Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 88. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 88. Ayet

    قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul le-ini-cteme’ati-l-insu velcinnu ‘alâ en ye/tû bimiśli hâżâ-lkur-âni lâ ye/tûne bimiślihi velev kâne ba’duhum liba’din zahîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: “Yemin ederim, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar.”

      De ki: Yemin ederim, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsalar dahi onun benzerini ortaya koyamazlar. Bu beyanın, “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız” meâlindeki âyetin sılası olma ihtimali vardır. Ayrıca tüm insanlar ve cinler bunun bir benzerini getirmek için bir araya gelseler buna güçler yetmezler. “Onun gibi” anlamına gelen “bi mislihî” (بمثله) sözü “bihî” (به), yani “onu” demektir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah’ın misli gibi hiçbir şey yoktur”. Yani Onun gibi bir şey yoktur, çünkü Allah’ın misli yoktur. Bu durum “Kur’ân’m mislini getiremezler” sözünün, tanıyıp gördükten sonra onu ortaya koyamazlar demektir. İlkin benzerini görmeden, bakıp tanımadan onu yapmaya güçlerinin yetmemesi, daha kuvvetli bir ihtimaldir. Çünkü, nesneleri ve şekilleri gördükten sonra, bir şeyin şeklini çizmek ve düzenlemek gözlem yapıp görmeden önce tasvir ve tanziminden daha kolay ve daha basittir.

      Yine bu âyetin, Hz. Peygamber’in (s.a.) hem insanlara hem de cinlere gönderilmiş olduğuna işaret vardır. Çünkü yüce Allah De ki, eğer insanlar ve cinler toplansa buyurmuştur. Zira eğer Hz. Peygamber (s.a.), insan ve cin türlerine birlikte gönderilmiş olmasaydı, bunları belirtmesinin bir anlamı ve faydası olmazdı. Bunda, cinlerden de Arap dilini konuşanların var olduğuna işaret vardır. Eğer böyle olmasaydı, Allah cinleri insanlarla birlikte belirtmezdi. Şu şekilde de yorum yapmak mümkündür; Eğer insanlar insanlarla, cinler cinlerle, yahut insanlar cinlerle, cinler de insanlarla bir araya gelseler yahut şunlar şunlarla bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsalar dahi onun benzerini ortaya koyamazlar. Bazı yorumcular şöyle demiştir: Bu ifadenin belirtilmesinin sebebi, Kur’ân “bir büyüdür”, “ona ancak bir beşer öğretiyor”, “bu Allah’a yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir”, “O, Allah’a iftira etmiş yalancı bir adamdır” demeleridir. İftira, sihir ve diğer sözünü ettikleriniz ancak insan ve cin türünden olur. Allah Teâlâ bunlar bir araya gelseler Kur’ân’m benzerini ortaya koyamayacaklarını haber verdi. İnsanlarla cinlerin Kur’ân’m benzerini getirmekten âciz olduklarının delili de Allah’ın, sefilliğini ve yalancılığım açığa çıkardığı bir aşağılık kişiden başka hiçbirinin Kur’âna nazire yapmaya tamah etmemesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âyetlerimiz kendilerine okunduğu zaman ‘biz dinledik’ dediler. Dileseydik bunun gibisini söyleriz. Bu eskilerin masallarından başka birşey değildir. Şöyle demişlerdi: Allahım eğer Kur’ân senin katından bir gerçek ise gökten bize taş yağdır veya bize bir azap getir. Şu beyanda bu sözü söyleyenin yalanı ve saçmalığı ortaya çıktı. Önce “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir”, sonra da “Eğer bu senin katından gelmiş bir gerçek ise” bize yardım et (tevfik) diye Allah’tan yardım istememiştir. Bu da o kişinin saçmalığın son noktasında bulunan bir sefih olduğunu gösterir. Üstelik “eğer bu katından gelmiş bir gerçek ise” diyerek Kur anda şüpheye düştü, eğer şüphe etmeseydi yaratıklardan hiçbiri Kur ana nazire yapmak için kendisini zorlamayı istemez ve bunu aklına getirmezdi. Bu da gösteriyor ki Kur an Allah’tan gelmiş bir mûcize ve alâmettir.

      Bir de âlimler bu Kur’ân’ın benzerini getirmekte meâlindeki cümle hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Denildi ki söz dizimi ve tertibinin benzerini getirmekte. Denildi ki gerçeklik ve doğrulukta benzerini getirmekte. Bu Kur’ân’ın benzerini getirme konusunda bir araya toplansalar benzerini getiremezler meâlindeki beyanın, sözünü ettiğimiz beş yönden benzerini getirememeleri muhtemeldir.

      “Bi mislihi” kelimesinin de belirttiğimiz mânaya gelmesi muhtemeldir, yani Sana vahyettiğimizi dileseydik ortadan kaldırırdık meâlindeki cümlenin bağlantısı (sıla) olarak kabul ettiğimiz yoruma göre onu ortadan kaldırırdık demektir. Ortadan kaldırılan ve yok edilen bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere insanlar ve cinler toplansalar benzerini getiremezler, yani onu getirmeye güçleri yetmez.

      [Yahut başlangıç olmak üzere olur]. Eğer başlangıç olmak üzere olursa o misli üzere olur. Yani onun mislini yapmaya kadir olamazlar, nitekim bu Kur’ân sesleri kulaklarına geldikten sonra onun mislini hiç yapamazlar. Eğer bunu yapmak onların gücü dâhilinde olsaydı, kendi sözlerinin doğru, peygamberin sözünün yalan çıkması için bunu yaparlardı. Bunu yapamaymca ve bunun için kendilerini zorlamayınca/tekellüfte bulunmayınca, onlar bu Kitab’m Allah katından gönderilen bir kitap olduğuna ve Kur’ân’m âciz bırakan ve kendi güçlerinin dışında olan bir kelâm olduğuna delâlet etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut inancı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve polemik (tartışma) ağırlığını değerlendirir. Yaratıcı, peygamberden sıradan bir ahlaki öğüt vermesini istemez. Ayet bütünüyle bir "meydan okuma" (tehaddi) ayetidir ve bu emir (kul); peygamberi o devasa felsefi restleşmenin tam merkezine, bütün insanlığa ve cinlere karşı o sarsılmaz ilahi argümanı en yüksek sesle "ilan eden, donduran ve tebliğ eden" yegâne elçi konumuna oturtur.

        Lein (لَئِنِ)

        Arapçada cümlenin başında yemin/pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye/kasem" (le) ile ihtimal ve şart bildiren "in" (eğer) edatının birleşiminden oluşur. Geçiş (vasıl) kuralı gereği esre ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "le" (yemin) ve "in" (şart) edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "kasem ve şartın iç içe girmesi" (tevârüd) olduğunu tahlil eder. Meydan okuma sıradan bir varsayım değildir; Yaratıcı, muhatapların o kurgusal ihtimalini (Kur'an'ın bir benzerini getirme denemesini) yemin edatıyla destekleyerek, onların yaşayacağı o mutlak hezimeti ve acziyeti baştan dilbilgisel bir otoriteyle kilitler.

        İctema'ati (اجْتَمَعَتِ)

        Kelimenin kökü "c-m-a" olup sözlükte "toplamak, bir araya getirmek, birleşmek, ittifak etmek ve bütünleşmek" anlamlarına gelmektedir. İfti'al babında (içtima) mazi (geçmiş zaman) müennes (dişil) fiil formundadır. (Faili olan "ins" ve "cin" topluluk isimleri olduğu için müennes/dişil sığada gelmiştir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık, parçalanmış veya birbirinden kopuk olan unsurların (tefrika zıddı olarak) tek bir merkezde, tek bir gayede ve sıkı bir bütünlük içinde bir araya gelmesi, toplanması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "içtima" eyleminin sıradan bir kalabalık oluşturmak olmadığını; ayet bağlamında farklı yeteneklerin, akılların, güçlerin ve stratejilerin Kur'an'ı alt etmek gibi tek ve devasa bir hedef (konsensüs) uğrunda "mutlak bir işbirliği, beyin fırtınası ve koalisyon" inşa etmesi olduğunu aktarır.

        El-İnsü (الْإِنسُ)

        Kelimenin kökü "ü-n-s" (ünsiyet/alışmak) veya "n-s-y" (unutmak) olup "insanlar, insan türü, beşeriyet" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "içteme'ati" fiilinin failidir (öznesidir).

        İbn Fâris, kelimenin "ü-n-s" kökünden geldiğini, yalnızlığın (vahşetin) zıddı olarak fıtraten birbiriyle bağ kurmaya, bir arada yaşamaya ve görünür/somut olmaya meyilli oldukları için bu türün "ins" ismini aldığını aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "enosh", Aramice "enasha") "ölümlü, zayıf, topraktan varlık" kökleriyle olan o derin filolojik akrabalığına dikkat çekerek; Kur'an'ın bu şemsiye terimle sadece Mekkeli müşrikleri değil, yeryüzündeki bütün edebiyatçıları, filozofları ve "insanlık soyunun" (el-İns) bütünüyle entelektüel birikimini o teolojik mahkemeye çağırdığını analiz eder.

        Vel-Cinnü (وَالْجِنُّ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "c-n-n" (örtmek, gizlemek, gözden saklamak) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-Cinn" isminin birleşimidir. İnsan türüne atfedilmiş ikinci faildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu duyulardan (özellikle gözden) bütünüyle saklamak, karanlıkta veya bir kalkanın/karnın içinde gizlemek" olduğunu belirtir. Cenine, cennete (ağaçları toprağı örttüğü için) ve aklı örtülen mecnuna bu kökten isim verilir. Cinler de insan gözünden (duyularından) ontolojik olarak gizlendikleri/örtüldükleri için bu ismi alırlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "İns" ve "Cin" karşıtlığının o devasa kozmolojik kuşatıcılığını inceler. İnsan, maddi, görünür ve somut evrenin en zeki temsilcisidir; Cin ise gaybın, metafiziğin, gizli güçlerin ve şairlere ilham verdiğine inanılan o karanlık, görünmez evrenin temsilcisidir. Ayet, "Eğer görünen dünyanın (ins) bütün entelektüelleri ile görünmeyen dünyanın (cin) bütün gizemli/ilham verici güçleri bir araya gelse..." diyerek; evrendeki bütün şuur sahiplerini (görünür ve görünmez) topyekûn bir ittifaka (koalisyona) çağırır. Meydan okuma bütünüyle kozmik bir boyuta taşınır.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Arapçada "üzerine, üstüne, -mek üzere, amacıyla" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine/uğruna) edatının buradaki kullanımının; o devasa koalisyonun (insanların ve cinlerin) sıradan bir toplanma değil, bizzat tek bir hedefe kilitlenmiş, tek bir eylem (Kur'an'ı çürütme) "üzerine" (alâ) ant içmiş mutlak bir amaç birlikteliği (taahhüt) olduğunu dilbilgisel olarak sabitlediğini tahlil eder.

        En (أَن)

        Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar/isim fiil manası katan edattır.

        Ye'tû (يَأْتُوا)

        Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, varmak, getirmek, bir eylemi ortaya koymak ve icra etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir. "En" edatından dolayı sonundaki "nûn" düşmüştür. "Getirmeleri, ortaya koymaları" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimsenin yahut nesnenin bir hedefe doğru yönelip bizzat gelmesi, bir şeyi beraberinde taşıyıp sunması" olduğunu bildirir.

        Dücane Cündioğlu, "e-t-y" (getirme) fiilinin edebi ve felsefi bağlamını değerlendirir. Yaratıcı, onlardan Kur'an'ı fiziksel olarak yok etmelerini (kılıçla) değil; entelektüel olarak onun bir benzerini bizzat "üretip, yazıp, kurgulayıp ortaya koymalarını/getirmelerini" (ye'tû) ister. Hakikate karşı verilecek asıl savaş silahla değil, metinle, dille ve iddiayla (argümanla) "getirilmesi" gereken bir savaştır.

        Bimisli (بِمِثْلِ)

        Arapçada "ile, -i" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile "m-s-l" (benzemek, eşdeğer, denk, örnek ve misal) kökünden türeyen ismin birleşimidir. İsim tamlamasının tamlayanıdır (muzaf).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin nitelik, değer, hacim yahut mahiyet bakımından diğerine bütünüyle denk olması, onun eşiti/benzeri olarak ayağa kalkması" (mümaselat) olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelam ilminde "İ'câzü'l-Kur'an" (Kur'an'ın eşsizliği/aciz bırakması) doktrininin kalbi olan bu kelimeyi (misl/benzer) tahlil eder. Müşrikler Kur'an'ı sıradan bir şiir yahut kahin sözü (mitoloji) sanıyorlardı. Allah, "misl" kelimesiyle onlara edebi bir meydan okur: Eğer bu insan sözüyse, siz de insansınız (üstelik en usta Arap şairlerisiniz); öyleyse bunun retoriğine, felsefesine, gayb haberlerine ve ahlaki kusursuzluğuna "bütünüyle denk/eşit" (misl) olan tek bir metin getirin. "Misl" kelimesi, kopyalamanın imkânsızlığını (eşsizliği) belgeleyen o devasa teolojik ölçüdür.

        Hâzel (هَٰذَا ال)

        Arapçada eril (müzekker) ve yakın olanı göstermek için kullanılan "bu" manasındaki (hâzâ) işaret ismi ile, onu takip eden kelimenin belirlilik takısının (el) birleşimidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi kendini nitelemesindeki "hâzâ" (işte bu) işaret isminin barındırdığı o devasa "özgönderimsel" (self-referential) gücü analiz eder. Kur'an, uzaktaki veya geçmişteki mitolojik bir metinden bahsetmez. O, bizzat o an okunan, muhatabın duyduğu, ortada duran o canlı ve ritüelistik metne "İşte bu" (hâzâ) diyerek işaret eder. Metin, kendi varlığını, kendi kusursuzluğunu ve kendi mevcudiyetini en büyük otorite ve kanıt olarak sahaya sürer.

        Kur'âni (قُرْآنِ)

        Kelimenin kökü "k-r-e" olup sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, cem etmek" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlananı (muzafün ileyh) olarak esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık duran şeyleri tek bir gaye etrafında birleştirmek ve onları anlamlı bir bütünlükte toplamak/seslendirmek" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "Keryana" (litürjik okuma) sözcüğüyle olan kökensel bağını analiz ederek; buradaki kullanımının salt kağıda yazılı ölü bir metne değil, insanları ve cinleri aciz bırakan o evrensel, canlı, yüksek sesli "ilahi okumanın" (Kur'an) ta kendisine işaret ettiğini aktarır.

        Lâ (لَا)

        Arapçada olumsuzluk (nefy) bildiren "hayır, değil, yapamazlar, asla" manalarına gelen edattır. Ayetin o kesin ve sarsılmaz ilahi fermanını/sonucunu başlatan bıçak gibi keskin bir frendir.

        Ye'tûne (يَأْتُونَ)

        Aynı "e-t-y" (getirmek, ortaya koymak) kökünden türeyen muzari (gelecek/geniş zaman) çoğul fiilin, olumsuzluk (lâ) edatıyla (lâ ye'tûne / asla getiremezler) bütünleşmiş formudur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin muzari kipiyle (ye'tûne) kullanılmasının ve olumsuzlanmasının (lâ) tefsir usulündeki kuralını kaydeder. Yaratıcı "geçmişte getiremediler" demez; eylemin bu kipi; "Bugün getiremedikleri gibi, gelecekte, ebediyete kadar geçecek olan o sonsuz zaman diliminde de bütünüyle aciz kalacaklar ve asla getiremeyecekler" (nefy-i istikbal) şeklindeki o sarsılmaz ve mutlak teolojik iflası mühürler.

        Bimislihî (بِمِثْلِهِ)

        Aynı "m-s-l" (benzer, denk) isminin, "bâ" (ile) harf-i ceri ve "onun" (hi) aidiyet zamiriyle (onun bir benzerini) tekrar zikredilmesidir. Eşitsizliğin ve kopyalanamazlığın (i'cazın) mutlak hedefini yeniden sabitler.

        Ve lev (وَلَوْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "eğer, olsa bile, faraza, -se dahi" manalarına gelen ve gerçekleşmesi imkânsız/uzak olan aşırı durumları (faraziyeleri) bildiren "lev" şart edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "ve lev" (olsa bile) edatının Arap belagatinde "mübalağa ve istidrâc" (şartları en uç noktaya, en ekstrem sınıra kadar zorlama) işlevi gördüğünü tahlil eder. Kur'an, meydan okumanın sınırlarını öylesine genişletir ki; muhatapların sadece bağımsız denemelerini değil, o imkânsız ittifakın (cin ve insanın) en uç/ideal yardımlaşma faraziyesini (lev) dahi baştan çökerterek hiçbir mazerete, hiçbir "ama"ya yer bırakmaz.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        Ba'duhüm (بَعْضُهُمْ)

        Kelimenin kökü "b-a-d" olup "bir kısmı, bir parçası, bazıları" manalarına gelir. "Kâne" fiilinin ismi olarak merfu (ötre) halindedir. Sonuna o kitleye (insanlara ve cinlere) dönen "onların" (hüm) zamiri eklenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bütünün (küll) tam zıddı olarak; bir şeyin içinden koparılmış, ona ait olan ama tamamını oluşturmayan parça, cüz, kısım" olduğunu bildirir. Sivrisineğe (beûda) de küçücük bir cüz olduğu için bu isim verilir.

        Liba'dın (لِبَعْضٍ)

        Arapçada "için, -e karşı" manaları katan "lam" (li) harf-i ceri ile aynı "b-a-d" (parça, diğer bir kısmı) kelimesinin birleşimidir. "Ba'duhüm liba'dın" (onların bir kısmı diğer bir kısmına) kurgusu, koalisyonun o iç içe geçmiş sosyolojik ve entelektüel yardımlaşmasını (dayanışmasını) linguistik olarak örer.

        Zahîrâ (ظَهِيرًا)

        Kelimenin kökü olan "z-h-r" lafzı, sözlükte "sırt, arka, ortaya çıkmak, görünmek, destek olmak, arka çıkmak ve galip gelmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde mübalağa sıfatı (sürekli arkasında duran mutlak destekçi/yardımcı) formunda olup, "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "karnın/bâtının (gizli olanın) tam zıddı olarak; bedenin en geniş, en belirgin ve en sağlam tarafı olan sırt kısmı" olduğunu bildirir. Öğle vaktine (zuhur) aydınlığın belirginliğinden dolayı; destekçiye de kişinin yükünü alan ve sırtını dayadığı o sağlam duvar (zahr) olduğu için "zahîr" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zahîr" (arka çıkan/destekçi) mefhumunun Kur'an'da sıradan bir tezahürat olmadığını; kriz anında bütün gücüyle, ilmiyle ve fiziki ağırlığıyla ötekinin arkasında durup omuz vermek, yükü bütünüyle "sırtlanmak" (zahr) olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (zahîrâ) görsel (vizüel) ve edebi estetiğini muazzam bir tahlille değerlendirir. Yaratıcı, insanların ve cinlerin Kur'an'a karşı girişeceği o felsefi savaşı (meydan okumayı) bir savaş meydanı gibi resmeder. "Velev ki onların bir kısmı diğerinin sırtına yaslansa, biri diğerine kalkan olsa, bütün entelektüel güçleriyle birbirlerine arka çıksalar (zahîrâ)..." Ancak bu kelime, başındaki olumsuzluk (lâ ye'tûne/asla getiremezler) kurgusuyla birleştiğinde; o devasa, sırt sırta vermiş kozmik kalabalığın (cinlerin ve insanların) Kur'an'ın o ezici hakikati karşısında nasıl acizce çöktüğünü, darmadağın olduğunu ve o "sırt sırta vermenin" (zahîrâ) bile o hezimeti engelleyemediğini dondurur. Fasıla, o kurgusal devasa koalisyonun belini kırarak, ilahi kelamın (Kur'an'ın) o yalnız, tek ama bütünüyle yenilmez/kopyalanamaz (misl) azametini ebediyete mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X