اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 92. Ayet
Daralt
X
-
92. “Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin.
93. “Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız’. De ki: ‘Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim.’”
Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin meâlindeki âyetle ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız meâlindeki âyet, bütünü ile onların Hz. Peygambere (s.a.) yönelttikleri sorularm hepsinin inatlaşma sorusu olup doğruyu talep etme ve hidâyet isteme soruları olmadığına işaret etmektedir. Çünkü eğer onlar, doğru yolun gösterilmesini ve hidâyeti istiyor olsalardı, göklerin üzerlerine düşürülmesini istemiyor olurlardı. Çünkü onların cennet istemede menfaatleri olsa da bunda bir menfaatleri yoktu. Allah Teâlâ burada o kavmin cahilliğini, inatçılığını ve Resûlullah’a kötü muamelede bulunmalarını aktarıyor.
Şunu da eklemek gerekir: Onların yaptıkları bu cahiUiği Allah’ın, Kuranı kıyâmete kadar okunan bir kitap yapmasının hikmet ve faydası, sonradan gelenlerin, sefihlerle karşılaştıkları zaman onlara nasıl bir muamelede bulunacaklarını, ResûluUah’m yaptığı gibi muamele etmelerini bilmeleri içindir.
De ki: Rabbimi tenzih ederim! Allah Teâlâ, yüce zatı aleyhinde hakime başvurmak ve hüküm vermekten Rabb’ini tenzih etmesini peygamberine emretti. Onların istedikleri şeyler, Allah’ın aleyhinde hüküm vermektir. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim. Resûlullah (s.a.) âyette sözü edilen cenneti getirmek ve daha başka türden istediklerine Allah’ın dışında kimsenin malik olmadığını belirtip Allah’ı tenzih ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sadece bir beşer peygamberim. Yani ben, birer beşer olan daha önceki peygamberler gibi bir insanım, onlar peygamberlerine, sizin bana sorduğunuz gibi şeyler sormadılar yahut onlar bu soruları sormuş olsalar da bunlara cevap verilmedi. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa daha önce Mûsaya sorulduğu gibi, siz de peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur”. Yahut Ben sadece bir beşer peygamberim meâlindeki beyanın anlamı şöyle olmalıdır: Yani Resûlullah’m (s.a.), diğer peygamberlere bir şekilde itiraz etme hakkı yoktur, peygambere düşen görev gönderileni yahut emredilen elçiliği tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Yahut Resûlullah şöyle buyurmuş olur: Ben, benden istedikleriniz hakkında, Rabbimi teşbih ve tenzihten başka bir şey yapma imkânına sahip değilim. Rabbimi teşbih ederim. Yani Rabbim, kullarmm üzerinde baskı kurma ve hükmetmeyi seçme hakkına mâhk olmaktan yücedir.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demişlerdir; “Yenbû” (ينبوع) su kaynağı demektir; “yenâbî” (ينابيع) çoğuludur. “Kisfetün” (كسفة) kıta, parça demektir, çoğulu “kisef”tir (كسف). Bir başkası şöyle demiştir: “Kisf” (كسف) kelimesi cezimle okununca azap demektir. “Kisefen” (كسفا) kelimesi “kıtaan” (قطعا) gibidir. Ebû Avsece “kabilen” (قبيلا) kelimesinin mânasının gözle görmek olduğunu söylemiştir. Yine bu kelimenin mukabele etmekten geldiğini ifade etmiştir. “Beytün min zuhruf” (بيت من زخرف): Altından bir evin olmalı demektir. Ebû Avsece’ye göre “müzahraf” (مزخرف) müzeyyen, yani süslü demektir. “Zahreftu 1-beyte” (زخرفت البيت) denilir. Yani evi süsledim demektir. Yahut göğe çıkmalısın. Yani göğe yükselmelisin, yukarı çıkmalısın. Oraya (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. Yani çıkmana inanmayacağız. Buradaki “irtikâ”, yükselmek demektir. Bazıları, cezimle okuyarak “kisfen’i (كسفا) taraf, “kisefen” (كسفا) kelimesini de “kıtaan” (قطعا) gibi parçalar şeklinde anlamlandırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ev (أَوْ)
Arapçada "veya, yahut, yoksa" manalarına gelen atıf ve seçenek (muhayyerlik) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "ev" (yahut) edatının peş peşe sıralanmasının Arap belagatindeki "terakkî fi'l-fesâd" (isteklerdeki saçmalığı ve küstahlığı aşama aşama zirveye taşıma) işlevini tahlil eder. Müşrikler, bir önceki ayette istedikleri o lüks tarım arazisiyle (üzüm ve hurma bahçeleriyle) yetinmezler; bu edatla çıtayı yeryüzünden bütünüyle gökyüzüne çevirerek, taleplerini ekonomik bir şımarıklıktan "kozmik bir intihara ve mitolojik bir hezeyana" doğru katlayarak artırırlar.
Tüskıta (تُسْقِطَ)
Kelimenin kökü "s-k-t" olup sözlükte "düşmek, yukarıdan aşağıya inmek, yere çakılmak ve değerini yitirmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ıskat/düşürmek) muzari muhatap tekil fiil formundadır (Sen düşürürsün/düşürene kadar). Önceki ayetteki "hattâ" (ta ki) edatının etkisiyle nasb (üstün) okutulur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir nesnenin bulunduğu yüksek ve sabit konumdan koparak, dikey bir eksende hızla ve kontrolsüzce aşağıya (yere) doğru inmesi" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıskat" (düşürme) eyleminin sadece sıradan bir düşüş olmadığını; failin kasıtlı, şiddetli ve yıkıcı bir müdahalesiyle o yukarıdaki cismin/yapının dengesinin bozularak "tepesi üstü yere çakılması" olduğunu aktarır.
Dücane Cündioğlu, "s-k-t" (gökten bir şeyleri düşürme/ıskat) fiilinin müşrik tasavvurundaki o trajikomik sadizmini ve felsefi körlüğünü değerlendirir. Onlar hakikati inşa edecek (ikame) rasyonel bir delil istemezler; aksine bütünüyle "yıkıcı, düşürücü ve helak edici" (ıskat) bir görsel şov isterler. Kendi üzerlerine göğü düşürmesini isteyecek kadar akli melekelerini yitirmiş bir kibrin, mucizeyi bir idrak aracı olarak değil, salt bir varoluşsal kumar (yok oluş) olarak gördüğünü bu eylemle dondurur.
Es-Semâe (السَّمَاءَ)
Kelimenin kökü "s-m-v" olup "yüksek olmak, yücelik, yukarıda olan, isim ve gökyüzü" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "tüskıta" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "her şeyin üstünde yer alan, başın yukarısında bulunan o devasa ve aşkın tavan/boşluk" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin taleplerinde nesne olarak "göğü" (es-semâe) seçmelerindeki o teolojik hadsizliği inceler. Gök, Kur'an ontolojisinde ilahi nizamın, kusursuzluğun ve mutlak sarsılmazlığın sembolüdür. Müşrikler, peygamberden sıradan bir taşı değil, bizzat Yaratıcı'nın o kusursuz kozmik tavanını/düzenini (göğü) parçalayıp başlarına geçirmesini isteyerek, evrensel nizamla alay eden o akıl almaz meydan okumalarını sergilerler.
Kemâ (كَمَا)
Arapçada benzetme (teşbih) bildiren "gibi, tıpkı" manasındaki "kef" (ke) harfi ile, masdariyye yahut ism-i mevsul (şey) işlevi gören "mâ" edatının birleşimidir. "İddia ettiğin gibi / iddia ettiğin şeye benzer olarak" manasındadır.
Celaleddin el-Suyuti, "kemâ" edatının burada cümlenin öncesini ve sonrasını birbirine bağlayan, muhatabın sözünü alaycı bir şekilde ona iade eden (istihza ve tehakküm) bir dilbilgisel ayna işlevi gördüğünü tahlil eder.
Zeamte (زَعَمْتَ)
Kelimenin kökü "z-a-m" olup "iddia etmek, zanda bulunmak, kesin olmayan bir şeyi savunmak, sözde, kurgu" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) muhatap tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "içinde yalan yahut asılsızlık barındırma ihtimali çok yüksek olan, somut bir delile dayanmayan içi boş iddia, söz ve temelsiz zan" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ze'm" eyleminin Kur'an'da daima "bâtıl, yalan veya kanıtsız olan kuruntu düzeyindeki iddialar" için kullanıldığını; hakikat ve kesin bilgi (yakîn) içeren sözler için asla bu kelimenin kullanılmadığını aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin muhatap sigasıyla "zeamte" (sen iddia ettin/sen kurguladın) şeklinde kullanılmasındaki o devasa epistemolojik kibri değerlendirir. Peygamber onlara Kur'an ayetleriyle ahireti, azabı ve göğün parçalanacağı kıyamet gününü haber vermiştir. Müşrikler ise o ilahi vahyi bütünüyle peygamberin şahsi, asılsız ve kof bir "kurgusu/yalanı" (zeamte) olarak yaftalamış ve "Hani o uydurduğun/iddia ettiğin azap nerede? Hadi o kurgunu (ze'mini) şimdi gerçekleştir de görelim" diyerek vahyi sıradan bir mitoloji statüsüne indirgemişlerdir.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Arapçada "üzerine, aleyhine, üstümüze" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz, bize" (nâ) mütekellim zamirinin birleşiminden oluşur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "aleynâ" (bizim üzerimize/bizim tepemize) ibaresinin barındırdığı o felsefi cinnet halini inceler. Normalde insan, tehdit edildiğinde azabın kendisinden uzaklaşmasını ister. Ancak kibrin ve inkârın gözü öylesine körleşmiştir ki; sırf peygamberi haksız çıkarmak uğruna, o devasa gökyüzü kütlesinin bizzat "kendi başlarına, kendi tepelerine" (aleynâ) çökmesini talep edecek kadar akıl dışı, mazoşist ve gözü dönmüş bir restleşmeye girerler. Şirk, insanın kendi ontolojik varlığını bile hiçe sayan bir kilitlenmedir.
Kisefen (كِسَفًا)
Kelimenin kökü "k-s-f" olup "kesmek, koparmak, parçalamak, bulut parçası, gölge ve tutulmak" manalarına gelir. "Kisfetün" isminin çoğulu yahut parça manasında isim formunda olup nasb (üstün) halindedir. Cümlede mef'ul (nesne) veya hal konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bütün olan, yekpare duran bir cismin (göğün veya bulutun) yarılarak ondan büyük cüzlerin/kütlelerin koparılıp ayrılması ve o parçanın karanlık/gölge yapması" (güneş tutulması/küsuf) olduğunu bildirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "kaspa" (parça, ufalanmış nesne) kökleriyle olan o derin etimolojik ve teolojik akrabalığına dikkat çekerek; buradaki kullanımın kıyamet literatüründeki (eskatolojik) göğün yarılması ve yeryüzüne kütleler halinde dökülmesi motifinin devasa bir lingusitik karşılığı olduğunu analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde "kisefen" kelimesinin, göğün tabaka tabaka, parça parça veya azap dolu yoğun bulut kütleleri (kısım kısım) halinde muhatapların tepesine inmesini niteleyen o kozmik yıkım tablosunu resmettiğini kaydeder.
Ev (أَوْ)
Atıf ve seçenek (muhayyerlik) edatı olan "veya, yahut" kelimesinin tekrarıdır.
Celaleddin el-Suyuti, aynı cümlenin içinde "ev" edatının peş peşe kullanılmasının, müşrik aklının tutarsızlığını ve daldan dala atlayan o şımarık hezeyanını belgelediğini belirtir. Gök başlarına düşmezse, anında bir başka imkânsız senaryoya (tanrıyı karşılarına dikmeye) geçiş yaparlar.
Te'tiye (تَأْتِيَ)
Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, varmak, getirmek, huzura çıkmak" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap tekil fiildir (Sen getirirsin/getirene kadar). Önceki "hattâ" edatının etkisiyle nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimsenin yahut nesnenin belli bir hedefe doğru yönelip bizzat gelmesi, bir şeyi beraberinde taşıyıp muhatabın önüne koyması" olduğunu bildirir.
Billâhi (بِاللَّهِ)
Arapçada "ile, -i, beraberinde" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile "Allah" lafza-i celalinin birleşimidir. "Te'tiye" fiili "bâ" harfiyle kullanıldığında eylem geçişli (müteaddi) olur ve "Allah'ı getiresin/Allah ile gelesin" manasını kazanır.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin bu "Allah'ı getirme" (te'tiye billâhi) talebindeki o sığ, kaba ve antropomorfik (insan biçimci) tanrı tasavvurunu muazzam bir tahlille analiz eder. Bedevi zihni, soyut, aşkın ve her yeri kuşatan mutlak bir Yaratıcı (Tevhid) inancını kavrayamaz. Onların zihnindeki "ilah" kavramı; tıpkı Hubel veya Lat gibi, Kâbe'nin ortasına getirilip dikilebilen, fiziksel sınırları olan, dokunulabilen ve "bir yerden alınıp başka bir yere fiziken getirilebilen" kaba bir cisimden (puttan) ibarettir. Allah'ı huzurlarına çağırma cüreti, O'nu devasa bir put (cisim) gibi algılamalarının dilbilgisel ifşasıdır.
Vel-Melâiketi (وَالْمَلَائِكَةِ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "l-e-k" veya "m-l-k" (elçilik yapmak, mesaj taşımak, melek) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-Melâike" (melekler) çoğul isminin birleşimidir. "Allah" lafzına atfedilerek esre (mecrur) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir otoriteden aldığı mesajı, haberi veya yetkiyi başka bir merciye taşıyan, ileten görevli/elçi" (melek/risalet) olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Etiyopça "mal'ak" ve İbranice/Aramice köklerindeki "göksel haberci, ilahi ulağın" mutlak ve evrensel karşılığı olduğuna dikkat çeker. Müşrikler, sadece tanrıyı değil, O'nun görünmez (gayb) olan o devasa metafiziksel elçi ordusunu da fiziksel dünyaya, kendi gözlerinin önüne "getirilmesini" talep ederler.
Kabîlâ (قَبِيلًا)
Kelimenin kökü olan "k-b-l" lafzı, sözlükte "ön, ön taraf, yönelmek, yüzleşmek, kefil olmak, karşılık ve insan/cin topluluğu (kabile)" anlamlarına gelmektedir. Sıfat veya hal formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "arka tarafın (dübür) tam zıddı olarak; bir şeyin ön yüzü, karşısı, yüz yüze gelme anı, iki tarafın bizzat karşılaşıp yüzleşmesi" (mukabele) olduğunu bildirir. İnsan gruplarına "kabile" denmesi de soylarının/yüzlerinin birbirine dönük ve bağlı olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "kabîl" kavramının ayet bağlamında; Allah'ın ve meleklerin "bölük bölük, saf saf karşılarına dikilmesi" yahut "onlarla bizzat yüz yüze, karşı karşıya (mukabil) gelip peygamberin doğruluğuna şahitlik/kefillik etmesi" manalarını taşıdığını aktarır.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ teolojik polemiklerinde "kabîl" mefhumunun yerini inceler. Müşrikler, sadece soyut bir mucize istemezler; bizzat mahkeme kurar gibi Yaratıcı'yı ve melekleri kendi "karşılarına/huzurlarına" (kabîlâ) birer şahit ordusu olarak dizmeyi talep ederler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (kabîlâ) estetik, teolojik ve psikolojik küstahlığını muazzam bir tahlille inceler. Ayet, müşriklerin mülk, bahçe ve su talebiyle başlamış, sonra göğün başlarına düşmesi hezeyanına geçmiş, en sonunda ise o kibrin zirvesine (fasılasına) ulaşmıştır. Onlar, kendilerini o kadar merkeze koymuşlardır ki; evrenin mutlak hakimi olan Allah'ın ve O'nun devasa melek ordusunun, kendi kabilelerinin (Mekke'nin) o daracık sokaklarına inip, bizzat onların "karşılarına, gözlerinin tam önüne, birer kefil gibi yüz yüze" (kabîlâ) dikilmesini isterler. Fasıla, insanın Yaratıcı karşısında haddini ne kadar aşabileceğini, O'nu kendi ayaklarına/karşılarına (kabîlâ) çağıracak kadar akıldan nasıl uzaklaştığını bu tek kelimenin barındırdığı o mutlak ve cüretkâr "yüzleşme/dikilme" tasviriyle ebediyete dondurarak mühürler. Kibrin son rütbesi, tanrıyı kendi şahidi (kefili) yapma kurgusudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla