Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 99. Ayet

    اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda kâdirun ‘alâ en yaḣluka miślehum vece’ale lehum ecelen lâ raybe fîhi feebâ-zzâlimûne illâ kufûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      98. “Cezaları işte budur. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: “Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecekmişiz, öyle mi?”

      99. “Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kadirdir! Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur. Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”

      Cezaları işte budur. Yani belirtilen ceza. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi? demelerine karşılık onların cezalarıdır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Görmediler mi? Yani ibret alıp bakmadılar mı ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kadirdir! Bu düşünme ve ibret almanın iki yönden olması muhtemeldir. Birincisi şudur: Siz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını ve sizi de yarattığını ikrar ediyorsunuz. Önceden bir örneği olmaksızın göklerin ve yerin ilkin yaratılması, bunların aşağısında olan varlıkları yaratmaktan daha büyüktür. Bunları yaratmaya gücü yeten sizin gibileri yaratmaya ve ölümden sonra tekrar yaratmaya daha çok gücü yeter. Size göre, aklınızca da bir şeyi tekrar yapmak ilk yapmaktan daha kolay ve daha basittir.

      İkincisi: Biliyorsunuz ki Allah gökleri ve yeri yarattı, sizi de yarattı, bunları özellikle yok olsunlar diye yaratmadı, çünkü bir şeyi herhangi bir amaç ve hedef olmaksızın yaratmak faydasız bir iştir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyan buna göre anlaşılır mutlaka olacaktır demektir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur mealindeki beyanın acele verilmesini istedikleri azaba karşılık bir cevap olması da mümkündür. Yani Allah onlar için bir vade takdir etti, bu ecel ne ileri ne de geri gider. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyandan maksadın, ecellerini bitirecek olan ölüm olması muhtemeldir. Fakat Allah kullarını sadece ölsünler diye yaratmamıştır, aksine bir akıbet, bir hedef için yaratmıştır. Bu da daha önce belirttiğimiz husustur.

      Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Yani öldükten sonraki dirilişi inkâr ettiler. Zalimler burada kâfirlerdir. Şayet kâfirler zâlimlerden başkasını kabullenmediler buyursaydı bu da aynı anlama gelirdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E-ve lem yerav (أَوَلَمْ يَرَوْا)

        Arapçada soru bildiren (hemze-i istifham) "e", atıf/bağlaç harfi olan "ve", geçmiş zaman olumsuzluk edatı olan "lem" ile "r-e-y" (görmek, idrak etmek, bilmek, düşünmek) kökünden türeyen muzari çoğul fiilin (onlar görmediler mi/düşünmediler mi?) birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "göz denen organla fiziksel bir nesneyi müşahede etmek yahut kalbin/aklın içgörüsüyle bir hakikati bütünüyle idrak edip kavramak" (rü'yet) olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin Kur'an'daki epistemolojik kullanımını tahlil eder. Müşriklerin evrenin yaratılışını bizzat gözleriyle görmeleri imkânsızdır; dolayısıyla buradaki "görmediler mi?" sorusu fiziksel bir görme değil; aklî, felsefi ve mantıksal bir "idrak etme, kesin bilgiyle bilme ve üzerinde tefekkür etme" eylemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, soru formunda gelen bu "görmediler mi?" çıkışının, sıradan bir merak değil; müşriklerin kendi çürük argümanlarına (kemiklerin ve tozun dirilmeyeceği hezeyanına) karşı yöneltilmiş sarsıcı, kınayıcı ve onları rasyonel bir yüzleşmeye zorlayan devasa bir "istifham-ı inkârî/takrîrî" (ezici soru) olduğunu değerlendirir.

        Ennellâhe (أَنَّ اللَّهَ)

        Arapçada isim cümlesinin başına gelerek eylemi/durumu nesne (mef'ul) konumuna sokan ve "şüphesiz ki, muhakkak ki" manalarıyla anlamı pekiştiren "enne" edatı ile "e-l-h" kökünden türeyen, Yaratıcı'nın zatına has "Allah" isminin (lafza-i celal) birleşimidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde buradaki "enne" edatının rü'yet (idrak) fiilinin nesnesini oluşturduğunu ve cümleyi "Allah'ın ... olduğunu görmediler mi?" formuna sokarak o mutlak ilahi kudreti tartışmasız bir kesinlik (te'kid) şemsiyesi altına aldığını kaydeder.

