Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 93. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 93. Ayet

    اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev yekûne leke beytun min zuḣrufin ev terkâ fî-ssemâ-i velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile ‘aleynâ kitâben nakrauh(u)(k) kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      92. “Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin.

      93. “Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız’. De ki: ‘Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim.’”

      Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin meâlindeki âyetle ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız meâlindeki âyet, bütünü ile onların Hz. Peygambere (s.a.) yönelttikleri sorularm hepsinin inatlaşma sorusu olup doğruyu talep etme ve hidâyet isteme soruları olmadığına işaret etmektedir. Çünkü eğer onlar, doğru yolun gösterilmesini ve hidâyeti istiyor olsalardı, göklerin üzerlerine düşürülmesini istemiyor olurlardı. Çünkü onların cennet istemede menfaatleri olsa da bunda bir menfaatleri yoktu. Allah Teâlâ burada o kavmin cahilliğini, inatçılığını ve Resûlullah’a kötü muamelede bulunmalarını aktarıyor.

      Şunu da eklemek gerekir: Onların yaptıkları bu cahiUiği Allah’ın, Kuranı kıyâmete kadar okunan bir kitap yapmasının hikmet ve faydası, sonradan gelenlerin, sefihlerle karşılaştıkları zaman onlara nasıl bir muamelede bulunacaklarını, ResûluUah’m yaptığı gibi muamele etmelerini bilmeleri içindir.

      De ki: Rabbimi tenzih ederim! Allah Teâlâ, yüce zatı aleyhinde hakime başvurmak ve hüküm vermekten Rabb’ini tenzih etmesini peygamberine emretti. Onların istedikleri şeyler, Allah’ın aleyhinde hüküm vermektir. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim. Resûlullah (s.a.) âyette sözü edilen cenneti getirmek ve daha başka türden istediklerine Allah’ın dışında kimsenin malik olmadığını belirtip Allah’ı tenzih ediyor. En doğrusunu Allah bilir.

      Ben sadece bir beşer peygamberim. Yani ben, birer beşer olan daha önceki peygamberler gibi bir insanım, onlar peygamberlerine, sizin bana sorduğunuz gibi şeyler sormadılar yahut onlar bu soruları sormuş olsalar da bunlara cevap verilmedi. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa daha önce Mûsaya sorulduğu gibi, siz de peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur”. Yahut Ben sadece bir beşer peygamberim meâlindeki beyanın anlamı şöyle olmalıdır: Yani Resûlullah’m (s.a.), diğer peygamberlere bir şekilde itiraz etme hakkı yoktur, peygambere düşen görev gönderileni yahut emredilen elçiliği tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Yahut Resûlullah şöyle buyurmuş olur: Ben, benden istedikleriniz hakkında, Rabbimi teşbih ve tenzihten başka bir şey yapma imkânına sahip değilim. Rabbimi teşbih ederim. Yani Rabbim, kullarmm üzerinde baskı kurma ve hükmetmeyi seçme hakkına mâhk olmaktan yücedir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demişlerdir; “Yenbû” (ينبوع) su kaynağı demektir; “yenâbî” (ينابيع) çoğuludur. “Kisfetün” (كسفة) kıta, parça demektir, çoğulu “kisef”tir (كسف). Bir başkası şöyle demiştir: “Kisf” (كسف) kelimesi cezimle okununca azap demektir. “Kisefen” (كسفا) kelimesi “kıtaan” (قطعا) gibidir. Ebû Avsece “kabilen” (قبيلا) kelimesinin mânasının gözle görmek olduğunu söylemiştir. Yine bu kelimenin mukabele etmekten geldiğini ifade etmiştir. “Beytün min zuhruf” (بيت من زخرف): Altından bir evin olmalı demektir. Ebû Avsece’ye göre “müzahraf” (مزخرف) müzeyyen, yani süslü demektir. “Zahreftu 1-beyte” (زخرفت البيت) denilir. Yani evi süsledim demektir. Yahut göğe çıkmalısın. Yani göğe yükselmelisin, yukarı çıkmalısın. Oraya (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. Yani çıkmana inanmayacağız. Buradaki “irtikâ”, yükselmek demektir. Bazıları, cezimle okuyarak “kisfen’i (كسفا) taraf, “kisefen” (كسفا) kelimesini de “kıtaan” (قطعا) gibi parçalar şeklinde anlamlandırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ev (أَوْ)

        Arapçada "veya, yahut, yoksa" manalarına gelen atıf ve seçenek (muhayyerlik) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "ev" (yahut) edatının Arap belagatinde "terakkî ve ta'nîd" (şımarıklığı, inatçılığı ve kibri aşama aşama zirveye taşıma) işlevi gördüğünü tahlil eder. Müşriklerin bitmek bilmeyen o hezeyan listesi (pınar, bahçe, göğün düşmesi) bu edatla yeni, bütünüyle materyalist ve son derece küstah bir ekonomik boyuta evrilir.

        Yekûne (يَكُونَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "olması, meydana gelmesi, varlık bulması" anlamlarına gelen muzari (geniş/gelecek zaman) nakıs fiildir. Bir önceki ayetlerden silsile halinde gelen "hattâ" (ta ki) edatının etkisiyle (yahut gizli bir 'en' ile) nasb (üstün) okutulur.

        Leke (لَكَ)

        Arapçada "için, -e, sana ait, senin bizzat mülkiyetinde" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamiri olan "sen" (ke) edatının birleşimidir.

        Beytün (بَيْتٌ)

        Kelimenin kökü "b-y-t" olup sözlükte "geceyi geçirmek, konaklamak, barınak, hane, oda ve ev" anlamlarına gelmektedir. "Yekûne" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "gündüzün hareketinden ve telaşından sonra, karanlık çöktüğünde insanın sığındığı, içine girip bütünüyle yerleştiği ve dış dünyadan yalıtıldığı o kapalı/mahrem mekân" olduğunu bildirir.

        Min (مِّن)

        Arapçada "den, dan, -den mamul, -den oluşan" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının Arap belagatinde "beyaniyye" (açıklayıcı) işlevi gördüğünü belirtir. İstenilen o evin taştan, kerpiçten yahut sıradan bir malzemeden değil; bizzat o şımarık bedevi aklının gözünü kamaştıran "en lüks, en nadide maddeden" yapılması gerektiğini bu edatla tek bir materyale kilitler.

        Zuhrufin (زُخْرُفٍ)

        Kelimenin kökü olan "z-h-r-f" lafzı (dört harfli/rübai bir kök olup), sözlükte "altın, yaldız, göz alıcı süs, sahte parlaklık ve gösteriş" anlamlarına gelmektedir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bizzat altının kendisi veya bir şeyi göz kamaştırıcı hale getirmek için üzerine sürülen yaldızlı, aldatıcı ve aşırı süslü boya/kaplama" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zuhruf" kavramının Kur'an'daki felsefi illüzyonunu tahlil eder. Bu kelime, aslen altın demek olsa da; Kur'an lügatinde bütünüyle dünyanın o "aldatıcı, geçici, içi kof ama dışı göz kamaştıran (yaldızlı) sahte cazibesini" niteleyen ontolojik bir eleştiri terimidir. Müşrikler yaldıza (zuhruf) taparlar, çünkü içsel bir hakikati (özü) göremezler.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir kökten türemediğini, Geç Antik Çağ'ın emperyal lügatinde yer alan Süryanice "zaghrfa" (parlak renk, altından yapılma ihtişamlı kraliyet süsü) kelimesiyle olan o derin etimolojik akrabalığına dikkat çeker. Kur'an, müşriklerin o materyalist beklentisini Ortadoğu'nun bu en lüks terimiyle ifşa eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin peygamberden "altından/yaldızdan bir ev" (beytün min zuhruf) istemelerindeki o sosyolojik ve teolojik hezeyanı değerlendirir. Onlar, göksel bir elçinin sıradan bir kerpiç evde oturmasını kendi kibrine yediremezler. Nübüvveti ahlaki bir zirve değil, bizzat saraylılara, elitlere ve asilzadelere layık "ekonomik bir oligarşi, altından bir iktidar şovu" olarak algıladıklarını bu kelimeyle dondururlar.

        Ev (أَوْ)

        Atıf ve seçenek (muhayyerlik) edatı olan "veya, yahut" kelimesinin tekrarıdır. Şımarıklığın ufkunu yeryüzünden bütünüyle gökyüzüne doğru fırlatan bir dilbilgisel sıçrama tahtasıdır.

        Terkâ (تَرْقَىٰ)

        Kelimenin kökü "r-k-y" olup sözlükte "yukarı çıkmak, tırmanmak, merdiven veya asansör gibi bir araçla yükselmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap tekil fiildir (Sen tırmanırsın/tırmanana kadar).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "aşağıdan yukarıya doğru, fiziki bir çabayla yahut basamaklarla derece derece, hissi olarak yükselip çıkmak" olduğunu bildirir. Merdivene (mirkat) ve hastayı diriltmek için okunan duaya (rukiye/yukarı yükselen söz) bu yüzden aynı isim verilir.

        Dücane Cündioğlu, "r-k-y" (tırmanma) fiilinin müşrik tasavvurundaki o mitolojik ve kaba somutluğunu tahlil eder. Onlar vahyin manevi ve aşkın inişini kavrayamazlar. Akılları öylesine putperest ve fiziksel sınırlarla çevrilidir ki; peygamberin gökyüzüne tıpkı bir dağa yahut çatıya "basamak basamak tırmanır gibi" (terkâ) gözlerinin önünde fiziksel olarak çıkmasını talep ederler. Gökyüzü onlar için aşılacak kozmik bir sır değil, tırmanılacak fiziksel bir tavan gibidir.

        Fi (فِي)

        Arapçada "içinde, -de, -da, -e doğru" manası katan mekân ve yöneliş zarfı edatıdır.

        Es-Semâi (السَّمَاءِ)

        Kelimenin kökü "s-m-v" olup "yüksek olmak, yukarıda olan, gökyüzü" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "fi" edatından dolayı esre (mecrur) halindedir.

        Ve len (وَلَن)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile muzari fiilin gelecekte kesinlikle gerçekleşmeyeceğini bildiren "asla, hiçbir zaman" (nefy-i istikbal) manasındaki "len" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, müşriklerin göğe tırmanma (terkâ) şartını koştuktan hemen sonra "len" (asla) edatıyla kurdukları bu yeni barikatın Arap belagatindeki "te'yis ve inat" (bütünüyle umut kesme ve katmerli kibir) kurgusunu inceler. "Göğe çıksan bile sana asla (len) inanmayacağız" diyerek, kendi öne sürdükleri mucizeyi bizzat kendileri değersizleştirir ve imanı imkânsız bir felsefi kilitlenmeye hapsederler.

        Nü'mine (نُّؤْمِنَ)

        Kelimenin kökü "e-m-n" olup "güvenmek, emniyette olmak, inanmak, tasdik etmek" anlamlarına gelir. İf'al babında muzari (geniş/gelecek zaman) çoğul (Biz inanırız) fiil formundadır. "Len" edatından dolayı nasb (üstün) halindedir.

        Lirukiyyıke (لِرُقِيِّكَ)

        Arapçada "için, -e, -e dolayı" manaları katan "lam" (li) harf-i ceri ile aynı "r-k-y" (tırmanmak, yükselmek) kökünden türeyen masdar (rukiy/tırmanış) isminin birleşimidir. Sonuna peygambere dönen "senin" (ke) muhatap zamiri eklenmiştir. "Senin o tırmanışına/yükselişine (bile inanmayacağız)" demektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde müşriklerin bu "senin tırmanışına (lirukiyyıke) bile inanmayız" ifadesindeki o koyu inkâr psikolojisini kaydeder. Onlar, peygamberin gözlerinin önünde göğe çıktığını görseler dahi; kalplerindeki kibir ve inat yüzünden bunu ontolojik bir hakikat olarak değil, "Gözümüz bağlandı, bize devasa bir sihir (büyü) yapıldı" diyerek reddedeceklerini, mucizenin kör bir kalbe asla fayda vermeyeceğini bu kelime bütünüyle belgeler.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        Arapçada gaye, sınır ve sonuç bildiren "-e kadar, ta ki, -medikçe" manalarına gelen edattır.

        Tünezzile (تُنَزِّلَ)

        Kelimenin kökü "n-z-l" olup sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek, yerleşmek ve konaklamak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tenzil) muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap tekil fiil formundadır (Sen indirirsin/indirene kadar). "Hattâ" edatından dolayı nasb (üstün) okutulur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin, şahsın veya nesnenin yüksekte bulunduğu bir konumdan, dikey bir eksende aşağıya doğru süzülerek yahut bırakılarak gelmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tenzil" (indirme) eyleminin müşriklerce burada bütünüyle "fiziksel, somut ve gözle görülür bir nesnenin yukarıdan aşağıya sarkıtılması/bırakılması" şeklinde algılandığını, soyut bir "ilham/vahiy" manasına bütünüyle kapatıldığını aktarır.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        Arapçada "üzerine, aleyhine, bize, üstümüze" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz" (nâ) zamirinin birleşiminden oluşur. İndirilecek nesnenin tam olarak nereye/kime (kendi ellerine) teslim edileceğini mühürler.

        Kitâben (كِتَابًا)

        Kelimenin kökü "k-t-b" olup sözlükte "yazmak, harfleri bir araya getirmek, dikiş dikmek, bağlamak, yazılı belge ve kâğıt/parşömen" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda "tünezzile" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık olan şeyleri (harfleri veya boncukları) bir ipe dizer gibi sımsıkı yan yana getirmek, onları anlamlı bir bütünlükte kalıcı olarak birbirine bağlamak" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, o dönemin yazı kültürünü domine eden Süryanice (Ktaba) ve Aramice kelimelerle olan bağına dikkat çeker. Müşrikler soyut bir sesi (vahyi) değil; bizzat mürekkeple, parşömenle yahut deriyle somutlaşmış, dokunabilecekleri "fiziksel bir belge/tomar" (kitâben) talep ederler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bu "bize bir kitap indir" talebindeki o sığ materyalizmi tahlil eder. Onlar, melek Cebrail'in peygamberin kalbine indirdiği o görünmez, ontolojik "Kelamullah'ı" (Allah'ın sözünü) bir türlü idrak edemezler. İnanmak için bizzat gökten bir kargonun, fiziksel bir kâğıt tomarının (kitap) ellerine düşmesini ve o nesneye dokunmayı (puta dokunur gibi) beklerler. Maddeye hapsolmuş zihin, soyut vahye bütünüyle düşmandır.

        Nakraühu (نَّقْرَؤُهُ)

        Kelimenin kökü "k-r-e" olup sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, cem etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul (Biz okuruz/okuyacağımız) fiil formundadır. Sonuna o kitaba dönen "onu" (hu) nesne zamiri eklenmiştir. "Kitâben" isminin sıfat cümlesidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık duran harfleri/kelimeleri tek bir gaye etrafında birleştirmek ve dille ifade etmek" olduğunu bildirir. Müşrikler, o gökten düşecek fiziksel kâğıdı başkası vasıtasıyla değil, bizzat kendi gözleriyle, "kendileri okuyarak" (nakraühu) ikna olacaklarını belirterek peygamberin aracı (elçi) rolünü bütünüyle iptal etmeyi/devreden çıkarmayı hedeflerler.

        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır. Allah'ın, o devasa küstahlık ve hezeyan silsilesinin ardından peygamberine verdiği o mutlak "cevap/rest" fermanını başlatır.

        Sübhâne (سُبْحَانَ)

        Kelimenin kökü "s-b-h" olup sözlükte "suda hızla yüzmek, akıp gitmek, uzaklaşmak, tenzih etmek ve yüceltmek" anlamlarına gelmektedir. Masdar (isim) formunda mef'ul-i mutlak (zarf/vurgu) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin hızla, pürüzsüzce kendi yatağında akıp gitmesi ve bir varlığın kendisine layık olmayan her türlü eksiklikten, kirden ve hatadan bütünüyle süratle uzaklaşması" olduğunu bildirir. Yıldızların yörüngesinde akmasına da bu yüzden "sebh" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sübhân" kavramının Kur'an'daki o devasa teolojik savunma (tenzih) kurgusunu tahlil eder. İnsanoğlu (müşrikler), Yaratıcı'yı kendi kaba, materyalist ve şımarık panayır şovlarına (göğü düşürmek, altından ev yapmak) alet etmeye kalktığında; Kur'an "Sübhân" kelimesiyle bu kibri paramparça eder. Allah, sizin o fiziksel testlerinize, sizin o kof beklentilerinize ve insan biçimci (antropomorfik) kurgularınıza sığmayacak kadar "aşkındır, uzaktır, mutlak bir kemal ve yücelik içindedir" (tenzih/sübhân).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberin diline yerleştirilen bu "Sübhâne" (Haşa/Yücedir) nidasının barındırdığı felsefi şoku değerlendirir. Müşriklerin o akıl almaz ve hadsiz talepleri karşısında Yaratıcı onlarla uzun uzun tartışmaya girmez. Bizzat kendi aşkın makamını o panayır aklından sıyırarak "Sübhâne" kelimesiyle dondurur. Bu kelime, müşriğin seviyesizliğine karşı ilahi makamın o dondurucu ve sarsılmaz ontolojik "frene basma" eylemidir.

        Rabbî (رَبِّي)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. "Sübhâne" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) olup, sonuna "benim" (î/yâ) mütekellim zamiri eklenmiştir. "Rabbim her türlü eksiklikten münezzehtir / Yücedir Benim Rabbim" demektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin cevabının "Sübhânallah" şeklinde değil de bizzat "Benim Rabbim yücedir" (Sübhâne Rabbî) şeklinde gelmesindeki o devasa teolojik aidiyeti inceler. Müşrikler peygamberi köşeye sıkıştırmak isterken; peygamber, kendisini yetimlikten alıp eğiten, onu koruyan ve onu bütünüyle himaye eden o şefkatli "Terbiyecisi'nin/Sahibinin" (Rabb) arkasına sığınır ve "Benim Rabbim" aidiyet zamiriyle düşmanlarına karşı sarsılmaz bir kişisel kalkan inşa eder.

        Hel (هَلْ)

        Arapçada soru bildiren (mı, mi, mıyım) edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, "hel" soru edatının ardından "illâ" (ancak/hariç) istisna edatının gelmesinin Arap belagatinde sıradan bir soru olmadığını; "kasr/hasr" (mutlak sınırlandırma ve vurgulama) ile "nefy" (bütünüyle reddetme) sanatı kurduğunu tahlil eder. "Ben şundan başkası mıyım?" kurgusu, "Ben kesinlikle ve sadece şuyum" manasındaki o ezici varoluşsal itirafı mühürler.

        Küntü (كُنتُ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir. Sonuna mütekellim (ben) zamiri "tü" eklenmiştir. "Ben oldum/ben idim" demektir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir. Hel (soru/red) edatıyla kurduğu o sarsılmaz sınırlandırmayı (kasr) kilitler.

        Beşeren (بَشَرًا)

        Kelimenin kökü "b-ş-r" olup sözlükte "deri, cildin dış yüzeyi, dış görünüş, sevinmek ve insan" anlamlarına gelmektedir. "Küntü" fiilinin haberi (yüklemi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kıl, yün veya tüy ile kaplı olmayan; bütünüyle çıplak, pürüzsüz ve görünür olan cildin dış yüzeyi/deri" olduğunu bildirir. İnsanın bedeni/derisi diğer canlılar gibi tüyle gizlenmediği ve bizzat çıplak fıtratıyla var olduğu için, insanın o biyolojik, yiyip içen, acı çeken maddi boyutuna (cesedine) "beşer" ismi verilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "beşer" kelimesi üzerinden inşa ettiği o devasa peygamberlik (nübüvvet) felsefesini analiz eder. Müşrikler, peygamberin gökten altın indiren, ölümsüz, göğe merdivensiz tırmanan mitolojik bir "yarı-tanrı" yahut sihirbaz (superman) olmasını beklemişlerdir. Kur'an, kapanıştaki bu efsanevi itirafla (Ben ancak bir beşerim) o mitolojik peygamber tasavvurunu paramparça eder. Peygamber melek değildir, tanrısal güçleri yoktur; o da tıpkı diğerleri gibi acıkan, yorulan, kanayan ve ölümlü olan salt bir "et ve kemikten/beşerden" ibarettir. İslam, elçisini ilahlaştırmaz; onu beşeriyetin tam merkezine, en insani sınırına (beşer) çiviler.

        Rasûlâ (رَّسُولًا)

        Kelimenin kökü olan "r-s-l" lafzı, sözlükte "salıverilen, gönderilen elçi, mesaj taşıyan" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde mübalağa/isim formunda olup, "beşeren" isminin sıfatı (yahut ikinci haberi) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi serbest bırakmak, onu yumuşak ve ardışık bir şekilde belli bir hedefe doğru yola çıkarmak" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Şeliha" (havari, dini elçi) kökleriyle olan o derin teolojik otoritesini analiz eder. Resul, sıradan bir postacı değil; bizzat mutlak otoriteden (Allah'tan) aldığı yetkiyi otonom bir temsille yeryüzüne taşıyan "göksel şahsiyettir".

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu iki kelimelik (beşeren rasûlâ) kapanışın estetik ve teolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Ayet boyunca müşriklerin göğü parçalama, altından evler yapma ve sihirbazlık bekleme gibi o akıl almaz, tanrısal beklentileri (hezeyanları) sahneye sürülmüştür. Yaratıcı, peygamberine bu iddiaları çürütmesi için uzun felsefi nutuklar attırmaz; onu dünyanın en sade, en çıplak ve en sarsılmaz iki kelimesine hapseder: "Ben sadece bir insanım (beşer) ve sadece bir elçiyim (resul)." Fasıla, peygamberin o ölümlü, kanayan ve biyolojik "acziyetini" (beşer); Yaratıcı'dan aldığı o devasa, eşsiz ve mutlak "göksel yetkiyle" (rasûlâ) sımsıkı birbirine bağlayarak, tevhidin o kusursuz peygamberlik ahlakını ebediyete kadar dondurarak mühürler. Mucize peygamberin elinde (beşerde) değil, onu gönderen Allah'ın (Risaletin) mutlak iradesindedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X