Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 86. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 86. Ayet

    وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vele-in şi/nâ leneżhebenne billeżî evhaynâ ileyke śümme lâ tecidu leke bihi ‘aleynâ vekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      86. “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; bundan sonra da sen bize karşı güvenip dayanacağın birini bulamazsın.

      87. “Rabb’inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Onun sana ihsanı çok büyük olmuştur.”

      Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Onların sordukları ruhun Hz. Peygamber’e (s.a.) indirilen vahiy ve Kur’ân olduğunu söyleyenler, bu âyetle birlikte şunu delil getiriyorlar: “De ki; bu Kur anın bir benzerini getirmek üzere, insanlar ve cinler toplansa benzerini getiremezler”. Çünkü bu âyet, ruhtan sorulan sorunun ardından getirilmiştir. Bu da cevabın belirttiğimiz husus olduğuna işaret etmektedir. Bu âyet sebebiyle iki fırka sapmıştır: Haşviyye ve Mûtezile. Haşviyye şöyle diyor: Kur’ân ve (dolayısıyla) kelâm ezelden beri Allah’ın sıfatlarıdır, Allah’tan hiçbir zaman ayrılmaz. Bununla birlikte şunu da diyorlar: Kur’ân zâtıyla mushaflardadır; o yeryüzünde ve kalplerdedir. İşte onların bu sözleri çelişkilidir. Çünkü Kur’ân (kelâm) Allah’ın zâtının sıfatı olunca ne aynıdır ne de gayrıdır; zâtıyla mushaflarda olması yahut yeryüzünde yahut zâtıyla kalplerde olması mümkün olmaz. [Şeyh Ebû Mansûr (rahimehullah) şöyle dedi:] Şu mushaflarda var olan Kur’ân’a gelince, kendisi vasıtasıyla anlaşılan yahut ona uygun olan mânadır, bununla Kur’ân’ı kastediyorum. Şöyle de denilir: (Mushaflarda olan) lafızlar o Kur’ân’m aslından yapılan nakildir (hikâye).

      Mûtezile’ye gelince onlar, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığım inkâr ediyorlar, sonra da şöyle diyorlar: Kur’ân yaratılmıştır. Onların inancına göre yazılan, sabit bırakılan ve silinen lafızlar Kur’ân’dır, bu sözü edilen hususlar ise kulların fiilleridir. Sonra da kullara ait fiiller yaratılmış değildir diyorlar. Bu ise onların sözlerindeki apaçık bir çelişkidir.

      Bizim görüşümüze göre, yukarıda sözü edilen “gitmek” ve “gelmek” kelimelerinin hepsi mecazdır. Yani lafzî mânasında değil hakikatine uygun anlamdadır. Nitekim falanm kelâmını, filanın sözünü işittim, falanm sözünü yazdım ve benzeri ifadeler kullanılır. Bu sözlerin hepsi mecaz olup lafzî anlamda değildir. Çünkü falancanın kelâmı ya da sözü işitilmez, kelâm ve sözün kendisiyle anlaşıldığı ses işitilir. Buna göre tevilini yapmakta olduğumuz ilk âyet işitilen ve yazılanlar diye anlaşılır, fakat gerçek kelâm bunlardan biri ile nitelenmez. Bunu açıkladıktan sonra şunu söyleyelim ki gelmek anlamında olan “mecî” kelimesi hakkında böyle bir fiil yaptığı bilinmeyen bir zâta da bazan nispet edilir.

      Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız mealindeki beyanın, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: ‘Ruhun ne olduğunu ancak rabbim bilir’” anlamına gelen âyetin sılası olması muhtemeldir. Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız tâ ki Resûlullah böyle bir vahye erişme imkânı kalmaz. Ancak, Resûlullah Allah dilediği takdirde, kendisine vahyettiği kelâmı giderebileceğini, buna gücü yettiğini ve onu ortadan kaldırabileceğini biliyordu. Aynı şekilde yine bunu her mümin de bilir. Eğer âyet sıla değil de bir başlangıç cümlesi ise o minnet ve rahmeti belirtmek anlamına gelir. Yani, peygamberliği ve vahyi ibka etmenin, kullarına bir lütuf olduğunu bilmeleri için, Allah Hz. Peygambere (s.a.) vahyettiklerini kendi katma alma hakkına sahiptir. Bunun gibi, ilkin ona vahyetmek ve onu insanlara peygamber olarak göndermek, istihkaka ve bir talebe mebni değil de bir lütuf ve ona yönelik bir ayrıcalıktır, peygamberliği hak etmesinden ve yaptıklarım na verilen bir karşılık değildir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda ifade edildiği gibi: “Allah rahmetini dilediğine verir”; “De ki; lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir”. Allah Teâlâ, peygamberliğin kendisine ait bir görevlendirme olduğunu, peygamber olarak gönderdiği kişiye nübüvvet vermesi kendisi hak ettiği için değil, Allah’ın lütfü ve tahsis etmesine bağlı bulunduğunu haber verdi. Bir lütuf ve rahmet olarak peygamberliği ve vahyi muhafaza edip bırakması da buna göre anlaşılmalıdır.

      Bunda Mûtezile’nin görüşünü birkaç yönden iptal eden kanıt vardır: Birincisi Mûtezile’nin söylediği şu sözdür: Allah, hak etmeyen hiçbir kimseyi risâlet ve nübüvvet için seçmez. Oysa Allah Hz. Muhammed’i lütfü ile ve kendi tahsis etmesi ile peygamber gönderdiğini vahyedip onu peygamber olarak gönderdikten sonra da lütfü ile peygamberliğini baki kıldığını haber vermiştir. İkincisi: Allah’ın, Hz. Peygamber’e (s.a.) vahyettiklerini bırakmasında, kulları için dinde en yararlı olanı (aslah) yapmamasının onun iradesi dâhilinde bulunduğuna dair delil vardır. Çünkü vahyi ortadan kaldırıp peygamberliği yok etmekle insanları tehdit etti, tehdit etme hakkı olan ancak tehdit eder. Hikmet açısından yapmadığı bir işi yapmakla tehdit etmez. Ayrıca nübüvveti muhafaza etmek ve indirdiği vahiyleri insanların ellerinde bırakmanın insanları peygamberlik ve vahiyden yoksun bırakmaktan daha yararlı (aslah) olduğunda şüphe yoktur. Bu da gösteriyor ki dinde insanların en faydasına olmayanı Allah yapar.

      [Üçüncüsü]: Bunda şu görüşün doğruluğuna dair delil vardır: Allah, insanlara peygamber göndermese ve vahiyler indirmese de onları tevhide ve kendisine iman etmekle mükellef kılar. Çünkü bilinmektedir ki, Allah peygamber göndermese ve insanlar kişi olarak mükellef olmasalar, başıboş bırakılmış olacakları için Allah’ın onları yaratması anlamsız olurdu. Dolayısıyla bu durum, elçi gendermese ve bir şey vahyetmese de kulların Allah’ın birliğine iman etmek ve onu bilmekle mükellef olduklarına işaret eder. Çünkü Allah peygamber göndermek ve onu bâki kılmanın kendisi tarafından bir lütuf ve rahmet olduğunu şu beyanıyla haber vermiştir: Rabb’inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Çünkü Allah’ın lütfü senin üzerinde çok büyüktür. Rabb’inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Yani nübüvvetin ve vahyin bâki kılınması, Rabb’in tarafından bir rahmettir, Allah’ın lütfü ise çok büyüktür.

      [Dördüncüsü]; Ezberlemek ve unutmak -her ne kadar kula ait bir fiil ise de- Allah’ın da bunlarda yaratması vardır, o sayede insan ezberler, çükü şöyle buyurmuştur: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Allah, dilerse kalpten ezberlenen şeyleri yok eder ve unutturur.

      [Beşincisi]: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Hikmetin bir başka yönü de şudur: Müminler, bütün lütuflarm Allah tarafından olduğunu bilmeleri gerekir. Kullar, bunda kendilerinin bir fazilet ve özelliğinin bulunduğunu düşünmemeli, ellerinde ortaya çıkan hayırlar ve itaatların hepsini kendilerinin Allah’a nispet etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lein (وَلَئِن)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve", cümlenin başında yemin/pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye/kasem" (le) ile ihtimal ve şart bildiren "in" (eğer) edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "le" (yemin) ve "in" (şart) edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "kasem ve şartın iç içe girmesi" (tevârüd) olduğunu tahlil eder. Yaratıcı, sıradan bir ihtimalden bahsetmez; yemin edatıyla desteklenmiş bu giriş, verilecek olan teolojik gözdağının ve peygambere yönelik o mutlak tehdidin (vahyi geri alma ihtimalinin) sarsılmaz ciddiyetini linguistik bir otoriteyle zihinlere kazır.

        Şi'nâ (شِئْنَا)

        Kelimenin kökü "ş-y-e" olup sözlükte "dilemek, irade etmek, var etmek, kastedilen varlık ve nesne" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz dileseydik/nâ) kullanılmıştır. Şart (in) edatının fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yokluğun zıddı olarak, bir şeyi bizzat varlık sahasına çıkarmayı irade etmek, onu kastedip oldurmak" olduğunu bildirir. Şey (nesne) de varlığı dilendiği için bu kökten gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" (dileme) kavramının Kur'an'daki ontolojik derinliğini ve "irade" kelimesinden farkını tahlil eder. İrade bir şeyi sadece istemekken; meşiet, o istenen şeyi bizzat var edecek veya yok edecek mutlak kudreti bizzat faaliyete geçirmektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "şi'nâ" (Biz dileseydik) fiilinin peygamber tasavvurundaki yerini değerlendirir. Peygamber, elindeki vahyin (Kur'an'ın) mutlak sahibi, efendisi veya üreticisi değildir. Vahiy bütünüyle Allah'ın o "özgür, koşulsuz ve mutlak dilemesine/meşietine" (şi'nâ) bağlıdır. Allah dilediği an verir, dilediği an o bağışladığını geri alabilecek yegâne kudrettir.

        Lenezhebenne (لَنَذْهَبَنَّ)

        Kelimenin kökü "z-h-b" olup sözlükte "gitmek, uzaklaşmak, ayrılmak, gidermek ve ortadan kaldırmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/gelecek zaman) fiil formundadır (Biz mutlaka gideririz/yok ederiz). Başında yemin/te'kid bildiren "lam", sonunda ise eylemin kesinliğini zirveye taşıyan "nûn-u müşeddede" (şeddeli pekiştirme nûnu) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin bulunduğu yerden, mekândan veya durumdan koparak bütünüyle ayrılması, gözden kaybolması ve geçip gitmesi" olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki lam ve sonundaki şeddeli nûn harflerinin (lenezhebenne) Arap belagatinde "katmerli te'kid" (şiddetli pekiştirme) işlevi gördüğünü inceler. Ayet adeta, "Eğer dileseydik o vahyi senin kalbinden ve zihninden öyle bir kazır, öyle bir söküp alırdık ki, geriye zerre kadar iz bırakmazdık" şeklindeki o korkutucu ihtimali dondurur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin barındırdığı felsefi ve psikolojik şiddeti tahlil eder. Peygamberin en büyük sermayesi, gücü ve onuru kendisine verilen "vahiydir". Yaratıcı, "lenezhebenne" (onu çekip alarak bütünüyle giderirdik) tehdidiyle peygambere (ve insanlığa) şu dersi verir: Vahiy senin kalbine kazınmış, senin malın olmuş kalıcı bir mülk değildir. Eğer Bizim korumamız olmasaydı, hafızandaki o ilahi kelam anında buharlaşır, zihnin sıfırlanır ve sen sıradan, aciz bir beşere (ümmiye) geri dönerdin.

        Billezî (بِالَّذِي)

        Arapçada "ile, -i" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile, tekil ve müzekker (eril) isimleri/mefhumları niteleyen "o şey ki" manasındaki (ellezî) ism-i mevsulünün birleşimidir. "Zehab" (gitmek) fiili "bâ" harf-i ceriyle kullanıldığında eylem geçişli (müteaddi) hale gelir ve "götürmek, çekip almak, yok etmek" manasını kazanır.

        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        Kelimenin kökü "v-h-y" olup sözlükte "hızlı ve gizli işaret, fısıltı, ilham, yazı ve vahiy" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (îhâ') mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz vahyettik/nâ) zikredilmiştir. İsm-i mevsulün (ellezî) sıla/açıklama cümlesidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir bilgiyi, emri, haberi yahut sesi başkalarının duyamayacağı/fark edemeyeceği kadar gizli, süratli ve doğrudan bir şekilde muhatabın şuuruna/kalbine iletmek" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "vahiy" mefhumunun ontolojik ve epistemolojik ağırlığını analiz eder. Çekip alınmakla (zehab) tehdit edilen şey sıradan bir bilgi yahut felsefi bir metin değildir. O, bizzat gök ile yer arasındaki o kopukluğu gideren, varlığın sırrını ifşa eden o tek ve mutlak "ilahi kognitif (bilişsel) iletişim kanalıdır" (vahiy). Allah o kanalı kapattığı an (lenezhebenne billezî evhaynâ), yeryüzü bütünüyle sağır, dilsiz ve kör bir karanlığa gömülür.

        İleyke (إِلَيْكَ)

        Arapçada yönelme, bitiş ve sınır bildiren "ilâ" (-e, -a, sana doğru) harf-i ceri ile muhatap zamirinin (ke/sana) birleşiminden oluşur. Vahyin ve göksel iletişimin yönünü doğrudan peygamberin şahsına, kalbine mühürler.

        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada eylemler arasında zaman aralığı (terâhi), mertebe farkı yahut mantıksal bir sıralama bildiren "sonra, daha sonra, üstelik" manalarındaki atıf edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "sümme" edatının burada sadece kronolojik bir sıralama (önce vahyi alırız, sonra sen yalnız kalırsın) yapmadığını; aksine o devasa vahiy nimetinin geri alınmasının ardından insanın içine düşeceği o asıl büyük, boğucu ve ontolojik yalnızlığın başlayacağını bildiren dehşet verici bir "rütbe (şiddet) atlaması" işlevi gördüğünü tahlil eder.

        Lâ tecidü (لَا تَجِدُ)

        Arapçada olumsuzluk bildiren "lâ" (yok, değil, -mezsin) edatı ile "v-c-d" (bulmak, elde etmek, var etmek, idrak etmek, ulaşmak) kökünden türeyen muzari muhatap tekil fiilin (tecidü) birleşimidir. "Bulamazsın" demektir.

        İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp olan, şiddetle ihtiyaç duyulan veya aranan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak kavuşmak" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "lâ tecidü" (bulamazsın) eyleminin barındırdığı çaresizliği kaydeder. Vahiy geri alındığında (bilgi sıfırlandığında), insan o fırtınanın ortasında çırpınarak sağa sola saldırıp bir kurtarıcı, eski bilgileri geri getirecek bir formül arayacak; ancak bu "arama/bulma" (v-c-d) eylemi mutlak bir hiçlikle, bütünüyle kör ve sağır bir boşlukla ("lâ" ile) sonuçlanacaktır.

        Leke (لَكَ)

        Arapçada "için, -e, ait, kendi lehine" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamiri olan "sen" (ke) edatının birleşimidir. İnsanın/peygamberin o çaresizlik anında bizzat kendi menfaatini ve hakkını savunacak birini arayışını (leke) sabitler.

        Bihî (بِهِ)

        Arapçada "ile, ona karşı, o eylem/durum hakkında" manalarına gelen "bâ" (bi) harf-i ceri ile "o" (hî) zamirinin birleşimidir. Zamir, bizzat geri alınan o "vahye" yahut vahyi geri alma "eylemine" işaret eder.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        Arapçada "üzerine, aleyhine, -e karşı" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz, bize" (nâ) azamet zamirinin birleşiminden oluşur. "Bize karşı / İlahi iradeye karşı" manasına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "aleynâ" (Bize karşı) ibaresinin teolojik restleşmedeki mutlak otoritesini inceler. Yaratıcı vahyi çekip alıp peygamberi (yahut insanlığı) karanlıkta bıraktığında; evrende O'nun (aleynâ/Bize) karşısına dikilip "Sen bunu neden aldın, neden hafızayı sildin?" diyecek, O'nun aleyhine bir argüman yahut güç üretebilecek hiçbir aşkın otorite, hiçbir felsefi mahkeme veya kozmik savunma makamı yoktur. İrade O'nundur, hüküm O'nundur.

        Vekîlâ (وَكِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "v-k-l" lafzı, sözlükte "bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek, dayanmak, koruyucu, kefil ve arkasında duran otorite" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemin sürekliliğini bildiren bir sıfat/isimdir. Nekre (belirsiz) mef'ul (nesne) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insanın kendi yapamadığı, aciz kaldığı yahut gücünün yetmediği bir kriz anında, kendisini bütünüyle koruması ve hakkını savunması için yaslandığı, güvendiği muktedir bir makam" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "vekil" kavramının sıradan bir yardımcı olmadığını; emri altındakilerin her türlü tehlikesini savuşturan, onlara kefil olan, kaybolan haklarını geri alan ve mutlak bir sığınak işlevi gören şemsiye bir otorite olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi yalnızlığı değerlendirir. Yeryüzünde insan, başına bir iş geldiğinde hakkını arayacak avukatlar, devletler yahut dostlar (vekiller) bulabilir. Ancak Allah o ilahi sözü (vahyi) geri çektiğinde, insanın başvuracağı hiçbir kozmik "vekil" yoktur. Doğa dilsizdir, melekler itaatkârdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (vekîlâ) estetik ve teolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille inceler. Ayet, en yüce rütbedeki peygambere bile vahyin bir ilahi lütuf olduğunu hatırlatır. Kapanıştaki bu kelime, başındaki olumsuzluk (lâ tecidü) edatıyla birleşerek; Yaratıcı'nın mutlak kudreti (aleynâ) karşısında insanın (ve peygamberin) zerre kadar bir dayanağının, "hiçbir kefilinin, hiçbir koruyucusunun ve hiçbir savunucusunun" (vekîlâ) olmadığını dondurur. Fasıla, vahyin kıymetini ve Allah'ın o bağışlayan/alan mutlak iradesini; insanın bu sığınaksız, yapayalnız ve "vekilsiz" kalma tehdidiyle ebediyete kadar mühürler. Vahiy yoksa, vekil de yoktur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X