        Ellezî (الَّذِي)

        Arapçada tekil ve müzekker (eril) isimleri/mefhumları niteleyen "o ki, o şey ki, o kimse ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ism-i mevsulün (ellezî) Arap belagatinde kendisinden sonra gelecek olan "sıla cümlesini" (açıklamayı) başlatarak; Yaratıcı'nın sıradan bir isim olmadığını, bizzat muazzam bir fiilin/eylemin (yaratmanın) yegâne ve mutlak faili olduğunu zihinlere kazıyan bir dilbilgisel köprü vazifesi gördüğünü tahlil eder.

        Halakas (خَلَقَ السَّ)

        Kelimenin kökü "h-l-k" olup sözlükte "yoktan var etmek, belli bir ölçüye göre biçimlendirmek, takdir etmek ve yaratmak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir. Geçiş (vasıl) kuralı gereği bir sonraki kelimeye bağlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi rastgele veya tesadüfen değil; bütünüyle pürüzsüz bir ölçüye, mutlak bir nizama ve takdire göre yokluktan varlık sahasına çıkarıp biçimlendirmek" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "halk" (yaratma) fiilinin, müşriklerin o kaba "tamirat" veya "üreme" mantığından devasa bir ontolojik kopuşu temsil ettiğini analiz eder. Allah usta bir marangoz gibi var olan malzemeyi yontmaz; "halaka" eylemi bizzat maddenin, mekânın ve zamanın o kusursuz ölçüyle (takdirle) ilk kez, benzersiz ve mutlak bir iradeyle var edilmesidir.

        Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        Kelimenin kökü "s-m-v" olup "yüksek olmak, yücelik, yukarıda olan, gökyüzü" manalarına gelir. "Semâ" isminin çoğulu (gökler) olup "halaka" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "her şeyin üstünde yer alan, başın yukarısında bulunan o devasa, aşkın ve mutlak yukarı yön/tavan" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin ötesinde, Süryanice ve Aramice (Şemayya) köklerindeki "katman katman yükselen göksel/metafiziksel âlemler" mefhumuyla olan bağını tahlil ederek; çoğul formunun (semâvât) o kozmik büyüklüğü ve insan idrakini aşan hudutsuz ilahi mimariyi nitelediğini aktarır.

        Vel-Arda (وَالْأَرْضَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "e-r-d" (yer, yeryüzü, toprak, zemin) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-Arz" isminin birleşimidir. Gökler (semâvât) kelimesine atfedilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "göğün tam zıddı olarak; aşağıda olan, ayak basılan, sert olan ve üzerinde yaşam sürülen zemin" olduğunu bildirir.

        Angelika Neuwirth, "gökler ve yer" (es-semâvâti vel-ard) ikilisinin Kur'an'ın kozmolojik ve retorik yapısındaki o devasa merkeze oturuşunu analiz eder. Bu ikili, bütün evreni, var olan her şeyi (maddi ve metafiziksel) kapsayan mutlak bir "merkezî zıtlık" (kutupluluk/merizm) sanatıdır. Ayet, "Göğü ve yeri (yani her şeyi) bütünüyle yoktan var eden o muazzam kudreti görmediler mi?" diyerek; müşriklerin itirazını daha baştan evrensel ve ezici bir kozmolojik gerçeklikle ezer.

        Kâdirun (قَادِرٌ)

        Kelimenin kökü "k-d-r" olup sözlükte "güç yetirmek, ölçü koymak, muktedir olmak, bir şeye hükmetmek ve takdir etmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i fail (etken sıfat) formunda olup "Enne" edatının haberi (yüklemi) olarak merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin mutlak sınırını, miktarını ve hududunu belirlemek; o belirlenen sınırı eyleme geçirecek, hiçbir acziyet barındırmayan o mutlak ve kesintisiz güce (kudrete) sahip olmak" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kâdir" sıfatının felsefi ve ontolojik ağırlığını inceler. Müşrikler insanın diriltilmesini "imkânsız" (muhal) görüyorlardı. Kur'an, bu "kâdirun" sıfatıyla onlara rasyonel bir mukayese (kıyâs-ı evleviyye) sunar: O devasa, uçsuz bucaksız gökleri ve yeri (makrokozmosu) sıfırdan ölçüp biçerek var etmeye "gücü yeten" (kâdir) bir iradenin; küçücük bir insan bedenini (mikrokozmosu) yeniden toparlamaya haydi haydi gücü yetecektir. Kâdir sıfatı, mantıksal bir çelişkiyi (imkânsızlık algısını) kökünden çürüten ilahi bir dondurucudur.

        Alâ (عَلَى)

        Arapçada "üzerine, üstüne, -meye (gücü yetmek)" manalarına gelen harf-i cerdir. Kudretin (kâdirun) yöneleceği ve kapsayacağı o spesifik hedefi ve eylemi işaretler.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine) edatının Arap belagatinde "istilâ ve tahakküm" (bütünüyle kuşatma ve mutlak hakimiyet kurma) işlevi gördüğünü belirtir. Yaratıcı'nın gücü o eyleme sadece "yetişmez"; bilakis o eylemi (yeniden yaratmayı) bütünüyle kendi iradesinin "altına/hükmüne" alır.

        En yahluka (أَن يَخْلُقَ)

        Muzari fiilin başına gelerek onu masdar (isim fiil) yapan "en" edatı ile aynı "h-l-k" (yoktan var etmek, ölçüyle yaratmak) kökünden türeyen muzari tekil fiilin (yaratması) birleşimidir. "En" edatından dolayı nasb (üstün) halindedir.

        Dücane Cündioğlu, aynı ayet içinde "halaka" (mazi/geçmişte yarattı) ve "yahluka" (muzari/gelecekte yaratır) fiillerinin peş peşe kullanılmasındaki o devasa felsefi diriliş (ba's) diyalektiğini tahlil eder. Geçmişte gökleri ve yeri var eden "ilk yaratılış" (halk-ı evvel), gelecekteki "ikinci yaratılışın" (halk-ı cedîd/yahluka) en mutlak ve reddedilemez ontolojik teminatıdır. Zamanın ve mekânın dışında olan Kudret (kâdir) için, birinci ile ikinci yaratılış arasında hiçbir fark veya zorluk yoktur.

        Mislehüm (مِثْلَهُمْ)

        Kelimenin kökü "m-s-l" olup sözlükte "benzemek, misal, örnek, eşdeğer, sıfat ve denk" anlamlarına gelmektedir. "Yahluka" fiilinin mef'ulü (nesnesi) konumunda nasb (üstün) halindedir. Sonuna müşriklere/insanlara dönen "onların" (hüm) zamiri eklenmiştir. "Onların aynısını / bir benzerini" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şeyin nitelik, değer, hacim yahut mahiyet bakımından birbirine bütünüyle denk olması, birinin diğerinin yerini eksiksizce tutabilmesi" (mümaselat) olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dirilişin "mislehüm" (onların tıpatıp bir benzeri/aynısı) kelimesiyle ifade edilmesindeki o teolojik hassasiyeti değerlendirir. Müşrikler "kemikler ve ufalanmış tozlar (rufât) nasıl dirilir?" diye alay ediyorlardı. Kur'an, o çürüyen bedenin atomlarının teker teker aynılarının toplanmasına gerek olmadığını; Yaratıcı'nın kudretinin o tozları bütünüyle aşarak; insanın o bedensel ve ruhsal şablonunun "tıpatıp aynısını, mutlak denkini, bizzat kopyasını/misliyetini" (mislehüm) anında ve sıfırdan var etmeye (yahluka) gücü yettiğini bu kelimeyle dondurur. Orijinalin yaratıcısı için, kopyanın (mislin) inşası zor değildir.

        Ve ceale (وَجَعَلَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "c-a-l" (kılmak, yapmak, bir durumdan başka bir duruma sokmak, var olan bir şeye işlev kazandırmak ve tayin etmek) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeye yeni bir hüküm, hal, biçim yahut özellik atfetmek, onu belli bir amaca yönelik olarak düzenlemek" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eylemi ile "halk" (yaratma) eylemi arasındaki o keskin anlambilimsel farkı muazzam bir tahlille inceler. Halk, yoktan var etmektir; "ce'l" (ceale) ise var edilmiş olan o mevcudiyete (insana veya evrene) bir "kural, bir sınır, yeni bir işlev yahut bir zaman biçmektir". Allah evreni "halaka" (yarattı) ve sonra onların üzerine bu "ceale" fiiliyle bükülemez bir ontolojik kader (ecel) kıldı/tayin etti.

        Lehüm (لَهُمْ)

        Arapçada "için, -e, onlara" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile "onlar" (hüm) çoğul zamirinin birleşimidir. Tayin edilen sınırın/ecelin kimleri bütünüyle kapsadığını ve kilitlediğini sabitler.

        Ecelen (أَجَلًا)

        Kelimenin kökü "e-c-l" olup sözlükte "vakit, süre, belirlenmiş zaman, mühlet, son sınır ve ertelemek" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda "ceale" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin başından sonuna kadar uzanan süresinin bitip de ulaştığı o nihai, değişmez ve mutlak sınır vakti" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve ölüm felsefesindeki "ecel" kavramını analiz eder. Müşriklerin en büyük yanılgısı zamanın sonsuz, kör ve başıboş (dehr) aktığını sanmalarıdır. Kur'an, "ecelen" kelimesiyle bu materyalist zaman algısını yıkar. İnsanın ömrü, bedeni ve hatta dünyanın bizzat kendisi; Yaratıcı tarafından mutlak bir bitiş çizgisine (ecele) "taylanmış/programlanmıştır" (ceale). Diriliş de işte bu "ecelin" (mühletin) bittiği o otonom anın kendisidir. Ne bir saniye öne alınır, ne de geciktirilir.

        Lâ (لَّا)

        Arapçada olumsuzluk (nefy) bildiren "hayır, yok, değil" manalarına gelen edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "lâ" edatının, arkasından gelen kelimeyle (cinsini nefyeden lâ) birleşerek, ihtimali ve zannı bütünüyle sıfırlayan o mutlak "hiçlik/yokluk" manasını kurduğunu tahlil eder.

        Raybe (رَيْبَ)

        Kelimenin kökü "r-y-b" olup sözlükte "şüphe etmek, kuşku, güvensizlik, kalbin tatmin olmaması, endişe ve sarsıntı" anlamlarına gelmektedir. "Lâ" edatının ismi olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin doğruluğundan yahut mahiyetinden tam emin olamamak, kalpte ve zihinde oluşan o rahatsız edici belirsizlik, kuruntu ve çalkantı" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "rayb" (şüphe) kelimesi ile "şek" (kararsızlık) kelimesi arasındaki o felsefi ve psikolojik farkı muazzam bir tahlille değerlendirir. Şek, zihinsel bir bilgi eksikliğidir (acaba öyle mi böyle mi?). Ancak "rayb"; insanın içini kemiren, fıtratını sarsan, karanlık, korku ve endişe dolu o "ontolojik, hastalıklı ve bütünüyle psikolojik kuruntu/şüphe" halidir. Kur'an, o diriliş gününün ve belirlenmiş ecelin varlığında; aklın, mantığın ve teolojinin kabul edebileceği zerre kadar bir zihinsel veya psikolojik şüphe (lâ raybe) olmadığını ebediyete kadar dondurarak mühürler. Ölüm ve diriliş şüphesizdir.

        Fîhi (فِيهِ)

        Arapçada "içinde, hakkında, ona dair" manası katan "fî" harf-i ceri ile "ona/onda" (hi) aidiyet zamirinin birleşimidir. Şüphenin yokluğunu o mutlak güne/ecele kilitler.

        Fe ebâz (فَأَبَى الظَّ)

        Arapçada eylemin ardından gelen sonucu ve şaşkınlığı bildiren "fe" (işte buna rağmen, fakat) edatı ile, "e-b-y" (direnmek, şiddetle kaçınmak, yüz çevirmek ve kibirle reddetmek) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin (ebâ) birleşimidir. Geçiş kuralı gereği sonraki kelimenin şeddesine bağlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye karşı fıtraten yahut iradi olarak şiddetle direnmek, ondan tiksinerek kaçınmak, inat etmek ve boyun eğmeyi bütünüyle reddetmek" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, başındaki "fe" (buna rağmen) edatının barındırdığı o felsefi trajediyi değerlendirir. Allah göklerin yaratılışını, mutlak kudreti (kâdir) ve eceli en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak (lâ raybe fîhi) rasyonel ve felsefi bir netlikle önlerine sermiştir. Normalde beklenen sonuç, insanın bu sarsılmaz gerçeklik karşısında teslim olmasıdır. Ancak "fe" edatı, o devasa ilahi argümanlara rağmen; müşriklerin ortaya koyduğu o akıl almaz, irrasyonel, kibirli ve kasıtlı "direnişi/reddi" (ebâ) şiddetli bir çelişki olarak tarihe çiviler. Şeytanın secdeden kaçınmasına da bu yüzden "ebâ" denmiştir. İnkar pasif değil, kudurmuş bir eylemdir.

        Zâlimûne (ظَّالِمُونَ)

        Kelimenin kökü "z-l-m" olup "sınırı aşmak, haksızlık etmek, karanlık, adaletten sapmak ve bir şeyi asıl yerinden etmek" manalarına gelir. İsm-i fail çoğul (zâlimler) formunda olup "ebâ" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (vav ile) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kendi doğal, meşru, dengeli ve ahlaki yerinden çıkarıp, bütünüyle olmaması gereken, eksik yahut taşkın bir yere koymak" olduğunu bildirir. Nurun (ışığın) bittiği yer olan karanlığa "zulmet" denmesi de bundandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının burada sıradan bir hırsızlık veya can yakma olmadığını; kişinin Allah'ın o sarsılmaz ayetlerini ve diriliş gerçeğini yok sayarak bizzat kendi fıtratına, kendi aklına ve evrensel adalet nizamına "haksızlık etmesi, hakkı asıl yerinden kaydırması" olduğunu aktarır.

        Dücane Cündioğlu, direnen (ebâ) o müşrik kitlenin burada "kafirler" yahut "insanlar" olarak değil de spesifik olarak "zâlimler" (zâlimûne) ismiyle etiketlenmesinin felsefi boyutunu tahlil eder. Kur'an lügatinde şirk, en büyük zulümdür. Zira zâlim; varlığın hakikatini ve Yaratıcı'nın o muazzam ölçüsünü (göğü, yeri, eceli) çiğneyip, onun yerine kendi kof, mitolojik ve kaba kurgularını koyan o ontolojik ve akli "karanlığın" ta kendisidir. Direnişleri cehaletten değil, zulümlerinden (karanlık kurgularından) beslenir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki fiilin anlamca bir olumsuzluk/direniş (ebâ - imtina etti/şiddetle reddetti) taşımasıyla birlikte, cümlenin sonunda bu istisna (illâ) edatının kullanılmasının Arap belagatindeki "müferrağ istisna" (kapsamlı sınırlandırma ve kasr) sanatını kurduğunu tahlil eder. O zalimlerin bunca delil karşısında sığınabilecekleri yüzlerce rasyonel yol varken; bu edat onların o ihtimallerini sıfırlar ve eylemlerini sadece ve istisnasız o tek, karanlık ve trajik sona/seçeneğe bütünüyle kilitler.

        Küfûrâ (كُفُورًا)

        Kelimenin kökü olan "k-f-r" lafzı, sözlükte "örtmek, gizlemek, üzerini kapatmak, nankörlük etmek ve şiddetle inkâr etmek" anlamlarına gelmektedir. "Fü'ûl" vezninde masdar/isim formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin varlığını, aydınlığını yahut değerini bütünüyle örtbas ederek gözden ve ışıktan gizlemek" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan bu kelimenin (küfûrâ) edebi, felsefi ve psikolojik trajedisini muazzam bir tahlille inceler. Ayet; Yaratıcı'nın gökleri ve yeri var eden o ezici kudretiyle, dirilişi ve eceli (zamanı) şeksiz şüphesiz ispatlayan o aydınlık argümanlarıyla başlamıştır. O sarsılmaz akli delillere rağmen; zalimlerin (müşriklerin) direterek (ebâ) içine düştükleri, kendi kilitli zihinleriyle seçtikleri yegâne sığınak; hakikatin üzerini küstahça örten o "koyu, katmerli ve mutlak nankörlük/inkâr" (küfûrâ) çukuru olmuştur. Fasıla, ilahi nur ve rasyonel delil (kâdir) karşısında insanın o bile isteye seçtiği kibri, fıtri körlüğü ve ontolojik inatçılığını (küfûrâ) dondurarak muhatabın o nankör tabiatını ebediyete mühürler. Mucizevi kanıtlar bile, içindeki aydınlığı (insafı) kendi elleriyle örten (küfûr) bir zâlime fayda vermez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X