قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 100. Ayet
Daralt
X
-
“De ki: “Rabbimin rahmet hâzinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu pek eli sıkıdır!”
De ki: “Rabbimin rahmet hâzinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. Bu beyanın birkaç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Bazıları demiştir ki, bu isteklerine dair olan cümlenin sılasıdır, daha önce geçen ve o istekler şu beyanlarda mevcuttur: “Yerden bir pınar fışkırmadıkça sana inanmayacağız yahut hurma ve üzüm bağları bulunan bir bahçen olsun, veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim”; “.. .ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı/”; “Yahut meyvelerinden yediği bahçesi olsun”. Onlar bu şeyleri inatçılık olsun diye ve alaya almak için istiyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, kendisi her ne kadar onlara istediklerini verdiyse de onların infakta bulunmadıkları, belki cimri davrandıklarını haber verdi. Allah’ın yasası şudur ki, kullara istediklerini verip de sonra kendisine iman etmeyi ve bağlılığı terkedince yok edilirler. Yüce Allah, inatçılık olsun diye onların istekte bulunduklarını, bunların kendilerini rahatlatmak ve rızıklarını genişletmek tarzında bir istek olmadığını haber vermiştir. Bu âyette risâleti ispat da söz konusudur, açıkladığı gibi, bu da onların cimrilikleri ve infak etmekten kaçınmalarıdır. Bazıları da De ki: “Rabbimin rahmet hâzinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız meâlindeki âyetin her biri hakkında değil özel bir kavim hakkında olduğunu söylemiştir. Öyle ki onlara istekleri verilse sözü edilen davranışları yaparlardı. Bu, şu beyanlarda ifade edilen hususlar gibidir. “İster uyar ister uyama onlar inanmazlar”; “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik”. Bu beyan Allah’ın inanmayacaklarını bildiği bir kavim hakkında nazil olmuştur. İlki de buna göre anlaşılır. Yukarıdaki âyetin, Allah rızıklarını genişlettiği takdirde infak etmeyi ve genişlik sağlamayı üstlenen bir kavim hakkında nazil olması ihtimali de vardır. Allah Teâlâ, onların taahhüt ettikleri ve söz verdikleri şeyi yapmayacaklarını haber vererek şöyle buyurdu: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz diye Allah’a söz vermişlerdi”. Bu âyetin, halkın tabiatı ve âdetini Allah’ın haber vermesi olarak yorumlanması ihtimali de vardır. O da şöyledir: Onlar çok mallar elde edip bunları biriktirince, bu sebeple mal biriktirme hırsları artar, genişlik sağlama ve infak hakkmdaki cimrilikleri de artar. Çünkü bu mallar, çoğalmadan ve biriktirilmeden önce yoktu, bu durum insanlar arasında bilinen bir şeydir. Allah, bir imkân sahibi olunca, kulların infaktan ve fakirlere genişlik sağlamaktan kaçındıklarını haber verdi. Nitekim insan tabiatı, daha önce olmayan malları çoğaldıkça cimri davranmak ve kısmak üzere yaratılmıştır.
İnsanoğlu pek eli sıkıdır! Bunun her kâfirin sıfatı olmaya ihtimali vardır. “Gerçekten insan pek tahammülsüz ve pek cimri bir tabiatta yaratılmıştır” meâlindeki beyanın ifadesine göre onların âdetlerinin cimrilik, musibet zamanlarında sızlanma olmasına ihtimali vardır. Her insanın âdetinin bu durumda olması da mümkündür. Başlangıçta böyle olur, sonra sınanma ve tecrübe ile insanlar cömert ve sabırlı olurlar Yahut Allah’ın şunu haber veriyor olması muhtemeldir: İnsanlar mülk sahibi kılınsalar ve ömür boyunca ayrı ayrı kendilerine verilen rızıklar bir defada topluca verilecek olsa, ömürlerinin sonunda fakir olurlar korkusuyla infak etmekten imtina ederler. Çünkü onlar ecellerinin nereye varacağım bilemezler, dolayısıyla bu durum onları cimriliğe ve sıkı davranmaya sevkeder Yahut onların buna ihtiyacı olmasa da Allah, insanları başlangıçta eli sıkı ve vermemek üzere yaratıp inşa ettiğini belirtiyor Evlatlar ve çocuklardan küçük olanların ellerindekileri, bunlara ihtiyaçları olmasa da, başkalarına vermek istemediklerini görürsün, bu durum çocuklarda bilinmektedir. Allah insanları bu şekilde yarattı, onları cömertlik, fakirlere genişlik vermek, cimrilik ve eli sıkı olmakla sınamak için böyle yarattı. Yoksa onların asıl yaratılışlarında ve ilkin var edilişlerinde belirttiğimiz gibi cimri olarak yaratılmışlardır, ki bu yüce Allah’ın şu beyanlarda haber verdiği gibidir: “Gerçekten insan pek tahammülsüz ve pek cimri bir tabiatta yaratılmıştır”, “insan çok acelecidîr” Allah insanları elem ve musibetli durumlarda sızlanan, bunlara karşı sabretmeyen bir tabiatta yaratmıştır Yine insanları çok aceleci tek bir duruma ve tek bir işe sabretmez şekilde yarattı. Sonra onlan sabır üzerine, sızlanma ve aceleyi terketmek konusunda sınamıştır İnsanoğlu pek eli sıkıdır meâlindeki beyan bu mânaya göre anlaşılır. Yani insan tamahkâr, cimri, eli sıkı ve daraltıcı olarak davranır En doğrusunu Allah bilir. Sonra sınanarak ve tam tersini yaparak bunları terketmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve tartışmayı kesin bir hükme bağlamak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut evrensel bir gerçeği dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve sosyo-psikolojik ağırlığını değerlendirir. Müşrikler önceki ayetlerde peygamberden altından evler, pınarlar ve gökten inen hazineler istemişlerdi. Yaratıcı, bu emirle peygamberine sıradan bir cevap vermesini değil; insan fıtratının o karanlık, bencil ve doymaz tabiatına dair devasa bir "ontolojik teşhisi ve felsefi ifşayı" bütün insanlığın yüzüne karşı sarsılmaz bir peygamberi özgüvenle "ilan etmesini" (kul) ferman buyurur.
Lev (لَّوْ)
Arapçada gerçekleşmesi mümkün olmayan yahut farazi durumlar için kullanılan "eğer, şayet, faraza" manalarına gelen şart edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "lev" edatının Arap belagatinde "harf-i imtinâ' li-imtinâ'" (şartın imkânsızlığı sebebiyle sonucun da bütünüyle imkânsız olduğunu bildiren edat) işlevi gördüğünü tahlil eder. İnsanın ilahi hazinelere sahip olması ontolojik olarak imkânsızdır; ancak Kur'an bu edatla o imkânsız faraziyeyi (lev) sahneye kurarak, insanın o gizli kalmış karanlık potansiyelini (cimriliğini) açığa çıkaracak kusursuz bir psikolojik laboratuvar inşa eder.
Entüm (أَنتُمْ)
Arapçada muhatap çoğul olan "siz, bizzat siz" manasındaki (eril) munfasıl (ayrık) zamirdir.
Temlikûne (تَمْلِكُونَ)
Kelimenin kökü "m-l-k" olup sözlükte "güç yetirmek, sahip olmak, bir şey üzerinde mutlak tasarruf hakkı bulunmak, hükmetmek ve malik olmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap çoğul fiildir (Siz sahip olsaydınız/malik olsaydınız).
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir nesne, alan yahut şahıs üzerinde başkasının müdahalesine zerre kadar izin vermeksizin, onu bütünüyle kendi otoritesi ve tahakkümü (kudreti) altında tutmak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "mülk/temlik" kavramının Kur'an'daki ontolojik sınırlarını tahlil eder. Mülk, sıradan bir emanetçilik değildir; kişinin o şey üzerinde dilediği gibi harcama yahut elinde tutma özgürlüğüdür. İnsanoğlu dünyevi birkaç kuruşa "malik" olduğunda bile kibre kapılırken; ayet onların "ilahi hazinelere bizzat malik olmaları" (temlikûne) kurgusuyla o bedevi ve mülkiyetçi (kapitalist) ihtirası en tepe noktaya taşır.
Hazâine (خَزَائِنَ)
Kelimenin kökü "h-z-n" olup sözlükte "saklamak, biriktirmek, depolamak, koruma altına almak ve kitlemek" anlamlarına gelmektedir. "Hazîne" isminin çoğulu (hazineleri, depoları) olup "temlikûne" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "değerli bir şeyi, başkalarının erişiminden yahut tükenmekten korumak amacıyla kapalı, gizli ve sağlam bir yere (mahzene) kilitleyerek bütünüyle dış dünyaya kapatmak" olduğunu bildirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, Geç Antik Çağ'ın emperyal lügatini domine eden Farsça "Ganz" ve Aramice "Hazzan" (kraliyet hazinesi, yeraltı depoları) mefhumlarıyla olan o mutlak etimolojik ve ticari akrabalığına dikkat çeker. Müşriklerin hayal ettiği mülkiyet, bizzat o dönemin imparatorluklarının sahip olduğu o uçsuz bucaksız, kilitli ve devasa "fiziksel zenginlik depolarının" (hazâin) ta kendisidir.
Dücane Cündioğlu, "h-z-n" (biriktirip saklama) eyleminin barındırdığı felsefi anksiyeteyi (kaygıyı) inceler. Hazine biriktirmek, insanın geleceğe ve yokluğa karşı duyduğu o derin varoluşsal korkunun (güvensizliğin) yansımasıdır. İnsan, içindeki o ontolojik boşluğu, eşyayı üst üste yığarak ve kapıları kilitleyerek (hazâin) doldurmaya çalışan hastalıklı bir tabiata sahiptir.
Rahmeti (رَحْمَةِ)
Kelimenin kökü "r-h-m" olup sözlükte "acımak, şefkat göstermek, korumak, bağışlamak ve lütfetmek" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlayanı (muzaf) olarak esre (mecrur) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimseye karşı duyulan ve onu mutlak bir şekilde korumaya, ona karşılıksız iyilik yapmaya iten fıtri incelik, acıma ve şefkat duygusu" (rikkat) olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hazâin" (kilitli depolar) kelimesi ile "rahmet" (sınır tanımaz lütuf/şefkat) kelimesinin yan yana gelmesindeki o devasa teolojik ve edebi diyalektiği muazzam bir tahlille değerlendirir. Hazinenin (mülkün) tabiatı daraltıcı, kilitli ve bireyseldir; Rahmetin tabiatı ise uçsuz bucaksız, hesapsız ve bütünüyle vericidir. İnsanın eline (hazinesine) bırakılsaydı o rahmet anında donar ve kilitlenirdi; zira insanın fıtratı o ilahi şefkatin/vericiliğin (rahmetin) o devasa hacmini taşımaya ontolojik olarak müsait değildir.
Rabbî (رَبِّي)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. "Rahmeti" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) olup, sonuna "benim" (î/yâ) mütekellim zamiri eklenmiştir. "Benim Rabbimin rahmetinin hazinelerine" demektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, rahmetin kaynağının "Allah" ismi celaliyle değil de "Rabbî" (Benim Rabbim) sıfatıyla ve birinci tekil şahıs aidiyetiyle gelmesindeki psikolojik kalkanı inceler. Müşrikler o hazineleri (pınarları, altından evleri) arsızca peygamberden istiyorlardı. Peygamber ise "Rabbî" diyerek o devasa mülkün asıl ve tek sahibine (Terbiyecisine) işaret eder; kendisini o bedevi ihtiraslardan soyutlayarak, mutlak mülkiyeti bizzat Yaratıcı'nın o şefkatli (rahmet) otoritesine devreder.
İzen (إِذًا)
Arapçada "o takdirde, öyleyse, o zaman, demek ki" manalarına gelen, şart cümlesinin mutlak sonucunu, mantıksal ve kaçınılmaz takibiyesini bildiren edattır.
Celaleddin el-Suyuti, "izen" (o takdirde) edatının Arap belagatindeki sarsılmaz nedensellik (illiyet) işlevini tahlil eder. Yaratıcı, muhatapların o "hazinelere sahip olma" faraziyesini ortaya attıktan sonra bu edatla araya girerek, insan psikolojisinin o değişmez, çirkin ve acınası reaksiyonunu bıçak gibi keskin bir "sonuç bildirgesiyle" sahneye fırlatır.
Le emsektüm (لَّأَمْسَكْتُمْ)
Kelimenin kökü "m-s-k" olup sözlükte "tutmak, yakalamak, sımsıkı kavramak, bırakmamak, alıkoymak ve cimrilik etmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (imsak) mazi (geçmiş zaman) muhatap çoğul fiildir. Başında, sonucun kesinliğini bildiren "lam-ı te'kid" (le) bulunur. "Kesinlikle sımsıkı tutardınız / asla vermezdiniz" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir nesneyi elin yahut gücün içine hapsedip, parmakları üzerine sımsıkı kilitleyerek, onun dışarıya çıkmasına yahut akıp gitmesine bütünüyle engel olmak" olduğunu bildirir. İmsak vakti de yemenin içmenin bütünüyle "tutulup/kesilip durdurulduğu" andır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "imsak" kavramının Cahiliye'deki karşılığını ve kognitif (bilişsel) kırılmasını analiz eder. "İmsak" eylemi sadece fiziksel bir tutma değil; insanın malını mülkünü başkasıyla paylaşmayı şiddetle reddettiği, o servetin üzerine hastalıklı bir tutkuyla çullandığı o "koyu, bencil ve ontolojik cimrilik/tutuculuk" krizidir. İnsan, ilahi sınırsızlığa (rahmete) malik olsa bile, kendi dar fıtratının bir sonucu olarak onu hemen "kilitleyip tutmaya" (imsak) meyyaldir.
Haşyete (خَشْيَةَ)
Kelimenin kökü "h-ş-y" olup sözlükte "korkmak, çekinmek, ürpermek ve endişe duymak" anlamlarına gelmektedir. Masdar formunda, mef'ul-i lieclih (eylemin sebebini bildiren nesne) olarak nasb (üstün) halindedir. "Korkusuyla, endişesi sebebiyle" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kişinin karşısındaki gücün, tehlikenin yahut belirsizliğin büyüklüğünü bilmesinden/görmesinden kaynaklanan saygılı bir ürperti, geri çekilme ve derin bir içsel anksiyete (korku)" olduğunu belirtir. Kuruyan ve kırılganlaşan ota da "haşîş" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" ile "havf" arasındaki o devasa psikolojik farkı tahlil eder. Havf sıradan bir korkuyken; haşyet, kişinin kendi acziyetini, yetersizliğini ve sınırlarını bütünüyle "idrak etmesinden" doğan o ağır, felsefi ve ürkütücü endişe halidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "haşyet" (korku/endişe) kelimesinin barındırdığı o devasa teolojik ironiyi değerlendirir. İnsanın elinde bizzat evrenin Yaratıcısına ait o "tükenmez, uçsuz bucaksız rahmet hazineleri" (hazâine rahmeti) vardır. Ancak insan aklı öylesine kof, öylesine güvensiz ve materyalist bir darlığa hapsolmuştur ki; o sonsuzluğun içinde bile bütünüyle mantıksız ve hastalıklı bir "tükenme korkusu/anksiyetesi" (haşyet) yaşar.
El-İnfâkı (الْإِنفَاقِ)
Kelimenin kökü "n-f-k" olup sözlükte "tükenmek, bitmek, harcamak, gizli geçit ve eksilmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında masdar olup, "haşyete" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) konumunda esre (mecrur) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin saklandığı yahut bulunduğu yerden sızarak, akarak veya bir tünelden (nifak/münafık) geçip giderek bütünüyle gözden kaybolması, bitmesi ve tükenmesi" olduğunu bildirir. Deliğe giren fareye veya biten paraya da aynı isim verilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin buradaki kullanımında tefsir usulündeki anlamına dikkat çeker. Burada "infak", Kur'an'ın genelindeki o ahlaki "Allah yolunda sadaka verme, harcama" eylemi değil; doğrudan kök manası olan o materyalist ve seküler "servetin elden çıkması, varlığın tükenip bitmesi, yoksul kalma" (fakirlik) tehdidini niteleyen ontolojik bir korkunun (haşyetel infâk/tükenme korkusunun) merkezidir. İnsanın sonsuzluk karşısındaki en büyük trajedisi "bitme" (infak) evhamıdır.
