وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 97. Ayet
Daralt
X
-
“Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidâyetten uzaklaştırırsa artık böylelerine Allah’tan başka destekçiler bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz.”
Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur. Yani Allah kimi, hidâyeti kabul etmeye muvaffak kılarsa ve onu şeytanm verdiği vesveseden korursa işte o Allah nezdinde ve hidâyeti akledenler nezdinde hidâyeti benimsemiştir. Kime de yol göstermeyip şaşkınlıkta bırakırsa yani onu alçaltır ve korumaz da şeytandan gelecek vesveseyi kabul ederse işte o şaşkındır, sapmıştır. Sen böylelerine Allah’tan başka destekçiler bulamazsın. Allahın dinine sevkeden ve onları buna muvaffak kılan bir destekçi bulamazsın. Yahut onlara Allahtan başka yardım edecek ve kendilerine inen azaptan kurtaracak dostlar bulamazsın. En doğrusunu Allah bilir.
Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Hasan-ı Basri şunu söylemiştir: Dünyada yaptıkları işlerin kötülüğünü bilmeleri için onlar hesaba çekilecekler, sonra da cehenneme doğru haşredileceklerdir. [Bu] âyette belirtilen şu husustur: Onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız, yahut bunun gibi bir şey. Ayrıca “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer, yolları da en yanlış yoldur”; “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”; “Kıyâmet gününde o şiddeth azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)?” meâlindeki âyetlerde belirtilen hususlar kastedilmiş olabilir. Son âyet elleri boyunlarına bağlı olacağı için yüzleri ile ateşten korunmaya çalışacaklardır anlamına gelebilir.
Kör, dilsiz ve sağır bir halde. Bunun iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Âhirette bu duyu organlarının algıları ve lezzetleri gideceği için Allah onlara sağır, dilsiz ve kör adını vermiştir. Yoksa bu organların gerçekten yok olacağı mânasında değildir. Belki bu organlarla onlardan yararlanma arasına Allah’ın sözünü ettiği şu engel girer demektir: “Onların üstünde kat kat ateşten tabakalar olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”. İşte o gölgeler onlarla eşyayı görme arasına engel koyacak. Allah onlara dünyada kör, dilsiz ve sağır adını verdi, bu gerçekten gözlerinin yok olması anlamında değildir, fakat dünyada bu duyu organlarından yararlanmadıkları ve bunları emredilen alanlarda kullanmadıkları için bu duyuların fonksiyonları onlardan giderilmiştir. Âhirette de durum böyle olacaktır. Dünyada yaratıldıkları işlerde kullanılmadıkları için, bir azap olmak üzere bu duyu organlarının gerçekten yok olduğu mânasına gelmesi ihtimali vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor; “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören biri idim”.
Varacakları yer cehennemdir. Yani kalacakları yer cehennemdir, orada barınacaklardır. Onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürtülmüştür. Hasan-ı Basrî bu beyan hakkında şu yorumu yapmıştır; Cehennem ateşinin alevi, onlara isabet eden ağrısı gitmeksizin söner, sonra onlar için cehennem ateşini artırırız. Bazılar da: “Küllemâ habet” (كلما خبت), yani Ne zaman sönerse cümlesine dair şu yorumu yapmıştır; Yani derileri ne zaman pişerse ve ateş sakinleşirse demektir.
îbn Kuteybe şunu söylemiştir: “Küllemâ habet” (كلما خبت), yani sakinleşince demektir. Ateşin alevi sakinleşince “habeti’n-nâr” denilir. Ateşin alevi sakinleşip de korlar sönmeyince; “Hamedet, tahmedü, humûden” (حمدت تخمد حمودا) dersin. Ateş sönüp de bir şey kalmayınca “hemedet, tehmudu, humûden” (همدت تهمد همودا) denilir. Yakıcı alevlerini çoğaltırız. Ateşlerini artırır da tekrar alevlenir. Ebû Avsece: “Saîr”in (سعيرا) ateş olduğunu söylemiştir. Ateşi yaktığın zaman “seartun-nâr” (سعرت النار) denihr. Yine “nâr mesura” (نار مسعورة) denilir. Yani yakılmış ateş.
