Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 91. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 91. Ayet

    اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev tekûne leke cennetun min naḣîlin ve’inebin fetufeccira-l-enhâra ḣilâlehâ tefcîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      90-91. “Onlar, ‘Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın’ dediler”

      Onlar, ‘Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın’ dediler. Sözü edilen soru veya taleplerin sonuncusuna kadar... Bu soruların hepsinin bir grup tarafından sorulmuş olması mümkündür. Bir gruptan gelmeyen sorunun diğer bir gruptan gelmesi ihtimali vardır, her bir fırkanın bir soru sormuş olması da mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanda ifade edildiği gibi: “Dediler ki; doğru yolu bulmanız için yahudi yahut Hıristiyan olun”. Her bir fırka tarafından, başkasından gelmeyen sorular soruldu; yahudilerden “Yahudi olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi, hıristiyanlardan da “Hıristiyan olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi. Buna göre, birincinin böyle olmasına ihtimal vardır.

      Üstelik onları bu imkânsız ve yanlış soruları sormaya sevkeden birkaç sebep vardır: Birincisi tövbe edip daveti kabul ederse, Resûlullah’m kendilerine vâdettiği cennetler ve oradaki akan nehirler, meyve veren bahçeleri sormalarıdır Eğer çağrısını kabul etmezlerse “Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar!” meâlindeki beyanda ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber, göklerin üstlerine düşmesi ile onları tehdit ediyordu. “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar” meâlindeki beyanda ifade buyurulduğu gibi, alay etmek üzere, Hz. Peygamberden (s.a.) azabm kendilerine verilmesini acele istediler.

      İkincisi: Ehl-i Kitab’m kitabı bulunmayan Mekke müşriklerine, cevap alamayacaklarını bildikleri saçma ve vukuu imkânsız olan bu soruları öğretmiş olması muhtemeldir. Bunun sebebi şudur; Müşrikler bunları Resûlullah’a (s.a.) sorsunlar, o da cevap veremeyip onlara tâbi olan aşağı tabakaya şöyle desinler: Biz Resûlullah ile tartıştık, onun ileri sürdüğü delil ve burhanlara itiraz ettik, işte bakın, eğer o eğer peygamber olsaydı cevap verebilecekti. Bunu insanlara gösterip böylece taşkınlıklarını ve sapıklıkların uzatıp gitmek ve bulundukları durumda kalmak için bunu yapmışlardı.

      Üçüncüsü: Müşriklerden reis ve yönetici konumunda olanların, cevap veremiyeceğini bildikleri halde, tâbilerine ve sefil kesime, kendilerinin ResûluUah (s.a.) ile tartıştıklarını, onun getirdiği hüccetlere ve burhanlara itiraz ettiklerini göstererek kendilerinde olan riyaset ve menfaatlerin kalıcılığını ve bunun ellerinden gitmemesi sağlamak için, Hz. Peygambere (s.a.) bu soruları sormuş olmaları muhtemeldir.

      Sonra Allah onların sordukları soruların, inatlaşma sorusu olup doğruyu öğrenme ve ihtiyaç duyulan bir meselenin sorusu olmadığını açıklamıştır;​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ev (أَوْ)

        Arapçada "veya, yahut, yoksa" manalarına gelen atıf ve seçenek (muhayyerlik) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "ev" (yahut) edatının buradaki kullanımının Arap belagatinde "terakki" (aşama aşama yükseltme ve kibrin boyutunu artırma) işlevi gördüğünü tahlil eder. Müşrikler bir önceki ayetteki "pınar" (yenbû') talebiyle yetinmezler; bu edatla çıtayı daha da yukarı çekerek, o pınarın etrafında devasa bir tarım imparatorluğu kurulması şeklindeki o muhal (imkânsız) şartlarına yeni ve çok daha şımarık bir seçenek eklerler.

        Tekûne (تَكُونَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "olması, meydana gelmesi, varlık bulması" anlamlarına gelen muzari (geniş/gelecek zaman) nakıs fiildir. Bir önceki ayetteki "hattâ" (ta ki) edatının etkisiyle (yahut gizli bir 'en' ile) nasb (üstün) okutulur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin burada "olması/var olması" (tekûne) şeklinde süreklilik kipiyle gelmesinin tefsir usulündeki bağlamını kaydeder. Müşrikler, peygamberden bir anlık gelip geçecek bir görsel illüzyon (mucize) talep etmemektedirler. Onların asıl isteği; mülkiyeti doğrudan ona ait olacak kalıcı, sabit ve bütünüyle ekonomik bir rant üreten "sürekli bir ontolojik/fiziksel varoluş" (tekûne) inşasıdır.

        Leke (لَكَ)

        Arapçada "için, -e, sana ait, senin mülkiyetinde" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamiri olan "sen" (ke) edatının birleşimidir. İsteğin/mülkün yöneldiği şahsı sabitler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin itirazlarındaki o sığ pragmatizmi (faydacılığı) bu kelime (leke/sana ait) üzerinden inceler. Onların peygamberlik tasavvuru bütünüyle dünyevi bir krallık (meliklik) kurgusuna dayanır. "Eğer sen gerçekten Allah'ın elçisiysen, neden fakirsin? Neden 'sana ait' (leke) devasa bahçelerin ve altınların yok?" diyerek, nübüvveti ahlaki bir rütbe olarak değil, bütünüyle sosyo-ekonomik bir "mülkiyet/servet" (leke) rütbesi olarak algıladıklarını bu zamirle ifşa ederler.

        Cennetün (جَنَّةٌ)

        Kelimenin kökü "c-n-n" olup sözlükte "örtmek, gizlemek, gözden saklamak, ağaçları sık ve gölgeli bahçe" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda olup "tekûne" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu duyulardan bütünüyle saklamak ve gölgelemek" olduğunu belirtir. Toprağın yüzeyini sık dalları ve yapraklarıyla güneşten bütünüyle örttüğü, zemini adeta görünmez kıldığı için devasa ve sık ağaçlı bahçelere "cennet" denmiştir. Cin ve cenin de aynı örtülme/gizlenme fıtratını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan bir tarla yahut arazi olmadığını; "cennet" lafzının, içinde her türlü lüksün, meyvenin ve yeşilliğin bulunduğu, dış dünyadan duvarlarla yahut ağaç sıklığıyla yalıtılmış o mutlak "dünyevi iktidar ve zenginlik sembolü" olan devasa bağlık/bahçelik alanları nitelediğini aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki (Ganta / Gan) köklerine dikkat çekerek; bu lafzın Sami dillerinde "duvarla çevrilmiş, özel mülkiyete ait, asilzadelere yaraşır kraliyet bahçesi" manası taşıdığını, Kur'an'ın bu şemsiye terimi o materyalist bedevi talebini nitelemek için kullandığını analiz eder.

        Min (مِّن)

        Arapçada "den, dan, -den oluşan" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının Arap belagatinde "beyaniyye" (açıklayıcı) işlevi gördüğünü belirtir. O kurgulanan bahçenin sıradan ağaçlardan değil, spesifik olarak hangi nadide ve değerli tarım ürünlerinden "oluştuğunu" (min) o şımarık bir dille tek tek listelemeye başlayan bir dilbilgisel köprüdür.

        Nehîlin (نَّخِيلٍ)

        Kelimenin kökü "n-h-l" olup sözlükte "elemek, süzmek, en iyisini seçmek ve hurma ağacı" anlamlarına gelmektedir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) formunda çoğul/cins ismidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin içindeki yabancı maddeleri eleyerek en saf, en temiz ve en değerli kısmını/özünü ayırıp seçmek" (tenhîl) olduğunu bildirir. Arap coğrafyasının en dayanıklı, en tatlı, ticari değeri en yüksek ve en asil/seçkin ağacı olduğu için hurmaya "nahl/nehîl" denmiştir.

        Dücane Cündioğlu, hurma (nehîl) kelimesinin o coğrafyadaki ontolojik ve sosyolojik ufku belirlemesini tahlil eder. Müşrikler, Allah'ın elçisinden kozmik bir hakikat beklemezler; onların hayal gücünün ve teolojik beklentisinin tavanı, o dönemin en büyük ticari yatırım aracı olan "hurma bahçelerine" (nehîl) sahip olmaktan ibarettir. İnsanın inancı, kendi ticari ve bedevi ufku kadar sığdır.

        Ve inebin (وَعِنَبٍ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "i-n-b" (üzüm) kökünden türeyen ismin birleşimidir. "Nehîl" kelimesine atfedilerek esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün salkım halindeki üzümü nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "hurma ve üzüm" (nehîl ve ineb) ikilisinin yan yana gelmesindeki o tarımsal lüksü ve şımarıklığı değerlendirir. Hurma kuraklığa dayanan temel bir gıdayken; üzüm (ineb) Mekke gibi kayalık bir arazide yetiştirilmesi bütünüyle su bolluğu ve iklim serinliği (Taif veya Yemen gibi) gerektiren mutlak bir "lüks, yerleşik hayat ve zenginlik" alametidir. Müşrikler peygamberden Mekke'nin o sert ekosistemini bütünüyle yırtıp, orayı lüks bir tarım havzasına çevirmesini (üzüm bağları kurmasını) talep ederek mucize kurgusunu rant ve konfor eksenine oturturlar.

        Fetüfecçıre (فَتُفَجِّرَ)

        Arapçada eylemin devamını ve nedenselliğini bildiren "fe" (öyleyse, peşinden, böylece) edatı ile "f-c-r" (yarmak, yırtmak, fışkırtmak) kökünden türeyen, tef'il babında (tefcir) muzari muhatap tekil fiilin birleşimidir. Nasb (üstün) halindedir. "Ve böylece şiddetle fışkırtırsın/fışkırtmanı bekleriz" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir engeli, barajı yahut sert bir kütleyi (toprağı) şiddetle yararak, içindeki suyu yahut ışığı büyük bir basınçla dışarıya patlatmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tef'il" (tüfecçir) babında gelmesinin, eylemin tek seferlik ve zayıf bir akış olmadığını; suların toprağı peş peşe, defalarca, devasa bir tazyikle ve yeryüzünü yararak "şiddetle taşmasını, fışkırmasını" niteleyen sarsıcı bir fiil olduğunu aktarır.

        El-Enhâra (الْأَنْهَارَ)

        Kelimenin kökü "n-h-r" olup "bolca akmak, geniş ve şiddetli su yatağı, nehir ve gündüz" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış çoğul isim (nehirler) formunda olup, "tüfecçire" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dar ve zayıf akan suyun (cedvel) tam zıddı olarak; yatağını genişleterek, gümbürdeyerek ve etrafını yararak akan o devasa, geniş ve sürekli su kütlesi" olduğunu belirtir. Işığın karanlığı yarıp yeryüzüne bolca yayılmasından dolayı gündüze de (nehar) bu isim verilir.

        Hılâlehâ (خِلَالَهَا)

        Kelimenin kökü "h-l-l" olup sözlükte "arasına girmek, delmek, boşlukları doldurmak, nüfuz etmek ve sızmak" anlamlarına gelmektedir. Mekân zarfı formunda olup sonuna bahçeye (cennet) dönen "onun" (hâ) zamiri eklenmiştir. "Onun (ağaçların) tam aralarından, boşluklarından" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin içine, iki nesnenin veya ağacın ortasındaki boşluklara (hilâl/aralık) sızmak, iğne deliğinden geçer gibi orayı boydan boya delip geçmek" olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hılâlehâ" (ağaçların tam aralarından/köklerinden) kelimesinin barındırdığı o muazzam vizüel (görsel) estetiği ve peyzaj mühendisliğini tahlil eder. Müşrikler suyu sadece bahçenin kenarından akan düz bir çay olarak hayal etmezler. Onlar peygamberden; suların ağaçların köklerine nüfuz ettiği, dalların altındaki her bir boşluktan (hilâl) kıvrılarak, yarılarak aktığı o kusursuz, görkemli ve bütünüyle şımarık bir "tarımsal sulama mimarisi" talep ederler. Kelime, kibrin o estetik ve zorba detaycılığını dondurur.

        Tefcîrâ (تَفْجِيرًا)

        Aynı "f-c-r" (yarmak, şiddetle fışkırtmak) kökünden gelen masdarın, "tüfecçire" fiilinin manasını pekiştirmek üzere "mef'ul-i mutlak" (mutlak nesne) olarak nasb (üstün) haliyle tekrar zikredilmesidir. Ayetin fasılası (son kelimesi) konumundadır.

        Celaleddin el-Suyuti, aynı fiil kökünün hem eylem (tüfecçire) hem de cümlenin sonunda masdar (tefcîrâ) olarak peş peşe kullanılmasının Arap belagatindeki "te'kid-i lafzî ve mübalağa" (şiddetli anlamsal pekiştirme) işlevini inceler. Suyun akışı sıradan değildir; o "fışkırttıkça fışkıran, yeri yardıkça yaran, mutlak, durdurulamaz ve devasa bir patlama/akış" (tefcîrâ) olmak zorundadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin fasılası olan bu masdarın (tefcîrâ) teolojik ve sosyolojik hezeyanını değerlendirir. Yaratıcı Kur'an ile onların o katılaşmış kalplerini yarıp oradan bir ahlak, tevhid ve vicdan pınarı (fecir/fışkırma) çıkarmayı hedeflerken; onların tek derdi, kayaların şiddetle patlatılıp oradan maddi çıkarları için "suların fışkırtılmasıdır" (tefcîrâ). Fasıla, hakikate karşı bütünüyle sağırlaşmış o bedevi aklının; göksel bir elçiden ahlaki bir uyanış değil, sadece ve sadece yeryüzünü yardıracak şiddetli bir "sulama/fışkırtma" (tefcîrâ) hizmeti bekleyen o sığ, toprak merkezli ve kaba materyalizmini ebediyete kadar mühürler. Mucize; aklı aydınlatmak için değil, tarlayı sulamak için istenmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X