Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 85. Ayet

    وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyes-elûneke ‘ani-rrûh(i)(s) kuli-rrûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir, size ise pek az bilgi verilmiştir.”

      Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Ruh burada Kur andır. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah, ‘Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarın ve bana saygıda kusur etmeyin hükmünü bildirmeleri için kullarından dilediğine, emri uyarınca vahyi (ruhu) taşıyan melekler indirir”; “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kuran) vahyettik, sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”. Denildi ki: Ruh ancak Rabbimin işidir. Yani Rabbimin yönettiği işlerdendir, bütün yaratıklar toplansalar onun gibisini yapma gücüne sahip olamazlar.

      Şöyle bir soru sorulursa: Kur’ân’ı ikrar etmedikleri halde, Kur’ândan nasıl sordular?

      Buna şu cevap verilir: Onlar Hz. Muhammed (s.a.) nezdindeki anlayışa göre Kurana Kuran ve ruh adını vermişlerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bu elçiye ne oldu ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır”. Halbuki onlar Hz. Muhammed’in (s.a.), peygamber olduğunu ikrar etmiyorlardı, fakat ona yine de resûl adını veriyorlardı, çünkü o kendi inancına göre elçi idi. Yani kendini elçi sanan bu adama ne oluyor ki yemek yiyor demektir. Buna göre sana ruh hakkında soru sorarlar mealindeki beyan da böyledir. Kendi inancına göre ruh olan demektir. Ebû Bekir [el-Esam] bu görüşü kabul etmiştir.

      Hasan-ı Basrî Sana ruh hakkında soru sorarlar meâlindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Ruh bedenin hayatı kendisi vasıtasıyla ayakta duran unsur olup Ona (Kurana) kim sarılırsa sapıklık yolunda helâkten kurtulur demiştir.

      De ki: “Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir. Yani ruh, Rabbimin emri ile iner. Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir meâlindeki beyan hakkında îbn Abbâs’m şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani Rabbimin yarattıklarındandır. Bu ikisi tek bir anlama gelir. Bazdan da şöyle demiştir: Ruh bir melektir, Mekkeliler Hz. Peygambere (s.a.) ruh hakkında soru sordular. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “O gecede ruh ile diğer melekler iner” Yani melek iner. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar Hz. Peygambere, sadece bedenlerin hayatını sağlayan ruh hakkında soru sormuşlardı, fakat buna cevap vermeyip onu Allah’a havale etti, çünkü açıklamış olsaydı bunu anlayamazlardı.

      Ebû Yûsuf’tan (r.h.) rivayet edildiğine göre; kendisi kelâm ilmine dalmayı yasaklar ve bu âyetin lafzı anlamına dayanırdı. Şöyle ki Mekkeliler Hz. Peygamber’e (s.a.) ruhtan sordular fakat buna cevap vermeyip ruhun durumunu Allah’a bıraktı. Halbuki Hz. Peygamber’e (s.a.) hangi soru sormuşlarsa onlara açıklamada bulunmuştur. Şu beyanlarda olduğu gibi: “Sana şarap ile kumardan sorarlar”; “Sana ganimetlerden sorarlar”; “Sana yetimlerden sorarlar”; “Sana hayız halinden sorarlar”; “Kadınlar hakkında sana sorular sorarlar”. Bunlara benzer beyanlarda Hz. Peygamber’e (s.a.) ahkâm hakkında ne sorulmuşsa mutlaka onlara cevap vermiş ve yeterli ölçüde açıklama yapmıştır. Fakat burada De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir buyurdu [Bu durum kelâm ilmine dalmanın mekruh olduğuna işaret eder]. Câfer b. Harb de şöyle demiştir: Allah Teâlâ kelâmî konularda konuşmayı emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et”; “Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme” ve benzeri âyetler. Allah bu durumda kelâma dalmayı nasıl yasaklamış olur! Fakat Ebû Yûsuf, bu yasakla, (Allah’ın zâtı gibi) sadece akılla idrak edilemeyen, şaşkınlık ve sapıklıktan başka bir şeyi artırmayan meselelere dalmayı yasakladı. Hz. Peygamber’den (s.a.) rivayet edilen şu hadiste olduğu gibi: “Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün, fakat yaratıcının (zâtı) hakkında düşünmeyin”. Çünkü Allah’ın zatı idrak edilemez, idrak edilemeyen hakkında düşünmek, ancak körlük, şaşkınlık ve hayreti artırır. Fakat idrak edilebilen ve akledilen bilgilere dalmaktan yasaklanmamıştır. Belirttiğimiz gibi bu meselenin aslı, din hakkında konuşmanın ve birçok âyet hakkında kelâm ilmine dalmanın mübah olmasıdır.

      Ruhun ne olduğunu tefsir etmeyiz, çünkü soranların ruhtan neyi kasteddiklerini bilmiyoruz, bundan neyi kasteddiklerini kendileri biliyorlardı, Hz. Peygamber (s.a.) ise onların sordukları soruyu bilmişti. Onlar Resûlullah’m (s.a.) peygamberlik iddiasını da doğru olduğunu bilmek için, kendi kitaplarında ruh hakkındaki bilgiden sordular. Çünkü bu sorunun cevabını peygamber olan kimseden başkasının bilemeyeceğini biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Size ise pek az bilgi verilmiştir. Bazıları bu beyana dair şunu söylemiştir: Maslahat ve ihtiyaçlarınız için size verilen bilgi çok azdır. Bazıları da şöyle demiştir: Allah’ın yarattığı ve onun nezdindeki bilgiden size çok az şey verilmiştir. Ruh da böyledir, bize varlıkların sadece açıkta görünen bilgisi verildi, varlıkların iç yüzü ve hakikati hakkındaki bilgi verilmedi. Şöyle ki, biz gözün gördüğünü, kulağın işittiğini, dilin konuştuğunu, elin tuttuğunu ve yakaladığını, ayağın yürüdüğünü ve aklın idrak ettiğini biliriz, fakat bunların iç yüzüne dair olan ve görmeyi, işitmeyi, konuşmayı, yürümeyi ve idrak etmeyi sağlayan özelliğin mahiyetini bilemeyiz. Bunun gibi gözle gördüğümüz ve gözlemlediğimiz şu cevherleri biliriz; meselâ şunun eşek olduğunu, bunun öküz olduğunu, şunun şu olduğunu biliriz. Fakat eşeği eşek, öküzü öküz yapan özelliğin mahiyetini bilemeyiz. Diğer bütün cevherler ve bütün türler böyledir. Allah’ın yarattığı bilgilerden çok azım, ancak görüşlerini biliriz, gerçeğini bilemeyiz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yes'elûneke (وَيَسْأَلُونَكَ)

        Kelimenin kökü "s-e-l" olup sözlükte "sormak, talep etmek, araştırmak ve istemek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil formunun sonuna peygambere dönen "sana" (ke) muhatap/nesne zamiri eklenmiştir. Başında atıf/bağlaç harfi (ve) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bilinmeyen bir hakikati öğrenmek için sözlü olarak deşmek yahut bir kimseden mal/mülk talep etmek" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin muzari (şimdiki zaman/süreklilik) kipiyle gelmesinin sosyolojik ve psikolojik arka planını değerlendirir. Müşriklerin (yahut onları yönlendiren Medine yahudilerinin) bu soruyu sormaları; hakikati samimiyetle öğrenme çabasından ziyade, peygamberi teolojik bir köşeye sıkıştırmak, onun bilgisini sınamak ve onu açığa düşürmek için kurguladıkları "sistematik ve sürekli bir tuzak/sorgu" (yes'elûneke) eylemidir. Soru, bilmek için değil, imtihan etmek için sorulmaktadır.

        Anir-rûhı (عَنِ الرُّوحِ)

        Arapçada "hakkında, -den, -e dair" manaları katan "an" harf-i ceri ile "r-v-h" (nefes, rüzgâr, can, ferahlık ve ilahi nefha) kökünden türeyen belirlilik takılı (el) "Rûh" isminin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "havanın gözle görülmeyen ancak etkisi mutlak olarak hissedilen hareketi, esintisi (rîh), nefesi ve bedene canlılık/hareket veren o görünmez latif kuvvet" olduğunu belirtir. Rahatlama ve ferahlamaya da fıtrata nefes aldırdığı için "ravh/istirahat" denir.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Bedevi Arapçasına ait bir sözcük olmadığını; köklerinin İbranice (Ruach) ve Aramice/Süryanice (Ruha) kavramlarına uzandığını etimolojik verilerle analiz eder. Geç Antik Çağ'ın o devasa evrensel teolojik lügatinde bu kelime; ilahi kudreti, Cebrail'i, vahyi yahut insana üflenen o ilahi/göksel nefesi niteleyen en üst düzey "metafiziksel şemsiye terim" olarak Kur'an'ın merkezine oturmuştur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "Rûh" kavramının geçirdiği devasa felsefi kırılmayı inceler. Cahiliye Arabı için ruh; kandan, nefesten yahut cinlerden ibaret kaba bir animist (canlıcı) inanç iken; Kur'an bu kelimeyi alır ve bütünüyle insan idrakini aşan, madde ötesi, ilahi emre (amr) bağlı o mutlak "ontolojik ve eskatolojik gizeme" dönüştürür.

        Kulir-rûhu (قُلِ الرُّوحُ)

        Kökü "k-v-l" olan emir (buyruk) kipi "kul" (söyle/de ki) lafzı ile aynı "Rûh" isminin özne (mübteda) konumunda ötreli (merfu) formunun vasıl (geçiş) ile birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin cevabına geçilirken "De ki: O (hüve) Rabbimin emrindendir" şeklinde bir zamir kullanılabilecekken; bizzat ism-i zahir ile "De ki: Ruh (Rûhu)..." şeklinde kelimenin tekrar edilmesinin Arap belagatindeki "ta'zîm ve tefhîm" (yüceltme ve meselenin ciddiyetini vurgulama) işlevini tahlil eder. Yaratıcı, muhatabın sorduğu o gizemli kavramı zamirle geçiştirmez; kelimenin o ağır, metafiziksel ismini bizzat kendi fermanıyla tekrar ederek konunun o dondurucu azametini metne kazır.

        Min (مِنْ)

        Arapçada "den, dan, ait, kaynaklanan" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki "min" edatının tefsir geleneğinde "ibtidâ-i gaye ve teb'îz" (başlangıç/kaynak ve aidiyet) bildirdiğini kaydeder. Ruhun kaynağı toprak, biyoloji veya kaba fizik evren değildir; onun ontolojik membaı ve kopup geldiği yer doğrudan doğruya ilahi makamdır (emr âlemidir).

        Emri (أَمْرِ)

        Kelimenin kökü "e-m-r" olup "buyurmak, iş, durum, nizam, hüküm ve ferman" manalarına gelir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) konumunda olup, isim tamlamasının tamlayanıdır (muzaf).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yasaklamanın (nehiy) tam zıddı olarak; bir şeyi yapmayı kesin bir iradeyle talep etmek ve bir işin/durumun (şe'n) bizzat kendisi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin Kur'an'daki felsefi ve kelami diyalektiğini muazzam bir tahlille değerlendirir. İslam ontolojisinde varlık ikiye ayrılır: "Âlem-i Halk" (yaratılış/madde âlemi; ölçüyle, zamanla ve fizik kurallarıyla var olanlar) ve "Âlem-i Emr" (zamanın, mekânın ve maddenin olmadığı, doğrudan Allah'ın 'Ol' fermanıyla tecelli eden soyut âlem). Ruh, yaratılmış bir et parçası (halk) değildir; o bütünüyle Yaratıcı'nın o dolaysız, zamansız ve gizemli "ferman/iş" (emr) âlemine aittir.

        Dücane Cündioğlu, ruhun "emr" kelimesiyle tanımlanmasındaki o devasa epistemolojik sınırı (freni) inceler. İnsanoğlu ruhun anatomisini, ağırlığını, şeklini veya formülünü sormuştur. Yaratıcı ise "emr" kelimesiyle bu materyalist beklentiyi ezer. Ruh, aklın laboratuvarında parçalanacak bir nesne değildir; o sadece ve bütünüyle bir "ilahi komut/ferman"dır. İnsan aklının sınırları, bu kelimenin duvarına çarpıp durmaya mahkûmdur.

        Rabbî (رَبِّي)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. "Emri" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) olup, sonuna "benim" (î/yâ) mütekellim zamiri eklenmiştir. "Benim Rabbimin" demektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, peygamberin o kibirli sorgulayıcılara "Allah'ın emrindendir" diye değil de doğrudan "Benim Rabbimin (Rabbî) emrindendir" diyerek cevap vermesindeki o derin teolojik ve psikolojik aidiyeti tahlil eder. Müşrikler onu tuzağa düşürmeye çalışırken; peygamber, kendisini eğiten, koruyan ve onu yalnız bırakmayan o mutlak şefkat/otorite makamına (Rabb) yaslanarak ve aidiyet zamirini (benim) kullanarak düşmanlarına karşı devasa bir "ontolojik güven ve kalkan" inşa eder. Gizem (ruh), o şefkatli Sahib'in mülkündedir.

        Ve mâ (وَمَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "mâ" (hayır, değil, -medi) edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin hüküm ve yüzleşme kısmına geçilirken kullanılan bu "mâ" olumsuzluk edatının, muhatapların o kibirli, her şeyi bildiğini sanan iddialı entelektüel tavırlarını bir anda sıfırlayan ve onları o devasa varlık hiyerarşisinde kendi "cahil" konumlarına çivileyen sarsıcı bir dilbilgisel başlangıç olduğunu belirtir.

        Ûtîtüm (أُوتِيتُم)

        Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, varmak, verilmek ve lütfedilmek" manalarına gelir. İf'al babında (i'tâ) mazi (geçmiş zaman) meçhul (edilgen) fiil formundadır ve sonuna "siz" (tüm) muhatap/naib-i fail zamiri eklenmiştir. "Size verildi / siz bahşedildiniz" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimsenin yahut nesnenin kolaylıkla ve kendiliğinden bir başkasına yönelip gelmesi, sunulması" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin malum (etken / siz kazandınız, siz elde ettiniz) şeklinde değil de bütünüyle meçhul (edilgen / ûtîtüm - size verildi) şeklinde kurulmasındaki o ezici epistemolojik ve felsefi dersi değerlendirir. İnsanoğlu, bilgiyi kendi zekâsıyla, laboratuvarıyla veya çabasıyla mutlak olarak "ürettiğini/fethettiğini" sanma kibrine kapılır. Ayet bu fiille insan aklını hizaya çeker: Siz bilginin mutlak faili/üreticisi değilsiniz; o bilgi, kozmik bir kaynaktan (Yaratıcı'dan) sizin o aciz kapasitenize sadece "tahsis edilmiş, lütfedilmiş ve verilmiş" (ûtîtüm) sınırlı bir kotalı lütuftur. Bilgi, insanın mülkü değil, Allah'ın emanetidir.

        Minel-ilmi (مِّنَ الْعِلْمِ)

        Arapçada "den, dan, bir kısmı" manaları katan "min" harf-i ceri ile "a-l-m" (bilmek, tanımak, iz bırakmak, damgalamak) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-İlm" isminin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin mahiyetini ve sınırlarını, onu diğer şeylerden ayıran mutlak bir nişan/iz (alâmet) sayesinde bütünüyle idrak etmek, cehaletin ve şüphenin zıddı olarak gerçeği kavramak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" (bilgi) kavramının nesnenin hakikatini bütünüyle kavramak olduğunu; ancak ayetteki "min" (den/bir kısmı) edatıyla birleştiğinde, insanın o evrensel mutlak bilgi denizinin bütününe değil, sadece kendisine müsaade edilen küçücük bir "kısmına/kırıntısına" temas edebildiğini aktarır.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, cümlenin başındaki olumsuzluk (mâ) edatı ile bu istisna (illâ) edatının yan yana gelmesinin Arap belagatinde "kasr/hasr" (mutlak sınırlandırma ve tahsis) sanatını kurduğunu tahlil eder. "Size verilmedi, ancak şu kadarı hariç" kurgusu; insanın bilgi yelpazesini daralttıkça daraltır ve onu cümlenin sonundaki o tek, küçücük ve ezici sıfata bütünüyle hapseder.

        Kalîlâ (قَلِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "az olmak, miktar veya hacim bakımından yetersiz olmak, ufacık ve cılız" anlamlarına gelmektedir. Sıfat/zarf formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çokluğun (kesret) ve bolluğun tam zıddı olarak niceliksel, hacimsel veya felsefi bir azlık, zayıflık ve neredeyse yok denecek kadar daralma" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (kalîlâ) barındırdığı ontolojik, felsefi ve edebi şoku muazzam bir tahlille inceler. Ayet, evrenin en büyük sırrına, ruhun mahiyetine dair o iddialı, devasa ve kibirli "soruyla" (yes'elûneke) başlamıştır. Müşrikler, aklın her şeyi kuşatabileceği illüzyonuyla o sınırı zorlamışlardır. Ancak Yaratıcı, ruhun sırrını vermediği gibi; insanın o kurgusal entelektüel kibrini, bilimsel şımarıklığını ve her şeyi bilme iddiasını cümlenin sonuna astığı bu tek, küçücük ve daraltıcı kelimeye (kalîlâ / çok çok az, bir hiç mesabesinde) indirgeyerek paramparça eder. Fasıla, ilahi mutlak ilim (okyanus) karşısında insanın sahip olduğu bilginin (bir damlanın); sadece bu "küçücük, cılız ve azıcık" (kalîlâ) kelimesi kadar bir yer kapladığını dondurarak muhatabın epistemolojik kibrini ebediyen mühürler. Sırrı sormadan önce, haddini (azlığını) bileceksin.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X