Yakıcı alevlerini çoğaltırız. Yani ateşi eskiden olduğu duruma getiririz de alevlenir ve yanar... Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”. Bazıları da şunu söylemiştir: Onları cehennem ateşi yiyip de onlardan kemikler dışında bir şey kalmayıp kömür haline gelince ateşin sönmesidir. Sonra Allah tarafından derileri, başka yenisiyle değiştirilir ve cehenneme yakıt olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Bunların hepsi birdir. Bazdan da “küllemâ habet” (كلما خبت) cümlesi hakkında şunu söylemiştir: Ateş onları yakıp kül oldukça yeniden yaratılırlar, sonra ateş onları tekrar yakmaya başlar. İşte bu yakıcı alevlerini çoğaltırız meâlindeki söz ile “Ben onu sekara sokacağım. Sen bilir misin sekar nedir? Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz” meâlindeki beyanda anlatılan husustur. Cehennem yakalayınca yakmadan bırakmaz demektir.
Yorumu Yorumla
-
Ve men (وَمَن)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "kim, her kim, şayet o kişi" manalarına gelen şart ve ism-i mevsul edatı olan "men" lafzının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, "men" edatının Arap belagatinde "şart ve umum" (genellik) işlevi gördüğünü tahlil eder. Kur'an, hidayet ve dalalet yasasını belli bir kabileye veya şahsa (Mekkelilere) hasretmez. Bu edatla kurulan cümle, ezelden ebediyete kadar yeryüzüne ayak basacak istisnasız bütün akıl sahiplerini kapsayan o sarsılmaz "evrensel teolojik fermanı" (Sünnetullah'ı) başlatır.
Yehdi (يَهْدِ)
Kelimenin kökü "h-d-y" olup sözlükte "yol göstermek, doğruya iletmek, rehberlik etmek, pürüzsüz rota ve hediye sunmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Men" şart edatının cezmi (etkisi) sebebiyle sonundaki illet harfi (yâ) düşmüştür.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi varmak istediği o nihai ve güvenli hedefe doğru yumuşak, lütufkâr, aydınlık ve pürüzsüz bir şekilde yönlendirmek, ona kılavuzluk etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet/yehdi" eyleminin körü körüne bir zorlama yahut mekanik bir sürükleme olmadığını; Yaratıcı'nın akla, vicdana ve fıtrata sunduğu o aydınlatıcı, şüpheleri izale eden ve hakikatin rotasını netleştiren o mutlak "ontolojik ve epistemolojik kılavuzluk" eylemi olduğunu ifade eder. Eylemin faili Allah'tır.
Allâhü (اللَّهُ)
Kelimenin kökü "e-l-h" olup "kulluk edilen, yönelinen, mutlak mabut" manalarındaki "ilâh" kelimesinin belirlilik takısı (el) alarak dönüşmüş ve Yaratıcı'nın zatına has özel ismidir. Cümlede "yehdi" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde hidayetin doğrudan "Allah" ismine isnat edilmesinin (Yaratıcı'nın hidayet etmesi) mutlak bir kural olduğunu kaydeder. İnsan kendi aklıyla veya peygamberin çabasıyla sadece bir davet duyar; ancak o davetin kalpte sarsılmaz bir inanca/nura dönüşmesi (hidayet), bütünüyle Allah'ın kendi lütfuyla yarattığı fiili bir eylemdir.
Fehüve (فَهُوَ)
Arapçada eylemin ardından gelen mutlak sonucu (takibiye/nedensellik) bildiren "fe" (işte o zaman, o halde) edatı ile, üçüncü tekil şahıs olan "O" manasındaki (eril) munfasıl zamirin (hüve) birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, şart cümlesinin (kim hidayete erdirilirse) cevabına geçilirken kullanılan bu "fe-hüve" (işte bizzat o) kurgusunun Arap belagatinde "kasr ve inhisar" (mutlak sınırlandırma) sanatı kurduğunu tahlil eder. Hidayetin (kurtuluşun) yegâne adresi olarak Yaratıcı'nın seçtiği o kişiyi göstererek; kendi aklıyla, kendi kibriyle veya parasıyla hidayeti bulduğunu sananların o kof iddialarını dondurur. Kurtulan "sadece ve bizzat odur" (hüve).
El-Mühtedi (الْمُهْتَدِ)
Kelimenin kökü olan "h-d-y" (yol göstermek) lafzından türeyen, ifti'al babında ism-i fail (hidayeti kabul eden, doğru yolu bulan) formundadır. "Hüve" zamirinin haberi (yüklemi) olarak merfu konumundadır ancak sonundaki esre (kesra), düşen illet harfine (yâ) işaret eder.
İbn Fâris, bu kökün ifti'al babına (ihtidâ/mühtedi) aktarılmasının, eyleme "kişinin kendi iradesiyle ve aktif bir çabayla o yolu/kılavuzluğu kabullenmesi, bizzat içine sindirmesi ve o rotaya girmesi" (mutavaat) manasını kattığını bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki o muazzam felsefi "irade diyalektiğini" değerlendirir. Cümlenin başında hidayeti veren Allah'tır (yehdi-llâhü); ancak cümlenin sonunda o eylem bizzat insanın aktif bir sıfatına dönüşür: "El-Mühtedi" (Hidayeti bizzat kabullenen/özümseyen kişi). Yaratıcı yolu açar (halk), ancak o yolda yürümek bütünüyle insanın kendi hür iradesine, o aydınlığı kucaklamasına (ihtida) bırakılmıştır. İnsan pasif bir kukla değildir.
Ve men (وَمَن)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "kim, şayet o kişi" manalarına gelen şart edatının tekrarıdır. Ayetin o aydınlık ve kurtuluş bildiren ilk yarısından; bütünüyle karanlık, dondurucu ve ontolojik bir felaket bildiren o sarsıcı ikinci yarısına (mukabele/zıtlık sanatına) geçişi sağlar.
Yudlil (يُضْلِلْ)
Kelimenin kökü "d-l-l" olup "kaybolmak, yoldan sapmak, zayi olmak, unutmak ve hakikatten uzaklaşmak" manalarına gelir. İf'al babında (idlâl) muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir. Şart edatından dolayı cezm (sakin) halindedir. "Kimi saptırırsan / dalalette bırakırsa" demektir. Eylemin gizli öznesi (faili) Allah'tır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "doğru, düzgün ve amaca götüren o aydınlık yoldan (hidayetten) bütünüyle koparak, yönünü şaşırmak ve anlamsız, boş, sonu gelmez bir karanlık/girdap içinde kaybolup gitmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "idlâl" (saptırma) eyleminin Kur'an'daki kelami kurgusunu muazzam bir tahlille inceler. Allah hiç kimseyi durduk yere, zorbalıkla hidayetten söküp dalalete atmaz. Buradaki "yudlil" (Allah kimi saptırırsa) fiili; insanın kendi kibriyle, inancıyla hakikate sırtını dönmesi sonucunda, Yaratıcı'nın o insandan inayetini (şefkatini/ışığını) bütünüyle çekmesi ve onu "kendi seçtiği o karanlığın ve şaşkınlığın (dalaletin) tam ortasında kendi haline terk etmesidir" (hızlan).
Dücane Cündioğlu, ilahi "saptırma" (yudlil) eyleminin felsefi dehşetini değerlendirir. İnsanoğlu kendi aklını hakikate kapattığında, Yaratıcı onu zorla hidayete sürüklemez. Aksine, ilahi adalet gereği o insanın seçtiği körlüğü ona bir "kader" olarak mühürler. Allah'ın saptırması; şımarık ve nankör insanı, bizzat o kendi elleriyle kurguladığı o çürük labirentin (şirkin) içinde yapayalnız bırakmasıdır.
Felen (فَلَن)
Arapçada eylemin mutlak sonucunu bildiren "fe" (işte o zaman, öyleyse) edatı ile muzari fiili nasb eden ve eylemin gelecekte "asla, kesinlikle, hiçbir zaman" gerçekleşmeyeceğini bildiren (nefy-i istikbal ve te'kid) olumsuzluk edatı olan "len" kelimesinin birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin felaket fermanına geçilirken kullanılan bu "fe-len" (işte o zaman asla) edatının Arap belagatindeki o dondurucu ve sarsılmaz "ta'yis" (bütünüyle umut kesme) işlevini tahlil eder. Allah inayetini çektiği an, insanın kurtuluş ihtimali "belki"lere veya "yarın"lara bırakılmaz; bütünüyle ve ebediyen (len) iptal edilerek ontolojik kapılar üstüne kilitlenir.
Tecide (تَجِدَ)
Kelimenin kökü "v-c-d" olup "bulmak, elde etmek, var etmek, idrak etmek ve ulaşmak" manalarına gelir. Muzari muhatap tekil fiildir (Sen bulursun). "Len" edatından dolayı nasb (üstün) halindedir. "Asla bulamazsın" demektir.
İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp olan, şiddetle ihtiyaç duyulan veya aranan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak kavuşmak" olduğunu bildirir.
Lehüm (لَهُمْ)
Arapçada "için, -e, onlara ait" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile "onlar" (hüm) çoğul zamirinin birleşimidir. Çaresizliğin ve yalnızlığın kimlere ait olduğunu mühürler.
Evliyâe (أَوْلِيَاءَ)
Kelimenin kökü "v-l-y" olup sözlükte "yakın olmak, bitişik olmak, araya bir şey girmeksizin peş peşe gelmek, dost, koruyucu, otorite ve veli" anlamlarına gelmektedir. "Veli" isminin çoğulu (evliyâ) olup "tecide" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şey arasında zerre kadar boşluk, mesafe veya yabancılık bırakmayacak şekilde mutlak bir fiziksel yahut ruhsal bitişiklik, yakınlık ve arka çıkma" olduğunu aktarır. Birine mutlak koruma sağlayan dosta (veli) da bu iç içe geçme fıtratından dolayı bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "velayet/evliya" kavramının Kur'an'da sıradan bir arkadaşlık olmadığını; kişinin kriz anında, tehlikede olduğunda bütün acziyetiyle sırtını yasladığı, onun hakkını savunan ve ona kefil olan o "mutlak koruyucu ve sığınak otoritesi" olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin dünyadaki o kibirli "veli/dost" arayışlarının ahiretteki mutlak çöküşünü değerlendirir. Dünyada putlara, kabile reislerine yahut servete sığınanlar (velayet kuranlar); Allah'ın o dondurucu terk edişi (yudlil) gerçekleştiğinde o fırtınanın ortasında yapayalnız kalırlar. Ayet, insanın o en çok ihtiyaç duyduğu anki "sahipsizliğini, velisizliğini ve kimsesizliğini" (felen tecide lehüm evliyâe) ontolojik bir hiçlik olarak yüzlerine çarpar.
Min dûnihî (مِن دُونِهِ)
Arapçada "den, dan" manası katan "min" harf-i ceri ile "d-v-n" (aşağısında, astı, başka, haricinde, ötesinde) kökünden türeyen "dûn" mekân/durum zarfı ve Allah'a dönen "Onun" (hî) zamirinin birleşimidir. "O'nun haricinde, O'ndan başka, O'nun berisinde" demektir.
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün asıl manasının "bir şeyin mutlak zirvesi yahut merkezi olmayan, ondan daha aşağıda (esfel), ona nispetle daha kalitesiz ve ast konumda bulunan mekân yahut rütbe" olduğunu bildirir. Allah'ın dışındaki bütün sığınakların (evliyanın) O'na nispetle bütünüyle "aşağıda, kof ve yetersiz" (dûn) olduğunu linguistik olarak mühürler.
Ve nahşüruhüm (وَنَحْشُرُهُمْ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "h-ş-r" (toplamak, sevk etmek, zorla bir araya getirmek) kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin (biz haşrederiz) birleşimidir. Azamet zamiriyle (nâ) gelmiştir ve sonuna sapan o kitleye dönen "onları" (hüm) nesne zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dağınık halde bulunan varlıkları, kendi hür iradelerine bırakmaksızın, zorlayıcı, baskın ve şiddetli bir kudretle tek bir merkeze/meydana doğru kitleler halinde sürüp toplamak" olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nahşüruhüm" (onları zorla toplarız/süreriz) eyleminin barındırdığı o devasa eskatolojik dehşeti ve edebi zorbalığı inceler. Dünyada Yaratıcı'nın davetinden kibirle yüz çeviren (i'raz eden), serbestçe şımarıklık yapan o zalimler; hesap günü geldiğinde artık kendi iradeleri iptal edilmiş, boyunları bükülmüş ve Yaratıcı'nın o ezici sürüsüne (haşrına) bütünüyle mahkûm edilmiş zavallı ve aciz nesnelere (hüm) dönüşürler.
Yevme (يَوْمَ)
Kelimenin kökü "y-v-m" olup "gün, zaman dilimi, vakit, hesap vakti" manalarına gelir. Zaman zarfı formunda olup nasb (üstün) halindedir. İsim tamlamasının tamlayanıdır (muzaf).
El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Kelimenin kökü "k-v-m" olup "kalkmak, ayağa kalkmak, dikilmek, durmak ve kıvam" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, tamlanan (muzafün ileyh) konumunda esre (mecrur) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yatay konumun, yatmanın ve ölümün zıddı olarak; dikey bir eksende, sarsılmaz bir şekilde ayağa kalkmak ve huzurda dikilmek" olduğunu bildirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, o dönemin teolojik lügatini domine eden Süryanice "Kyamta" (ölülerin kabirlerinden sarsılarak dirilişi ve mahkeme önünde ayağa kalkışı) eskatolojik kavramıyla olan bütünüyle aynı ve mutlak bağını tahlil eder. O gün, yatanların/gizlenenlerin (ölülerin) Yaratıcı önünde hesap için "şiddetle dikildiği" (kıyâmet) yegâne andır.
Alâ (عَلَىٰ)
Arapçada "üzerine, üstüne, üzerinde" manalarına gelen harf-i cerdir. Haşr (toplama) eyleminin nasıl ve hangi fiziksel pozisyonda gerçekleşeceğini (bedenin zeminle temas eden kısmını) belirten o korkunç durumu (hal) sabitler.
Vücûhihim (وُجُوهِهِمْ)
Kelimenin kökü "v-c-h" olup sözlükte "yüz, cephe, yön, onur, haysiyet ve şeref" anlamlarına gelmektedir. "Vech" isminin çoğul (vücûh/yüzler) formunda olup, "alâ" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) halindedir. Sonuna "onların" (him) zamiri eklenmiştir. "Onların yüzleri üzerine" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin en belirgin, en önde olan, doğrudan karşıya bakan cephesi; insanın kimliğini, onurunu ve şerefini taşıyan asıl ön yüzü" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yüzleri üzerine (alâ vücûhihim) sürülmek" eyleminin barındırdığı o devasa psikolojik ve ontolojik aşağılanmayı (tahkiri) tahlil eder. Dünyada burunları havada, kibre kapılarak dimdik (iki ayakları üzerinde) yürüyen müşrikler; ahiret sahnesinde Yaratıcı tarafından o en çok değer verdikleri "onurlarından/yüzlerinden" (vücûh) vurulurlar. Ayaklar iptal edilir; onlar, hayvanlardan bile daha aşağılık bir pozisyonda, insanın en onurlu uzvu olan suratları (yüzleri) yere sürtünerek, yerlerde sürünerek (yüzüstü) o mahkemeye zorla sürüklenirler. Bu fiziki sürünme, dünyadaki kibrin mutlak bir felsefi iptalidir.
Umyen (عُمْيًا)
Kelimenin kökü "a-m-y" olup sözlükte "kör olmak, görememek, basireti bağlanmak, delilin örtülmesi ve karanlıkta kalmak" anlamlarına gelmektedir. "A'mâ" (kör) sıfatının çoğulu olup, o günkü durumlarını niteleyen hal (durum zarfı) olarak nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gözün fiziksel ışığı yahut kalbin hakikat idrakini (basireti) bütünüyle yitirmesi, her şeyin ona bütünüyle gizli, belirsiz ve kapkaranlık kalması" olduğunu bildirir. Bulutların yönünün kaybolmasına da "amâ" denir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "körlük" (a'mâ/umyen) diyalektiğini inceler. Bu dünyada Allah'ın ayetlerine, evrendeki onca delile ve peygambere karşı bile isteye gözlerini yumanlar (manevi olarak körleşenler); ahirette o manevi körlüklerinin mutlak bir yansıması/cezası olarak "fiziksel bir körlüğe" (umyen) mahkûm edilirler. Hakikate bakmayan gözler, ebediyen iptal edilir.
Ve bükmen (وَبَيُكْمًا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "b-k-m" (dilsiz olmak, konuşamamak, sesi kesilmek) kökünden türeyen "ebkem" (dilsiz) sıfatının çoğulunun birleşimidir. Hal konumunda "umyen" kelimesine atfedilerek nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dille telaffuz etme, kendini ifade etme ve meramını anlatma yeteneğinin doğuştan yahut sonradan bütünüyle yok olması, suskunluğa mahkûmiyet" olduğunu belirtir.
Ve summen (وَصُمًّا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "s-m-m" (sağır olmak, duymamak, tıkanmak, sert kaya) kökünden türeyen "esamm" (sağır) sıfatının çoğulunun birleşimidir. Hal konumunda atfedilerek nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "sesin/işitmenin girdiği o kanalın/kulağın bütünüyle tıkanması, sese karşı kaskatı kesilmesi ve hiçbir algıyı içeriye almaması" olduğunu bildirir. Suyu emmeyen sert, kaskatı ve deliksiz kayalara da (sammâ) bu isim verilir.
Dücane Cündioğlu, bu "umyen, bükmen, summen" (kör, dilsiz ve sağır) üçlemesinin (teslisinin) barındırdığı felsefi ve psikolojik dehşeti muazzam bir tahlille değerlendirir. İnsanı insan yapan şey etrafıyla kurduğu iletişimdir (görme, konuşma, duyma). Dünyada bu yetilerini hakikati inkâr etmek için kullanan o şımarık zalimler, o devasa mahşer gününde bütünüyle "izole edilirler". Gözleri iptal edilir, dilleri kilitlenir, kulakları sağırlaştırılır. Kendi çığlıklarını bile duyamadıkları, zifiri karanlık, mutlak sessiz ve boğucu bir bedensel hücrenin/hiçliğin içine hapsedilerek o azaba yüzüstü sürülürler. Varlığın mutlak iletişimsizliği (ontolojik hapis) bu üçlemeyle dondurulur.
Me'vâhüm (مَّأْوَاهُمْ)
Kelimenin kökü "e-v-y" olup sözlükte "sığınmak, barınmak, bir tehlikeden kaçıp güvenli bir yere yerleşmek, dönüp dolaşıp varılacak yuva" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mekân (barınak/sığınak) formunda olup cümlenin mübtedası (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir. Sonuna o kitleye dönen "onların" (hüm) zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insanın yorulduğunda yahut korktuğunda şefkatine ve güvenliğine (rıfk) kaçıp sığındığı, bütünüyle toplanıp içine girdiği o son ve mutlak durak/ana kucağı" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "me'va" (sığınak) kelimesinin cehennem için kullanılmasındaki o devasa ve korkunç "istihza ve ironiyi" (alaycı tezatı) tahlil eder. İnsan normalde huzura ve rahata (cennete) sığınır. Ancak müşrik dünyada hakikatten kaçtığı için, ahirette onun yorulup da sığınacağı, kucağına (me'vasına) atılacağı yegâne mekân "bütünüyle azaptan oluşan cehennemdir". Sığınağı ateş olanın felsefi trajedisi bu kelimeyle kilitlenir.
Cehennemü (جَهَنَّمُ)
Kelimenin kökeni hakkında farklı görüşler vardır. Arapça "c-h-m" (derin kuyu, asık surat) kökünden geldiği iddia edilse de, ağırlıklı görüş İbranice/Aramice kökenli olduğudur. İsim cümlesinin haberi (yüklemi) konumunda merfu (ötre) halindedir. Gayr-i munsarıf (tenvin almayan) özel isimdir.
Arthur Jeffery, kelimenin Eski Ahit (Tevrat) teolojisindeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) ile olan o mutlak etimolojik ve tarihi bağını analiz eder. Kudüs'ün güneyindeki bu vadi, eskiden çocukların putlara kurban edilerek yakıldığı, daha sonra ise sürekli ateşlerin yandığı, çöplerin ve leşlerin atıldığı lanetli bir mekândı. Kur'an, Ortadoğu hafızasına kazınmış bu "ebedi ateş, lanet ve atık vadisi" (Cehennem) konseptini alır ve eskatolojik (ahiret) cezanın o devasa ve mutlak şemsiye ismi olarak kullanır.
Küllemâ (كُلَّمَا)
Arapçada "her, hepsi, bütünü" manasına gelen "küll" ismi ile, zaman zarfı/şart işlevi gören "mâ" (olduğu vakit/oldukça) edatının birleşimidir. "Her ne zaman... oldukça" manasına gelen, eylemin sürekliliğini ve sonsuz döngüsünü bildiren edattır.
Celaleddin el-Suyuti, "küllemâ" edatının Arap belagatinde "tekrar ve istimrar" (bitmek bilmeyen periyodik sonsuzluk) işlevi gördüğünü belirtir. Azap, bir kere verilip biten (infaz edilen) bir eylem değildir; bu edatla azabın o boğucu döngüsü, her bitmeye yüz tuttuğunda aynı şiddetle başa saran o dondurucu "sonsuzluk sarmalı" (kısır döngü) linguistik olarak inşa edilir.
Habet (خَبَتْ)
Kelimenin kökü "h-b-v" olup sözlükte "ateşin gücünü yitirmesi, alevin yatışması, sönmeye yüz tutması ve sönükleşmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) müennes tekil fiildir (faili olan cehennem/ateş müennes sayıldığı için). "Küllemâ" şart edatının fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yüksekliğini, şiddetini ve parlaklığını (tıpkı harlayan bir ateşin sönmeye/küllenmeye başlaması gibi) kaybederek yavaşça sükûnete erip alçalması" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde cehennem ateşinin "habet" (sakinleşti/yavaşladı) fiiliyle nitelenmesini açıklar. Bu eylem, cehennem ateşinin kendiliğinden gücünü yitirmesi (acziyeti) değildir; aksine o devasa azabın (ateşin), içindeki insanların derilerini ve etlerini yiyip bitirerek "yakacak hiçbir şey (yakıt) kalmadığı için" doyması ve anlık olarak o ürkütücü sükûnete (küllenmeye) geçmesidir.
Zidnâhüm (زِدْنَاهُمْ)
Kelimenin kökü "z-y-d" olup "artırmak, çoğaltmak, ilave etmek ve ziyadeleştirmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz artırdık/nâ) kullanılmıştır. Şartın cevabıdır. Sonuna, içerdeki o zalim kitleye dönen "onlara/onlar için" (hüm) nesne zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin asıl miktarına, şiddetine yahut hacmine eklenen her türlü fazlalık, kökün dışarıya doğru taşması/katlanması" olduğunu belirtir.
Seîrâ (سَعِيرًا)
Kelimenin kökü olan "s-a-r" lafzı, sözlükte "ateşi harlamak, şiddetle tutuşturmak, alevlendirmek, kışkırtmak ve delirmek/cinnet getirmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemin sürekliliğini ve en şiddetli formunu bildiren ism-i mef'ul/sıfat formunda olup, "zidnâhüm" fiilinin ikinci mef'ulü (veya temyizi) olarak nasb (üstün) halindedir. Ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "sönük veya zayıf olan bir ateşi (yahut öfkeyi) içine yeni yakıtlar, odunlar atarak çıldırtırcasına köpürtmek, yükseltmek ve korkunç bir alev fırtınasına dönüştürmek" olduğunu bildirir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (seîrâ) barındırdığı o psikolojik sadizmi ve eskatolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Cehennemlikler azabın içinde yanıp kavrulurken; ateş her "sakinleştiğinde" (habet), onların içlerinde o korkunç acının biteceğine, ateşin külleneceğine dair küçücük, cılız bir umut kırıntısı doğar. Tam o "rahatlama" anında, Yaratıcı "Biz onların üzerine o alevi/çıldırtan ateşi (seîrâ) yeniden, katlayarak artırdık" (zidnâhüm seîrâ) fermanıyla o umudu anında ve şiddetle paramparça eder. Yeni deriler yaratılır, ateş yeniden harlanır (seîrâ) ve o cinnet hali sonsuza kadar başa sarar. Fasıla, azabın o dinmek bilmeyen, bittikçe yeniden şahlanan (seîrâ) ontolojik dehşetini ve zalimlerin o tükenmeyen çaresizliğini ebediyete kadar dondurarak mühürler. Adalet, ateşi bizzat alevlendiren o devasa ilahi öfkedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla