Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 95. Ayet

    قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lev kâne fî-l-ardi melâ-iketun yemşûne mutme-innîne lenezzelnâ ‘aleyhim mine-ssemâ-i meleken rasûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: ‘Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.”’

      De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı. Yani orada ikamet edip, oturanlar olsalardı, elbette gökten bir meleği elçi olarak gönderirdik. Hem bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları da yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani yeryüzünün sakinleri melekler olsaydı da onlara meleklerden bir elçi gönderseydi yine de onlar “Allah bir meleği elçi mi gönderdi?” diyecekler miydi? Yani Allah bizim özelliklerimizde ve bizim türümüzden bize elçi mi gönderdi diyecekler miydi? Yani onların bunu söylemeye hakları yoktur. Buna göre, yerin sakinleri beşer olunca “Allah bize kendi özelliklerimizi taşıyan elçi mi gönderdi? deme hakları olmaz. İkincisi: Eğer yeryüzü meleklerin mekânı, onlar da oranın sakinleri olsaydı da [kendilerine kendi cevherleri dışından bir elçi gönderseydi] o zaman da şöyle diyeceklerdi: Allah bizim özelliklerimiz dışında, bir beşeri mi elçi gönderdi? Fakat yeryüzü beşerin mekânı, melekler de semanın sakinleri olunca onların kendi türlerinden ve kendi özelliklerini taşıyan bir elçinin gönderilmesini inkâr etmeye hakları yoktur. Çünkü onlar melekleri tanımıyorlar ve onların özelliklerini taşımayan varlıkları da tanımıyorlar, belki kendi özelliklerini taşıyanı tanıyorlar, dolayısıyla kendi özelliklerini taşıyan bir elçinin gönderilmesi, kendi özelliklerini taşımayanın gönderilmesinden daha iyidir. Yahut şöyle buyuruyor: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler ve insanlar bulunsaydı da melekler onları tanısaydı, onları bildikleri için kendilerinden yani meleklerden bir elçi istemek hakları olurdu. Fakat yeryüzünün sakinleri sadece insanlar olunca, onların bunu isteme hakları yoktur. Çünkü onlar meleklerin ve cinlerin güçlerini bilmiyorlar, ancak insanların güçlerini biliyorlardı. Dolayısıyla gönderilen mûcizelerle kuvvetli delilleri aldatıcı delillerden ayırırlardı, çünkü onlar insanların güçlerini biliyorlar, meleklerin ve cinlerin güçlerini ise bilmiyorlardı; dolayısıyla mûcize getirdiklerinde, mûcize ve delil olduklarını bilemezler. Yahut kendi kuvvetleriyle olması ihtimali dışına çıkınca, bu meleklerin kuvvetleri ile olur da onlar onu beşerden bilirler. Bir başka açıklama şekli de şudur: Onlar beşerin peygamberliğini ikrar ettiler, çünkü onlar melekleri sadece beşerin verdiği haberle bilirler, çünkü onları tanımak için meleklerle bir arada birbirlerini gören bir durumda bulunmadılar. Onlar meleklerin melek olduğunu sadece beşerden gelen bir haberle biliyorlar, dolayısıyla bir beşerin elçiliğini inkâr etmeye hakları yoktur. Bunun aslı yüce Allah’ın şu beyandır: “Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir erkek suretine sokardık”. Daha önce de belirttik ki, onlar melekleri tanımıyorlardı, kendi yapısal özellikleri dışından olan peygamberin de mutlaka erkek olması gerekirdi. Dolayısıyla, Allah’ın verdiği habere göre bunda itirazda onlar aleyhine bir karıştırma söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut inancı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve felsefi polemikteki yerini değerlendirir. Müşrikler bir önceki ayette "Allah bir beşeri/insanı mı elçi gönderdi?" diyerek o küstahça itirazlarını sunmuşlardır. Yaratıcı, peygamberinden bu hezeyan karşısında susmasını yahut savunmaya geçmesini değil; doğrudan, mutlak ve ezici bir evrensel yasayı (kendi türünden elçi gelme zorunluluğunu) sarsılmaz bir peygamberi özgüvenle "ilan etmesini ve rest çekmesini" (kul) emreder. Emir, tartışmayı teolojik bir kurala bağlayarak bitirir.

        Lev (لَّوْ)

        Arapçada gerçekleşmesi mümkün olmayan yahut farazi durumlar için kullanılan "eğer, şayet, faraza" manalarına gelen şart edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "lev" edatının Arap belagatinde "harf-i imtinâ' li-imtinâ'" (şartın imkânsızlığı sebebiyle sonucun da bütünüyle imkânsız olduğunu bildiren edat) işlevi gördüğünü tahlil eder. Yeryüzünde meleklerin yaşaması ontolojik olarak imkânsızdır; dolayısıyla onlara gökten melek bir elçi inmesi faraziyesi de (müşriklerin o mitolojik beklentisi de) ta baştan, bu kısacık edatın o dondurucu mantıksal kilidiyle paramparça edilmiştir.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu, bulundu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir. "Lev" şart edatının fiilidir.

        Fîl-ardı (فِي الْأَرْضِ)

        Arapçada "içinde, -de, -da" manası katan "fî" harf-i ceri ile "e-r-d" (yer, yeryüzü, toprak, zemin) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-Arz" isminin birleşimidir. İsim tamlamasının haberidir ve esre (mecrur) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "göğün (sema) tam zıddı olarak; aşağıda olan, ayak basılan, sert olan ve üzerinde ağır/maddi varlıkların yaşadığı sabit zemin" olduğunu bildirir.

        Melâiketün (مَلَائِكَةٌ)

        Kelimenin kökü "l-e-k" yahut "m-l-k" olup "elçilik yapmak, mesaj taşımak ve kuvvet sahibi olmak" manalarına gelir. Çoğul isim (melekler) formunda olup "kâne" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir otoriteden aldığı mesajı, haberi veya yetkiyi mutlak bir itaatle başka bir merciye taşıyan, ileten görevli/elçi" (melek/risalet) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Etiyopça "mal'ak" ve İbranice/Aramice köklerindeki "göksel haberci, ilahi ulak" kavramlarıyla olan filolojik akrabalığına dikkat çeker. Melek, doğası gereği yeryüzünün toprağına (maddi ağırlığa) değil, göksel/metafiziksel âleme ait olan ruhani ve aşkın bir şahsiyettir.

        Yemşûne (يَمْشُونَ)

        Kelimenin kökü "m-ş-y" olup sözlükte "yürümek, ayakları üzerinde ilerlemek, adım atmak ve yeryüzünde gezinmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir ve "melâiketün" isminin sıfat cümlesidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir canlının, ayaklarını yere basarak, fiziksel bir çabayla ve belirli bir ritimle bir mekândan diğerine doğru bedensel olarak intikal etmesi" olduğunu bildirir. Uçmanın (tayarân) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşy" (yürüme) eyleminin sadece bedensel bir hareket olmadığını; insanın/canlının yeryüzünün çekim kuvvetine, toprağın ağırlığına ve mekânın sınırlarına olan o "ontolojik mahkûmiyetini/bağlılığını" ifade eden fiziksel bir kısıtlılık olduğunu aktarır.

        Dücane Cündioğlu, meleklerin (metafiziksel varlıkların) "yürüme" (yemşûne) eylemiyle yan yana getirilmesindeki o devasa felsefi ve edebi ironiyi muazzam bir tahlille değerlendirir. Melekler tabiatları gereği nurdan yaratılmış, yerçekimine tabi olmayan, uçan (kanatlı) varlıklardır. Ayet, "Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı" demekle yetinmez; "yürüyen melekler olsaydı" diyerek, o metafiziksel varlıkları bütünüyle yeryüzünün fizik kurallarına, toprağın ağırlığına (insanların fıtratına) hapsederek müşriklerin o muhal (imkânsız) kurgularındaki mantıksal çelişkiyi yüzlerine çarpar.

        Mutmeinnîne (مُطْمَئِنِّينَ)

        Kelimenin kökü olan "t-m-e-n" (dört harfli/rübai bir kök) lafzı, sözlükte "sakinleşmek, huzur bulmak, yerleşmek, telaşın bitmesi ve güven içinde olmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i fail çoğul (sakin sakin duranlar/yerleşenler) formunda olup, cümlenin hal (durum) zarfı olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "şiddetli bir hareketin, çırpınışın ve telaşın ardından varlığın bütünüyle durulması, sükûnete ermesi ve bulunduğu mekâna kök salıp/ağırlaşıp yerleşmesi" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, "itminan" (mutmeinnîne) mefhumunun Kur'an'daki kognitif (bilişsel) ve ontolojik derinliğini analiz eder. Bu kelime sadece psikolojik bir huzuru değil, "varlığın kendi doğasına/ekosistemine bütünüyle uyum sağlamasını ve oraya ait hissetmesini" ifade eder. İnsan yeryüzünde "mutmeindir" (kök salmıştır); ancak meleklerin yeryüzünde mutmein olması (yerleşip kalması) onların göksel doğalarına aykırıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin teolojik ve sosyolojik mantığını inceler. "Yürüyerek ve güvenle yerleşerek/ikamet ederek" (mutmeinnîne) kelimeleri, bir elçinin gönderilmesi için aranan o mutlak sosyolojik şartı (homojenliği) sabitler. Bir topluluğa mesaj iletilecekse, elçinin muhataplarıyla aynı havayı soluması, aynı yeryüzünde aynı ağırlıkla "ikamet edip yürümesi" gerekir ki onlara pratik ve ahlaki bir model (örnek/üsve) olabilsin.

        Lenezzelnâ (لَنَزَّلْنَا)

        Kelimenin kökü "n-z-l" olup sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek, yerleşmek ve konaklamak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tenzil) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz kesinlikle indirirdik/nâ) kullanılmıştır. Başındaki "lam" (le) harfi, "lev" şartının cevabını başlatan pekiştirme edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "lev" şart edatının cevabı olan bu fiilin başındaki "lam" harfinin Arap belagatinde "te'kid-i mutlak" (tartışmasız kesinlik) işlevi gördüğünü belirtir. Eğer o farazi şart sağlansaydı, sonucun bütünüyle o şarta uygun (türdeş) bir şekilde "kesinlikle/mutlaka" (le) gerçekleşeceğini dilbilgisel olarak mühürler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "lennezzelnâ" (Biz peyderpey indirirdik) fiilinin, tef'il babında kullanılmasındaki o devasa teolojik yasayı (Sünnetullah'ı) değerlendirir. Yaratıcı, iletişim kuracağı türün yapısına, zamanına ve mekânına uygun bir şekilde, onların dilinden ve fıtratından (kendi türlerinden) anlayan bir elçiyi o topluma peyderpey "indirirdi/gönderirdi". İletişimin temeli türdeşliktir.

        Aleyhim (عَلَيْهِم)

        Arapçada "üzerlerine, onlara" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "onlar" (him) çoğul zamirinin birleşiminden oluşur. İndirilecek olan elçinin muhatap kitlesini (yeryüzünde yürüyen o melekleri) sabitler.

        Mines-semâi (مِّنَ السَّمَاءِ)

        Arapçada "den, dan" manası katan "min" harf-i ceri ile "s-m-v" (yüksek olmak, yücelik, yukarıda olan, gökyüzü) kökünden türeyen belirlilik takılı "es-Semâ" isminin birleşimidir. Esre (mecrur) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "her şeyin üstünde yer alan, başın yukarısında bulunan o devasa, aşkın ve mutlak yukarı yön" olduğunu belirtir. Elçinin gönderileceği makamın (ilahi mercii) yeryüzünün ötesinde (aşkın) olduğunu "min" (den) edatıyla sabitler.

        Meleken (مَلَكًا)

        Aynı "l-e-k" yahut "m-l-k" (elçi, kuvvet sahibi) kökünden türeyen "melek" isminin tekil formunda, "lenezzelnâ" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halidir. (Ayetteki ilk 'melâike' çoğulken, bu tekildir).

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ retoriğinde ve Kur'an'ın kendi simetrik kurgusunda (structural symmetry) bu "melek" kelimesinin tekil olarak getirilmesindeki o muazzam ontolojik ayna/yansıma sanatını analiz eder. Eğer aşağıda çoğul melekler (melâike) yaşasaydı, onlara liderlik edecek, onlara ayna olacak tekil bir (meleken) elçi gelirdi. Gönderen, elçi ve muhatap arasındaki o mutlak homojenlik (türdeşlik) bu kelimenin tekrarıyla kusursuzlaştırılır.

        Rasûlâ (رَّسُولًا)

        Kelimenin kökü olan "r-s-l" lafzı, sözlükte "salıverilen, gönderilen elçi, mesaj taşıyan" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde mübalağa/isim formunda olup, "meleken" isminin sıfatı (yahut hali) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi serbest bırakmak, onu yumuşak ve belli bir hedefe doğru ardışık bir şekilde yola çıkarmak" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "Şeliha" (ilahi yetkiyle donatılmış özel elçi) köküyle olan o devasa kurumsal ve teolojik otoritesini analiz eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (rasûlâ) edebi, mantıksal ve felsefi mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Müşrikler önceki ayetlerde "Allah bir beşeri mi resul (elçi) gönderdi?" diye kibirle isyan etmişlerdir. Yaratıcı bu ayetin fasılasında (kapanışında) onlara şu evrensel "türdeşlik/fıtrat" yasasını (Sünnetullah'ı) dondurarak verir: Elçilik (risalet), muhatabın cinsinden olmak zorundadır. Yeryüzünde insanlar yaşıyorsa elçi beşerdir; yeryüzünde melekler yaşasaydı, ancak o zaman gökten inen o melek bizzat bir "elçi" (rasûlâ) sıfatını taşıyabilirdi. Fasıla, müşriklerin o mitolojik "gökten melek inmesi" kurgusunu kendi mantıksal zemininde bütünüyle imha ederek; beşer olan peygamberin risaletini (rasûlâ) ebediyete kadar meşrulaştırıp mühürler. Mucizevi elçi gökten inen değil, senin gibi yürüyüp, senin acını anlayıp sana rehberlik edendir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X