Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 94. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 94. Ayet

    وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ illâ en kâlû ebe’aśa(A)llâhu beşeran rasûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?’ şeklindeki itirazları engellemiştir.”

      Kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını engelle yen nedir? Yani peygamber kendilerine hidâyeti getirince ancak Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi? demek oldu. Başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rab’lerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine de gelmesini beklemeleridir”. Fakat bu, Allah’ın azabını görmeden inanmayacakları için, onların imanlarından ümit kesmeleri üzerine buyurulmuştur. O vakitte iman kabul edilmez ve kendilerine fayda vermez. Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?’ meâlindeki beyan, onların delil getirmeleri konumunda bulunur ve bu anlama gelir. Eğer Allah dileseydi gökten melekler de indirirdi. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar dediler ki; eğer Allah dileseydi mutlaka melekler gönderirdi”. Burası onların şüpheye düştükleri yerdir. Şöyle demeleri mümkün: O da elçi beşerdir. Onun bize elçi olması, bizim ona elçiler olmamızdan daha uygun değildir. İşte bu düşünce şüpheye düştükleri yerdir. Bunun için Allah onlara cevap vermiştir. Çünkü onlar kendilerine kendi türlerinden ve aynı özelliklere sahip bir elçinin gönderilmesini inkâr ettiler ve bunu uzak gördüler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "mâ" (değil, etmedi, alıkoymadı) edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "mâ" (olumsuzluk) edatının, ileride gelecek olan "illâ" (ancak/hariç) istisna edatıyla birleşerek Arap belagatinde o sarsılmaz "kasr/hasr" (mutlak sınırlandırma ve tahsis) sanatını kurduğunu tahlil eder. Kur'an, insanların imandan kaçışlarını binlerce farklı sosyolojik yahut psikolojik sebebe bağlamaz. Bütün o bahaneleri bu edatla sıfırlar ve reddin arkasındaki asıl o tek, değişmez ve kibirli "teolojik şüpheyi" (beşer elçi takıntısını) izole ederek kilitler.

        Menea (مَنَعَ)

        Kelimenin kökü "m-n-a" olup sözlükte "engel olmak, alıkoymak, set çekmek, mahrum bırakmak ve korumak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin fıtri, serbest ve doğal akışına karşı durarak onu esirgemek yahut o hedefe ulaşılmasını aşılmaz, katı bir set çekerek bütünüyle durdurmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "men'" eyleminin sıradan bir geciktirme olmadığını; insanın kendi hür iradesiyle, içindeki bir kibre veya dışarıdaki bir dogmaya yenik düşerek, hakikatin (imanın) kalbe husulüne karşı bizzat o "ontolojik ve psikolojik duvarı örmesi" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "menea" (engel oldu/alıkoydu) fiilinin failinin (öznesinin) fiziksel bir zorba yahut dışsal bir ordu değil, bütünüyle kof bir "kavram/iddia" (insandan elçi mi olur hezeyanı) olmasındaki teolojik trajediyi değerlendirir. İnsanı hidayetten alıkoyan (men eden) en büyük pranga, demirden değil, bizzat onun kendi zihnindeki o yanlış tanrı ve elçi şablonlarındandır.

        En-Nâse (النَّاسَ)

        Kelimenin kökü "ü-n-s" (ünsiyet/bağ kurmak) veya "n-s-y" (unutmak) olup "insanlar, insan türü, kalabalıklar" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "menea" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu ismin yalnızlığın (vahşet) zıddı olarak fıtraten birbiriyle bağ kurmaya, bir arada yaşamaya meyilli oldukları için bu türe verildiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, "el-nâs" kavramının Kur'an'daki sosyolojik ve felsefi eleştirisini tahlil eder. Kur'an burada "Mekkeli müşrikleri" yahut spesifik bir kabileyi zikretmez. Doğrudan "el-nâs" (insanlık/kitleler) kelimesini kullanarak; bu "göksel elçinin melek olması gerektiği" şeklindeki o mitolojik ve irrasyonel kurgunun sadece Araplara has değil, tarih boyunca bütün "yığınların, avamın ve insanlığın" (nâs) zihnine kazınmış evrensel bir algı körlüğü (dogma) olduğunu sabitler.

        En (أَن)

        Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar/isim fiil manası katan edattır.

        Yü'minû (يُؤْمِنُوا)

        Kelimenin kökü "e-m-n" olup sözlükte "güvenmek, emniyette olmak, korku ve şüpheden arınmak, tasdik etmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (iman) muzari (geniş/gelecek zaman) çoğul fiil formundadır. "En" edatından dolayı sonundaki "nûn" düşmüş ve "iman etmeleri/inanmaları" masdarına dönüşmüştür.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "korkunun, paniğin ve inkarın zıddı olarak; insanın içinde hissettiği o sarsılmaz ruhsal sükûnet; bir haberi, makamı yahut kişiyi kalple tereddütsüz onaylayıp ona bütünüyle yaslanması" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "iman" eyleminin kognitif (bilişsel) kırılmasını analiz eder. Kalabalıkları (nâs) "iman etmekten" alıkoyan şey, Allah'ın varlığına inanmamaları değildir (zira onlar bir Yaratıcı'nın varlığını kabul ediyorlardı). Onların alıkonduğu o devasa eylem (iman); Yaratıcı'nın o aşkın iradesini, kendi içlerinden seçilen sıradan ve ölümlü bir beşer (Muhammed) üzerinden okuyup, o ahlaki ve ontolojik otoriteye bütünüyle "teslim/emniyet olma" zorunluluğudur. İman, bedevinin kendi eşitine (beşere) boyun eğmeyi reddettiği yerdir.

        İz (إِذْ)

        Arapçada mazi (geçmiş) zamana delalet eden, "o vakit, dığı zaman, hani" manalarına gelen zaman zarfıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin merkezine yerleştirilen bu "iz" (tam o an/geldiği vakit) zarfının Arap belagatindeki "müfâcee ve tahkik" (ani yüzleşme ve kesinlik) işlevini tahlil eder. Hakikat asırlarca beklenmiş, tam da o muhtaç oldukları "o spesifik zaman diliminde" (iz) ayaklarına kadar gelmiştir. Zarf, nimetle buluşulan o sarsıcı kırılma anını metne dondurur.

        Câehümül (جَاءَهُمُ الْ)

        Kelimenin kökü "c-y-e" olup sözlükte "gelmek, varmak, ortaya çıkmak, bizzat ulaşmak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil (câe) formunun sonuna "onlara" (hüm) nesne zamiri ve ardından gelen kelimenin belirlilik takısı (el) eklenmiştir. "Onlara geldiği vakit" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin bizzat kendisinin yahut mutlak etkisinin, uzakta olan bir noktadan hareket edip hedeflediği yere, muhatabın tam karşısına varması" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin "onlar hidayeti bulduğunda" şeklinde değil de doğrudan "câehüm" (O hidayet kendi ayaklarıyla onların ayağına/kapısına kadar geldiğinde) şeklinde kurgulanmasındaki ilahi şefkati ve buna karşılık insanın o küstah nankörlüğünü değerlendirir. Yaratıcı onları çölde hakikat arayışına mahkûm etmemiş, hidayeti bizzat onların şehirlerine, dillerine ve kucaklarına (hüm) kadar "göndermiş/getirmiştir" (câe). Ancak insan, bu muazzam ilahi konfora (ayağına gelen lütfa) rağmen o basit teolojik kibri yüzünden o nura sırtını döner.

        Hüdâ (الْهُدَىٰ)

        Kelimenin kökü "h-d-y" olup sözlükte "yol göstermek, doğruya iletmek, rehberlik etmek, pürüzsüz rota ve hediye sunmak" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış masdar/isim formunda olup, "câe" fiilinin failidir (öznesidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi varmak istediği o nihai ve güvenli hedefe doğru yumuşak, lütufkâr ve aydınlık bir şekilde yönlendirmek, ona kılavuzluk etmek" olduğunu belirtir. Hediyeye bu ismin verilmesi de kalpleri birbirine sevgiyle yönlendirmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüdâ" (hidayet) kavramının körü körüne bir zorlama olmadığını; Yaratıcı'nın akla, vicdana ve fıtrata sunduğu o aydınlatıcı, şüpheleri izale eden ve hakikatin rotasını netleştiren o mutlak "ontolojik ve epistemolojik aydınlık" olduğunu ifade eder. Onların ayağına gelen şey belirsiz bir kurgu değil, bizzat el-Hüdâ'nın (mutlak rehberin) ta kendisidir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla kapanan o devasa kıskacı (kasr sanatını) bu edatla kilitler. Müşrikleri imandan alıkoyan şey ne delil yetersizliğidir, ne Kur'an'ın edebi kusurudur ne de hidayetin eksikliğidir; onları alıkoyan "sadece ve istisnasız" (illâ) cümlenin sonunda kurdukları o ahmakça "beşeriyet" itirazından başka bir şey değildir.

        En (أَن)

        Muzari fiilin başına gelerek onu masdar (isim fiil) yapan edattır.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek, iddia etmek" anlamlarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir. "En kâlû" (onların söylemeleri/iddia etmeleri) manasına dönüşür.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut kurguyu dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        E (أَ)

        Arapçada soru bildiren "hemze-i istifham" (mı, mi, acaba) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu soru hemzesinin (E) bilgi edinmek için sorulan gerçek bir soru olmadığını; Arap belagatinde bütünüyle "istifham-ı inkârî ve taaccüb" (şiddetle reddetme, küçümseme, alay etme ve akıl dışı bularak şaşkınlık bildirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. "Gerçekten mi? Allah bunu mu yaptı yani?" şeklindeki o kof ve kibirli entelektüel istihzayı metne dondurur.

        Bease (بَعَثَ)

        Kelimenin kökü "b-a-s" olup sözlükte "ölüyü diriltmek, uykudan uyandırmak, bir makama sevk etmek, birini bir yere elçi göndermek ve ayağa kaldırmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir. Soru hemzesiyle (E-bease / Acaba gönderdi/diriltti mi?) birleşmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hareketsiz duran, yatan yahut ölü/sabit konumda olan bir şeyi şiddetle sarsarak yerinden kaldırmak, onu aktif, canlı ve hedefe yönelik bir şekilde harekete geçirip ileri sürmek" olduğunu belirtir. Ahiretteki dirilişe de (ba's) bedenin yeniden ayağa kaldırılması fıtratından dolayı bu isim verilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin "ersele" (gönderdi) fiiliyle değil de "bease" (dirilterek, sarsıp ayağa kaldırarak, kışkırtarak gönderdi) fiiliyle gelmesindeki teolojik dinamiği inceler. Peygamber sıradan bir mektup taşıyıcısı değildir; o, o çürümüş şirk toplumunu, o kokuşmuş düzeni uykusundan sarsarak uyandırmak (ba's) ve yepyeni bir ontolojik ahlakla ayağa kaldırmak üzere "diriltilip/fırlatılıp gönderilmiş" devrimci bir varlıktır. Müşriklerin şaşkınlığı, bu devasa "diriltici" (bease) misyonun sıradan bir insana yüklenmesinedir.

        Allâhü (اللَّهُ)

        Kelimenin kökü "e-l-h" olup "kulluk edilen, yönelinen, mutlak mabut" manalarındaki "ilâh" kelimesinin belirlilik takısı (el) alarak dönüşmüş ve Yaratıcı'nın zatına has, bütünüyle eşsiz ve kapsayıcı özel ismidir. Cümlede "bease" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötre) halindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde bu ismin Kur'an'daki bütün ilahi sıfatları, esmâ-i hüsnâyı (güzel isimleri) ve Yaratıcı'nın o aşkın, mutlak kudretini bütünüyle şemsiyesi altına alan en yüce "lafza-i celal" (özel isim) olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice teolojisindeki (Alaha) izlerine ve monoteist (tek tanrılı) Ortadoğu inançlarındaki o evrensel/kökensel bağına dikkat çekerek; müşriklerin bu en yüce yaratıcı otoriteyi (Allah) tanımalarına rağmen, O'nun yeryüzündeki eylemini/tasarrufunu bütünüyle kendi kabilevi ve sığ beklentileriyle sınırlamaya çalıştıklarını analiz eder.

        Beşeren (بَشَرًا)

        Kelimenin kökü "b-ş-r" olup sözlükte "deri, cildin dış yüzeyi, dış görünüş, fiziksel yapı, sevinmek ve insan" anlamlarına gelmektedir. "Bease" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kıl, yün veya post ile kaplı olmayan; bütünüyle çıplak, pürüzsüz ve görünür olan cildin dış yüzeyi/deri" olduğunu bildirir. İnsanın bedeni/derisi diğer canlılar gibi tüyle gizlenmediği ve bizzat o çıplak biyolojik fıtratıyla var olduğu için, insanın o yiyip içen, acı çeken, hastalanan ve kanayan o maddi boyutuna (cesedine) "beşer" ismi verilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, "beşer" kelimesinin müşrik kognitif (bilişsel) zihniyetindeki yerini tahlil eder. Müşrikler için "beşer" (sıradan, ölümlü et/kemik), tanrısallıkla ve kutsallıkla arasına devasa duvarlar örülmüş, bütünüyle dünyevi/aşağılık bir kategoridir. Onlara göre ilahi bir söz (Kur'an) taşıyacak kişi, bu etten/kemikten sıyrılmış mitolojik bir varlık (melek) olmalıdır.

        Patricia Crone, Geç Antik Çağ (Late Antiquity) Ortadoğu teolojilerindeki "peygamberlik" ve "beşeriyet" kurgusunun çatışmasını inceler. O dönemin dinlerinde (Hristiyanlıkta İsa'nın ilahlaşması gibi), elçi ile Tanrı arasındaki ontolojik sınır daima birbirine karışmaya ve elçinin yarı-tanrısal bir figüre dönüşmesine meyillidir. Müşriklerin itirazı ("Nasıl yani, bu sıradan bir adam?") da bu tarihsel/mitolojik beklentinin yansımasıdır. Kur'an ise peygamberi ısrarla bu "beşer" (ölümlü insan) sınırına çivileyerek o devasa monoteist/tevhid devrimini gerçekleştirir.

        Rasûlâ (رَّسُولًا)

        Kelimenin kökü olan "r-s-l" lafzı, sözlükte "salıverilen, gönderilen elçi, mesaj taşıyan" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde mübalağa/isim formunda olup, "beşeren" isminden bedel yahut onun hali/sıfatı olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi serbest bırakmak, onu yumuşak, kasıtlı ve belli bir hedefe doğru ardışık bir şekilde yola çıkarmak" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "Şeliha" (havari, yetkili dinsel elçi) kökleriyle olan o derin teolojik ve etimolojik kopyalamasına dikkat çeker. Resul, sıradan bir ulağı aşan, bizzat onu gönderen o mutlak otoritenin (Allah'ın) adaletini ve hükmünü temsil eden o devasa eskatolojik makamdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (rasûlâ) edebi, felsefi ve psikolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille değerlendirir. Müşrikler, cümlenin sonunda "beşer" (ölümlü insan) ile "resul" (göksel elçi) kavramını yan yana getirirken, kendi akıllarınca devasa bir alay, bir tezate (oksimoron) işaret etmek istemişlerdir ("Hem etten kemikten ölümlü bir varlık, hem de evrenin Sahibinin elçisi! Peh!"). Ancak Kur'an, onların bu alaycı sorusunu bizzat alır ve İslam'ın en büyük teolojik manifestosu olarak ayetin sonuna (fasılasına) sarsılmaz bir sütun gibi diker. Fasıla, müşrik aklının o küçümsediği "insani acziyet" (beşer) ile o devasa "ilahi yetkinin" (rasûlâ) tek bir bedende (Muhammed'de) birleşmesinin imkânsız bir mitoloji değil, bizzat Yaratıcı'nın evrene sunduğu en büyük hakikat ve şeref tablosu olduğunu ebediyete kadar dondurarak mühürler. Mucize; altından evler veya gökten düşen melekler değil, o fani beşerin omuzlarındaki o sarsılmaz "ilahi risaletin" (rasûlâ) ta kendisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X