وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 89. Ayet
Daralt
X
-
“Muhakkak ki biz bu Kur’ân’da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türlü misali denedik. Yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler.”
“Velekad sarrafnâ” (ولقد صرفنا), yani açıkladık, örnek verdik mânasına gelmesi de muhtemeldir, [Bu Kur anda] insanlara ayrı ayrı her türlü örnekler verdik anlamına da gelebilir. Yani insanlar için misal olmak üzere, peş peşe örnek verdik, her örnekten sonra başka bir örnek verdik. Üzerinde düşünselerdi, Resûlullah’m (s.a.) doğru, kendilerinin de yalan söylediklerini ve cahilce davrandıklarını bilirlerdi; hakkı bâtıldan, haklıyı haksızdan ayırırlardı; fakat onlar bunun üzerinde düşünmediler, etraflıca tefekkür etmediler ve inatçılık yaptılar. “Min külli meselin” yani “her türlü örnek”. Bununla bütün örnekleri kastetmiyor, belki de belirttiğimiz her örnekten bir tanesinin mânasını kastediyor ki eğer bu örnekler üzerinde düşünselerdi onlar için muteber olurdu.
Muhakkak ki biz bu Kur’ân’da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türlü misali denedik. Örneklerin çeşitlendirilmesi ve insanlar için örnek verilmesi üç yönden olur: Birincisi, Resûlullah ile onu tasdik eden ve etmeyen diğerlerine, geçmiş ümmetler içinden elçileri yalanlayanların başına inen ceza ve azaba şahitlik eden bu ümmet için örnek verdi. Oysa Allah bunun, geçmiş ümmetlerden yalanlayanlar hakkında kendi kanunu olduğunu haber vermiş ve bu kanunun değiştirilmediğini şu beyanıyla açıklamıştır: “Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah’ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın”. O kanun değiştirilemez, yerine başka bir şey konulamaz. Dolayısıyla azap geçmiş ümmetler için hemen verilmiş, bu ümmet için tehir edilmiştir. O kanun, ümmetlerden hiçbiri için değiştirilmiş ve tebdil edilmiş değildir.
İkincisi: Örneklerin değiştirilmesi anlamına gelmesi muhtemeldir, o da Allah’ın açıkladığı din, dünya ve âhiretin düzgün olmasını sağlayan bilgileri açıklaması ve hatırlatmasıdır. Öyle ki, bunlar üzerinde düşünseler ve tefekkür etselerdi bunu anlarlardı.
Üçüncüsü: Allah’ın dinine hikmetle ve güzel öğütlerle çağıran misallerin değiştirilmesi, şu İlâhî beyanda olduğu gibi üç yöne çevrilirse Kur’ân’da belirtilen bütün örneklere de çevrilir: “Rabb’inin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlara karşı en güzel bir şekilde mücadele et”.
Yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler. Bu beyanın, Kur anda onlara verdiği çeşitli örnekler sebebiyle bunları kabul etmeyip inkâr ettiler anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut Allah Teâlâ yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler, meâlindeki beyanın Allah’ın nimetlerine karşı şükretmede nankörlük ettiler, şükrü başkasına çevirdiler yahut Allah’ın birlik ve ilâhlığını mübalağa ile inkâr ettiler anlamına gelmesi mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Ve lekad (وَلَقَدْ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve", yemin ve pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye/kasem" (le) ile mazi fiilin önünde eylemin kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki "le" ve "kad" edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "katmerli te'kid" (şiddetli pekiştirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Kur'an, muhataplarına sunduğu argümanların (mesellerin) miktarını ve Yaratıcı'nın bu konudaki o devasa çabasını/lütfunu sıradan bir haber olarak değil; bizzat sarsılmaz, reddedilemez ve mutlak bir hakikat olarak bu dilbilgisel mühürle (andolsun ki kesinlikle) sabitleyerek başlatır.
Sarrafnâ (صَرَّفْنَا)
Kelimenin kökü "s-r-f" olup sözlükte "çevirmek, döndürmek, yön değiştirmek, farklı biçimlere sokmak, açıklamak ve harcamak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tasrif) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz evirip çevirdik / tekrar tekrar açıkladık/nâ) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin mevcut halinden, yönünden yahut durumundan koparılıp peş peşe bambaşka taraflara, biçimlere ve formlara döndürülmesi" olduğunu bildirir. Rüzgârların yön değiştirmesine de bu yüzden "tasrif" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "tasrif" eyleminin Kur'an'daki epistemolojik boyutunu inceler. "Sarrafnâ" fiili, hakikati tek düze, sıkıcı ve donuk bir dille anlatmak değildir. O, bizzat Yaratıcı'nın aynı metafiziksel gerçeği (tevhidi); bazen bir kıssayla, bazen bir doğa olayıyla, bazen rasyonel bir delille, bazen de psikolojik bir tahlille adeta bir elması ışığa tutup farklı yönlerini (parıltılarını) gösterir gibi "tekrar tekrar, çevire çevire, farklı formlarda açıklaması" (tasrif) sanatıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin failinin bizzat "Biz" (azamet) zamiriyle gelmesinin teolojik şefkatini değerlendirir. Yaratıcı, muhatabın (insanın) algı kapasitesinin sınırlı ve inatçı olduğunu bildiği için, hakikati tek bir kalıba hapsetmemiştir. "Tasrif", insanın o direnen fıtratına sızabilmek için ilahi vahyin her türlü yöntemi, her türlü örneği ve dili bizzat "Biz çevirdik/kullandık" diyerek tüketmesidir. Anlaşılmamak için hiçbir mazeret bırakılmamıştır.
Linnâsi (لِلنَّاسِ)
Arapçada "için, -e" anlamlarına gelen "lam" (li) harf-i ceri ile "ü-n-s" (ünsiyet/bağ kurmak) yahut "n-s-y" (unutmak) kökünden türeyen belirlilik takılı "en-Nâs" (insanlar) isminin birleşimidir. İzahın/tasrifin muhatabını belirler.
İbn Fâris, kelimenin "n-s-y" (unutmak) kökünden türediği yönündeki etimolojik iddiaya dikkat çekerek; insana, fıtratındaki o ilahi sözleşmeyi ve hakikati sürekli unutmaya son derece meyyal zayıf bir varlık olmasından dolayı bu ismin verildiğini aktarır. Unuttukları için onlara tekrar tekrar (tasrif ile) hatırlatılır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "lin-nâs" (insanlar için) lafzının Kur'an'ın evrensellik vurgusundaki yerini tahlil eder. Kur'an'daki bu argümanlar (meseller) sadece Mekkeli müşriklere, Araplara veya belli bir sınıfa hasredilmemiştir. Mesaj, bütün bir insanlık kategorisinin (nâs) zihinsel donanımına ve ontolojik ihtiyaçlarına hitap edecek şekilde, sınırları bütünüyle aşan evrensel bir formatta sunulmuştur.
Fî (فِي)
Arapçada "içinde, -de, -da, hakkında" manası katan mekân ve durum zarfı edatıdır.
Hâzel (هَٰذَا ال)
Arapçada eril (müzekker) ve yakın olanı göstermek için kullanılan "bu" manasındaki (hâzâ) işaret ismi ile, onu takip eden kelimenin belirlilik takısının (el) birleşimidir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi kendini nitelemesindeki bu "hâzâ" (işte bu) işaret isminin barındırdığı o devasa "özgönderimsel" (self-referential) gücü analiz eder. Hakikatin arandığı yer, uzaktaki veya geçmişteki kurgusal bir mitoloji değildir. Metin, bizzat ortada duran, okunan ve insanın idrakine sunulan kendi varlığına "İşte bu" (hâzâ) diyerek sarsılmaz bir canlılıkla işaret eder. Kitap, kendi kendini en büyük delil olarak merkeze koyar.
Kur'âni (الْقُرْآنِ)
Kelimenin kökü "k-r-e" olup sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, cem etmek" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış, işaret isminin (hâzâ) bedeli olarak esre (mecrur) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık duran şeyleri tek bir gaye etrafında birleştirmek, onları anlamlı bir bütünlükte toplamak (cem etmek) ve dille ifade etmek" olduğunu bildirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "Keryana" (litürjik okuma, dini mecliste kutsal metni seslendirme) sözcüğüyle olan kökensel bağını tahlil ederek; bu kullanımın salt bir kitaptan ziyade, muhatabı ezip geçen o devasa "canlı ve sesli göksel hitaba/okumaya" (Kur'an) işaret ettiğini vurgular. Bütün misaller bu "hitabın/okumanın" içinde toplanmıştır.
Min (مِن)
Arapçada "den, dan, her bir" manalarına gelen harf-i cerdir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının Arap belagatinde "beyaniyye" (açıklayıcı) ve pekiştirici bir işlev gördüğünü tahlil eder. Bu edat, arkasından gelen "her türlü" (küll) kavramıyla birleştiğinde; Kur'an'daki argümanların eksik bırakılmadığını, insanın ihtiyaç duyabileceği her kategoriden (min) örneklerin titizlikle seçildiğini dilbilgisel olarak sabitler.
Külli (كُلِّ)
Kelimenin kökü "k-l-l" olup "bütünüyle sarmak, kapsamak, ihata etmek, hepsi, her biri ve tamamı" manalarına gelir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) konumunda olup, isim tamlamasının tamlayanıdır (muzaf).
Celaleddin el-Suyuti, "küll" edatının Arap belagatinde "ihata ve şümul" (hiçbir istisna bırakmaksızın bütünüyle kapsama) işlevi gördüğünü belirtir. Yaratıcı'nın açıklamaları (tasrif) dar, kısıtlı veya tek boyutlu değildir; bu edatla "her bir (külli) yönden ve her türden" diyerek o argümantasyonun (delillendirmenin) kusursuzluğunu ve eksiksizliğini mühürler.
Meselin (مَثَلٍ)
Kelimenin kökü "m-s-l" olup sözlükte "benzemek, misal, örnek, eşdeğer, sıfat, ibretlik kıssa ve delil" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlananı (muzafün ileyh) konumunda esre (mecrur) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şeyin nitelik, değer yahut mahiyet bakımından birbirine bütünüyle denk olması, bir şeyin hakikatini zihinde canlandırabilmek için onun yerine geçen somut bir prototip/örnek" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "mesel/kıssa" kavramının kognitif (bilişsel) ve pedagojik gücünü analiz eder. İnsan aklı bütünüyle soyut, metafiziksel ve felsefi kavramları (tevhid, ahiret, şirk gibi) idrak etmekte zorlanır. Kur'an, bu soyut ağırlığı insanın zihnine yerleştirebilmek için "meselleri" (örnekleri/ibretlik hikayeleri) bir köprü olarak kullanır. Mesel, ilahi hakikatin insan idrakine (somuta) tercüme edilmiş en güçlü argümantasyonudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mesel" (örnek) kavramının polemik ve ikna metodu bağlamındaki yerini tahlil eder. Allah, Kur'an'da kendi varlığını sadece emrederek dayatmaz; "her türlü meseli" (külli meselin) kullanarak, arıdan, örümcekten, gökyüzünden ve geçmiş helak edilen kavimlerden deliller sunarak insanın aklını bütünüyle köşeye sıkıştıran, itiraz kapılarını rasyonel ve edebi bir şekilde kapatan muazzam bir "akli ikna" süreci inşa eder.
Fe-ebâ (فَأَبَىٰ)
Arapçada eylemin ardından gelen sonucu (takibiye/nedensellik) ve şaşkınlığı bildiren "fe" (buna rağmen, işte bunun üzerine) edatı ile, "e-b-y" (direnmek, şiddetle kaçınmak, yüz çevirmek ve reddetmek) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye karşı fıtraten yahut iradi olarak şiddetle direnmek, ondan tiksinerek kaçınmak ve boyun eğmeyi bütünüyle reddetmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâ/ebâ" fiilinin sıradan bir ilgisizlik (i'raz) veya terk etme (terk) olmadığını; kişinin önüne serilen o devasa delillere, argümanlara ve mesellere rağmen; son derece kasıtlı, bilinçli, inatçı ve son derece "kibirli bir başkaldırıyla" hakikati reddetmesi olduğunu aktarır. Şeytanın secdeden kaçınmasına da bu yüzden "ebâ" denmiştir. Kasıtlı bir direniştir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, başındaki "fe" edatının barındırdığı o felsefi trajediyi değerlendirir. Yaratıcı bunca örneği (meseli) açıklar, evirip çevirir (sarrafnâ); normalde beklenen sonuç insanın boyun eğmesidir. Ancak "fe" edatı (fakat/buna rağmen), o devasa ilahi emeğin karşılığında insanoğlunun ortaya koyduğu o akıl almaz, irrasyonel ve küstahça "direnişi" (ebâ) şiddetli bir kontrasta sokarak tarihe ve psikolojiye kazır.
Ekserun (أَكْثَرُ)
Kelimenin kökü "k-s-r" olup "çok olmak, sayıca veya miktar olarak fazla olmak, çoğunluk ve yığın" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas ve en üstünlük / en çok, büyük çoğunluk) formunda olup "ebâ" (direndi) fiilinin failidir (öznesidir). Merfu (ötre) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "azlığın (kıllet) tam zıddı olarak niceliksel veya hacimsel yığın, kalabalık" olduğunu bildirir.
Dücane Cündioğlu, Kur'an'ın "ekser" (çoğunluk) kavramına yönelik o devasa felsefi ve epistemolojik eleştirisini muazzam bir tahlille inceler. İnsanlık tarihi boyunca kalabalıklar (çoğunluk), daima hakikatin veya doğrunun ölçüsü (kriteri) sanılmıştır. Ancak Kur'an bu kelimeyle (ekserun nâs/insanların çoğu) o demokratik sayısal yanılgıyı yıkar. Hakikat, kalabalıkların onayına muhtaç değildir; nitekim bu ayette de olduğu gibi, sayılarının "çok" olması (ekser) onları haklı kılmaz, aksine onların kitle psikolojisi içinde o delillere topluca "direnen/reddeden" ahmak bir yığın olduğunu belgeler. Çoğunluk, Kur'an lügatinde ekseriyetle cehaletin ve direnişin sıfatıdır.
Nâsi (النَّاسِ)
Aynı "ü-n-s" veya "n-s-y" kökünden gelen "el-Nâs" (insanlar) isminin tekrarıdır. "Ekseru" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) olarak esre (mecrur) halindedir. Reddeden o devasa yığını (insanların büyük çoğunluğunu) sabitler.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki fiilin anlamca bir olumsuzluk/direniş (ebâ - imtina etti/kaçımdı) taşımasıyla birlikte, cümlenin sonunda bu istisna (illâ) edatının kullanılmasının Arap belagatindeki "müferrağ istisna" (kapsamlı sınırlandırma ve kasr) sanatını kurduğunu tahlil eder. İnsanların çoğunun o devasa inatları ve direnişleri, cümlenin sonunda sadece tek ve korkunç bir seçeneğe, tek bir ontolojik uçuruma doğru mutlak bir şekilde daraltılır ve kilitlenir.
Küfûrâ (كُفُورًا)
Kelimenin kökü olan "k-f-r" lafzı, sözlükte "örtmek, gizlemek, üzerini kapatmak, nankörlük etmek ve inkâr etmek" anlamlarına gelmektedir. "Fü'ûl" vezninde masdar/isim formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin varlığını, üzerini toprakla yahut kalın bir perdeyle kapatarak gözden ve ışıktan bütünüyle gizlemek" olduğunu bildirir. Tohumu toprağa örten çiftçiye "kâfir" dendiği gibi, karanlığıyla yeryüzünü örten geceye de bu kökten isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfûr/küfr" kavramının Kur'an'daki derin teolojik boyutunu analiz eder. Ayetteki "küfûr", sıradan bir bilgisizlik (cehalet) değildir. "Tasrif" (açıklama) ile hakikatin ışığı insanın gözüne sokulmuş, deliller "mesellerle" (örneklerle) önlerine serilmiştir. İşte bu aydınlığa rağmen kişinin kendi kibriyle o delillerin üzerini bile isteye örtmesi, o nimete sırtını dönmesi ve Yaratıcı'nın o çabasını bütünüyle yok sayması; "küfûr" kelimesinin barındırdığı o koyu, nankör ve ontolojik inkâr (örtbas etme) karanlığıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (küfûrâ) edebi, felsefi ve psikolojik trajedisini muazzam bir tahlille inceler. Ayet, Yaratıcı'nın insana yönelik o sarsılmaz, cömert ve şefkatli "argüman sunma, çevirip açıklama" (sarrafnâ/mesel) emeğiyle aydınlık bir şekilde başlamıştır. Ancak fasıla (son kelime), o aydınlığı ve emeği yutan kapkaranlık bir final yapar. İnsanların çoğunun, onca çabaya ve lütfa rağmen ısrarla sığındığı, direterek (ebâ) içine düştüğü yegâne eylem; Yaratıcı'nın hakkını gasp eden o "koyu, katmerli ve mutlak nankörlük/inkâr" (küfûrâ) çukuru olmuştur. Fasıla, ilahi aydınlık karşısında insanın o bile isteye seçtiği kibri ve fıtri körlüğünü (küfûrâ) dondurarak muhatabın (müşriğin) o nankör tabiatını ebediyete mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla