ) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimsenin yahut nesnenin kolaylıkla, kendi akışında ve lütufkâr bir şekilde bir başkasına yönelip sunulması, takdim edilmesi" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin failinin bizzat "Biz" (azamet) zamiriyle gelmesinin ve "Biz lütfettik/verdik" (âteynâ) şeklinde kurgulanmasının teolojik zeminini değerlendirir. Yaratıcı, Musa'nın elindeki o olağanüstü gücün (mucizelerin) peygamberin kendi şahsi yeteneğinden, zekâsından veya sihrinden kaynaklanmadığını; o gücün bütünüyle ilahi makamdan (Biz'den) o fani beşerin eline "indirilen/bahşedilen" (âteynâ) kozmik bir yetki olduğunu dondurarak mühürler.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Mısır ve İsrailoğulları tarihinde en büyük yasa koyucu ve elçi olarak kabul edilen peygamberin özel ismidir. Cümlede mef'ul (nesne) konumundadır.

        Arthur Jeffery, "Musa" isminin salt Arapça bir kökten gelmediğini, etimolojik olarak İbranice "Moşe" (sudan çıkarılmış) ve kadim Mısır dilindeki "Mes/Mose" (çocuk, doğmuş olan) köklerine dayandığını tahlil eder. Kur'an, bu ismi kullanarak Geç Antik Çağ'ın ve Ortadoğu'nun o en devasa, en iyi bilinen teolojik ve tarihi şahsiyetini (prototipini) sahneye sürerek tartışmayı evrenselleştirir.

        Tis'a (تِسْعَ)

        Arapçada "dokuz" manasına gelen sayı (aded) ismidir. "Âteynâ" fiilinin ikinci nesnesi (mef'ulü) olarak nasb (üstün) halindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde buradaki sayının netliğine (dokuz) dikkat çeker. Verilen mucizeler soyut, belirsiz yahut yoruma açık mitolojik olaylar değildir. Doğrudan sayılabilir, fiziki olarak sınırları belli, gözle görülmüş ve tarihsel olarak kaydedilmiş spesifik "dokuz adet" maddi ve nesnel (somut) gerçekliktir.

        Âyâtin (آيَاتٍ)

        Kelimenin kökü "e-y-y" olup sözlükte "açık işaret, alamet, delil, ibret ve nişan" anlamlarına gelmektedir. "Âyet" isminin çoğulu (âyât) olup, temyiz (sayıyı açıklayan isim) konumunda esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin varlığını, doğruluğunu yahut yönünü tereddütsüz bir şekilde ortaya koyan o mutlak ve pürüzsüz iz (alâmet)" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "ayet" kavramının mucizeler bağlamındaki kognitif (bilişsel) sarsıcılığını inceler. Bunlar sadece sihirbazlık numarası değildir; her bir mucize (asa, parlayan el, tufan, çekirge vb.), Firavun'un o kapalı, kaba ve materyalist zihnini parçalayan, evrenin asıl sahibinin kim olduğunu ona bağıran devasa "kozmik tabelalar/işaretlerdir" (âyât).

        Beyyinâtin (بَيِّنَاتٍ)

        Kelimenin kökü "b-y-n" olup sözlükte "ayrılmak, açıklanmak, açığa çıkmak, iki şeyin arası ve apaçık olmak" anlamlarına gelmektedir. Sıfat formunda (çoğul ve dişil) olup "âyâtin" kelimesini niteleyerek esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birbiriyle bitişik yahut gizli olan şeylerin birbirinden bütünüyle kopup ayrılması, karmaşanın bitip her şeyin açık, net ve ölçülebilir bir mesafede (beyn) açığa çıkması" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyyine/beyyinât" kavramının sıradan bir açıklık olmadığını; hakkı batıldan, gerçeği illüzyondan bıçak gibi keserek ayıran o sarsılmaz ve mutlak "entelektüel ve görsel netlik" olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, delillerin sadece "ayet" olmakla kalmayıp bizzat "beyyinât" (apaçık/şüphesiz) sıfatıyla pekiştirilmesinin felsefi ağırlığını değerlendirir. Verilen o dokuz mucize, içinde zerre kadar kurgu, hile veya el çabukluğu (sihir) barındırmayan, inkar edenin aklını bütünüyle köşeye sıkıştıran mutlak gerçeklerdir. İnkârın bahanesi belirsizlik değil, sadece kibrin ta kendisidir.

        Fes'el (فَاسْأَلْ)

        Arapçada eylemin nedenselliğini bildiren "fe" (öyleyse, şu halde) edatı ile "s-e-l" (sormak, deşmek, araştırmak) kökünden türeyen emir (buyruk) kipi tekil fiilin (sor) birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bilinmeyen veya üstü örtülen bir hakikati öğrenmek için sözlü olarak deşmek, araştırmak ve talep etmek" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygambere yöneltilen "fes'el" (öyleyse sor/araştır) emrinin polemik bağlamındaki yerini inceler. Yaratıcı, Hz. Muhammed'den o mucizeleri sadece kendi sözüyle (vahiy olarak) değil, bizzat o vahşeti ve kurtuluşu yaşamış olan kitlenin torunlarına (İsrailoğullarına) giderek onların tarihi hafızasına "sormasını, deşmesini ve çapraz sorguyla onaylatmasını" emreder. Hakikat, şahitlerin itiraflarıyla pekiştirilir.

        Benî İsrâîle (بَنِي إِسْرَائِيلَ)

        "Oğullar/çocuklar" manasına gelen "Beno/Benî" çoğul ismi ile Yakup peygamberin lakabı olan özel isim "İsrail" kelimesinin isim tamlamasıdır. "Fes'el" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir (yâ harfi ile).

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yisra-El" (Tanrı ile güreşen yahut Tanrı'nın kulu/prensi) kökenine işaret eder. Kur'an, Ortadoğu'nun bu en kadim ve en kilit topluluğunu bizzat kendi atalarının adıyla (İsrailoğulları) çağırarak, onlara tarihte tanıklık ettikleri o devasa kurtuluşu ve mucizeleri (Musa'nın ayetlerini) hatırlatır. Şahitlik yapacak olanlar, o mucizelerin birinci elden muhataplarıdır.

        İz (إِذْ)

        Arapçada mazi (geçmiş) zamana delalet eden, "o vakit, dığı zaman, hani" manalarına gelen zaman zarfıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin merkezine yerleştirilen bu "iz" (tam o an/geldiği vakit) zarfının Arap belagatindeki "müfâcee ve tahkik" (ani yüzleşme ve kesinlik) işlevini tahlil eder. Zarf, zamanı geniş bir efsanevi boşluktan alır; Musa'nın Firavun'un sarayına adım attığı, asasını yere vurduğu o sarsıcı, mutlak ve dehşetli "yüzleşme anına" (iz) dondurarak çiviler.

        Câehüm (جَاءَهُمْ)

        Kelimenin kökü "c-y-e" olup sözlükte "gelmek, varmak, ortaya çıkmak, bizzat ulaşmak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil (câe) formunun sonuna "onlara" (hüm) nesne zamiri eklenmiştir. "Onlara geldiği vakit" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin bizzat kendisinin yahut mutlak etkisinin, uzakta olan bir noktadan hareket edip hedeflediği yere, muhatabın tam karşısına bütünüyle varması" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "câehüm" (onlara geldi) eyleminin barındırdığı ontolojik cesareti değerlendirir. Hakikatin elçisi uzaktan mesaj yollamamış, firar ettiği o topraklara (Mısır'a) geri dönerek bizzat dünyanın en büyük ve en zalim tanrı-kralının (Firavun'un) ayağına, sarayına, onun mülkünün kalbine "bizzat gelmiş/yürümüştür" (câe).

        Fekâle (فَقَالَ)

        Arapçada eylemin anında gerçekleştiğini (takibiye) bildiren "fe" (bunun üzerine, derhal) edatı ile "k-v-l" (söylemek, konuşmak, iddia etmek, beyanda bulunmak) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin (kâle / dedi) birleşiminden oluşur.

        Dücane Cündioğlu, o devasa mucizeler (beyyinât) karşısında Firavun'un fiziksel bir güçle değil de "fekâle" (ve dedi ki) diyerek salt "sözle, iddiayla ve dille" karşılık vermesindeki felsefi trajediyi tahlil eder. Mucize aklı köşeye sıkıştırdığında, zorbanın elinde kalan yegâne silah kof bir retoriktir (sözdür).

        Lehû (لَهُ)

        Arapçada "için, -e, ona yönelik" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile Musa'ya dönen "o" (hû) zamirinin birleşimidir. Sözün hedefini doğrudan Musa'nın şahsına kilitler.

        Fir'avnu (فِرْعَوْنُ)

        Antik Mısır krallarına verilen genel unvan/isimdir. "Kâle" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Eski Mısır dilindeki "Per-Aa" (Büyük Ev / Devasa Saray) kökünden gelerek İbranice (Par'oh) üzerinden Arapçaya (Fir'avn) geçtiğini etimolojik olarak analiz eder. Başlangıçta kralın sarayını/mekânını niteleyen bu kelime, zamanla bizzat o mutlak iktidarın/zorbanın şahsı olmuştur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an lügatinde Firavun kelimesinin sıradan tarihi bir şahıs değil; "kendini ilahlaştıran, kibrin zirvesine çıkan, aklı devreden çıkaran mutlak dünyevi iktidarın ve zulmün evrensel prototipi" olduğunu değerlendirir.

        İnnî (إِنِّي)

        Arapçada isim cümlesini pekiştiren ve anlamı sarsılmaz kılan "şüphesiz, muhakkak ki" (inne) edatı ile "ben" (yâ/î) mütekellim zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ben" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, Firavun'un cümlesine bu "İnnî" (Şüphesiz ben) pekiştirmesiyle başlamasının, zorbanın o şişkin "benlik" algısını ve o sarsılmaz zannettiği kibrini linguistik bir duvar olarak öne sürüşü olduğunu tahlil eder.

        Le-ezunnüke (لَأَظُنُّكَ)

        Kelimenin kökü "z-n-n" olup sözlükte "sanmak, kesin olmayan bilgi, kuruntu, şüphe, varsayım ve zan" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci tekil şahıs fiildir. Başında pekiştirme (te'kid) lamı (le) bulunur ve sonuna Musa'ya dönen "seni" (ke) nesne zamiri eklenmiştir. "Kesinlikle ben seni zannediyorum/sanıyorum" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "doğru yahut yanlış olma ihtimali bulunan, kesin kanıta (yakîn) dayanmayan, aklın ürettiği varsayımsal inanç, kuruntu ve temelsiz fikir" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zan" eyleminin Kur'an'da "ilim/kesin bilgi" kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığını tahlil eder. Zan, hakikati gölgeleyen bir hastalıktır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Firavun'un o apaçık mucizeler (beyyinât) karşısında "Ben biliyorum ki" (a'lemü) diyemediğini; aksine o devasa hakikati çürütecek hiçbir delili olmadığı için doğrudan "zan/kurgu" (ezunnüke) fiiline sığınarak kendi cehaletini ve çaresizliğini itiraf ettiğini değerlendirir. Gerçeği ezemeyen zorba, onu zannıyla (kuruntusuyla) etiketler.

        Yâ Mûsâ (يَا مُوسَىٰ)

        Arapçada seslenme/nida bildiren "yâ" edatı ile Musa isminin birleşimidir. Firavun'un o alaycı, aşağılayıcı ve küstahça doğrudan isme hitap eden o kibirli retoriğini mühürler.

        Meshûrâ (مَسْحُورًا)

        Kelimenin kökü olan "s-h-r" lafzı, sözlükte "büyülemek, aldatmak, aklı çelmek, gerçeği saptırıp illüzyon yaratmak ve sihre maruz kalmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (büyülenmiş, sihre uğramış, aklı alınmış) formunda olup, cümlenin ikinci mef'ulü yahut hali olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin hakikatini (aslını) gizleyerek, onu olduğundan tamamen farklı, sahte ve kurgusal bir illüzyonla muhatabın gözüne sokmak, aklı aldatmak" olduğunu bildirir. Gecenin son çeyreğine de karanlıkla aydınlığın birbirine girdiği belirsiz zaman olduğu için "seher" denir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "sihir" kavramının müşrik ve putperest kognitif zihniyetindeki karşılığını inceler. Sihir, akıl dışıdır, hiledir ve bütünüyle karanlık güçlerin manipülasyonudur. Firavun, Musa'nın elindeki o "apaçık delilleri" (beyyinât) reddedebilecek hiçbir entelektüel argümana sahip olmadığı için, onu doğrudan "aklı başından gitmiş/büyülenmiş" (meshûr) bir mecnun olarak etiketleyerek hakikati değersizleştirmeye çalışır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (meshûrâ) barındırdığı felsefi ironiyi ve edebi kapanışı muazzam bir tahlille inceler. Ayet, Yaratıcı'nın Musa'ya verdiği o sarsılmaz, apaçık, ilahi kudret fışkıran "dokuz devasa mucize/ayet" kurgusuyla muazzam bir ciddiyetle başlamıştır. Ancak o gücün karşısında dikilen dönemin en büyük tanrı-kralı (Firavun), entelektüel olarak bütünüyle çökmüştür. Firavun'un koskoca ilahi vahye ve o kozmik mucizelere (asaya, denize) verebildiği yegâne cevap; "Sen kafayı yemişsin, sana büyü yapmışlar" (meshûrâ) diyen o ucuz, aciz ve kof iftiradır. Fasıla, zorbalığın hakikat karşısındaki argümansızlığını, kibrin içine düştüğü o sığ çaresizliği ve her sıkışan iktidarın en kolaya (iftiraya/sihre) kaçan o "ucuz karalama" (meshûrâ) tabiatını ebediyete kadar dondurarak mühürler. Mucize aklı aydınlatırken, zorba o ışığa "büyü" diyerek karanlığa sığınır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X