Ve kâne (وَكَانَ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "k-v-n" (oldu, idi, öyledir, varlık fıtratı) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiilin birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin hüküm/kapanış kısmına geçilirken kullanılan bu "kâne" (idi/öyledir) fiilinin sıradan bir geçmiş zaman kipi olmadığını; bütünüyle "istimrar ve sübut" (ezelden beri var olan ve ebediyete kadar insan tabiatında sökülüp atılamayacak o sabit, değişmez potansiyel fıtratı) mühürleyen felsefi bir kilit taşı olduğunu tahlil eder.
El-İnsânü (الْإِنسَانُ)
Kelimenin kökü "ü-n-s" (ünsiyet/alışmak, bağ kurmak) veya "n-s-y" (unutmak) olup "insan, beşer, insanlık türü" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "kâne" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.
İbn Fâris, kelimenin "n-s-y" (unutmak) kökünden geldiği yönündeki etimolojik ağırlığa dikkat çekerek; insana, elindeki nimeti kimin verdiğini, ölüm gerçeğini ve evrensel sözleşmesini "hızla unutmaya" son derece meyyal zayıf bir varlık olmasından dolayı bu ismin verildiğini aktarır. Unuttuğu için de kaybetmekten korkar.
Dücane Cündioğlu, "el-İnsan" kavramının Kur'an'daki ontolojik diyalektiğini inceler. Kur'an'da "mümin" yahut "müttaki" değil de doğrudan "el-insân" kelimesi zikredildiğinde; genellikle insanın vahiyden ve ilahi terbiyeden koptuğunda içine düştüğü o kaba, unutkan, aceleci, bencil ve şımarık olan o "karanlık çekirdek fıtratı/defosu" resmedilir. İnsan kendi haline (biyolojik yalnızlığına) bırakıldığında bütünüyle trajik bir varlıktır.
Katûrâ (قَتُورًا)
Kelimenin kökü olan "k-t-r" lafzı, sözlükte "suyu damla damla akıtmak, rızkı daraltmak, elini sıkı tutmak, çok cimri olmak ve kısmak" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde, eylemin şiddetini ve hastalıklı boyutunu bildiren mübalağa sıygası (mübalağalı ism-i fail/sıfat) formundadır. "Kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bolluğun ve genişliğin (israf/besat) tam zıddı olarak; bir şeyi vermek zorundayken bile onu bütünüyle kısarak, sıkarak, dondurarak ve sadece incecik bir sızıntı/damla (katarât) halinde verip geri kalanını hapsetmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "katr/katûr" kavramının sıradan bir tutumluluk (iktisat) olmadığını; insanın, servetin tükenmesinden (infak) korkarak kendi ruhunu, ahlakını ve çevresini daralttığı, şefkati bütünüyle sıfırladığı o son derece patolojik, boğucu ve uç noktadaki "mutlak cimrilik/pinti" hastalığı olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan bu kelimenin (katûrâ) edebi ve felsefi teşhisini muazzam bir tahlille değerlendirir. Ayet; gökleri ve yeri yaratan Yaratıcı'nın o tükenmez, sonsuz, devasa "rahmet hazineleriyle" (hazâine rahmeti) başlamış ve insanı o okyanusun başına oturtmuştur. Ancak ayetin sonu, insanın o sonsuzluk karşısında bile sergilediği fıtri çürümesini masaya yatırır. İnsan okyanusa sahip olsa bile, başkasına verirken suyu "damla damla, sıka sıka, korkarak ve bütünüyle cimrilik ederek" (katûrâ) verir. Fasıla, insanın Yaratıcı'nın ahlakını (cömertliği) asla kendi başına kopyalayamayacağını, vahiysiz bir insanın o dipsiz tükenme anksiyetesiyle ebediyen "eli sıkı, bencil ve daracık bir cimri" (katûrâ) olmaya mahkûm olduğunu dondurarak mühürler. Sınırları yaratan Allah cömerttir; sınırların içine hapsolmuş insan ise bütünüyle cimridir (katûrâ).
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla