Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 84. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 84. Ayet

    قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul kullun ya’melu ‘alâ şâkiletihi ferabbukum a’lemu bimen huve ehdâ sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: ‘Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar’ Rabb’iniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”

      De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Burada hangi sebep vardı ki yüce Allah’ın De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar buyurduğunu bilemiyoruz. Bunun, başlangıçta sebepsiz olduğunu söylememiz caiz olmaz. Resûlullah’m (s.a.) müşriklerin iman edeceklerinden ümit kesmesi dolayısıyla yüce Allah’ın böyle buyurması muhtemeldir. Çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.), onları davet etmesi, Allah’ın âyetlerini kendilerine okuması ve onlara kuvvetli birçok deliller getirmesi, onlarda inat ve küfürden başka bir şey artırmadı. İşte bu durumda yüce Allah De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar buyurdu. Yani herkes kendi dini ve kendi yolu üzerinde iş yapar. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize.. “Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim”. Bütün bunlar kendisine iman etmemeleri ve dinini kabul etmekten ümit kesmeleri üzerine buyurulmuştur. Sonra da yüce Allah şöyle buyurmuştur: Rabb’iniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir. Yani sizin Rabb’iniz, bizden kimin hidâyet üzerinde olduğunu, kimin olmadığını yahut bizden kimin daha çok hidâyet üzerinde olduğunu en iyi bilir: Biz mi, yoksa siz mi?

      Ebû Avsece şöyle demiştir: “Şâkile” (شاكلة) kelimesi böğür anlamına gelir. Yani nahiyesi üzerine iş yapar demektir. İbn Kuteybe “şâkiletihî” (شاكلته) kelimesi hakkında şu yorumu yapmıştır: Yani yaratılışı ve tabiatına göre demektir. Kutrub şöyle demiştir: “Şâkiletihî” (شاكلته) yoluna göre demektir. Bu daha doğruya benzemektedir. Bazısı şöyle dedi: Niyetine göre demektir. Denildi ki; Dinine ve mezhebine göre. Denildi ki: Tarzına ve yöntemine göre. Bunların hepsi tek bir mânaya döner. [De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar] beyanın şu anlama gelmesi en doğrusu gibi görünüyor: Yani herkes kime benziyorsa ve kim kendisine benziyorsa ona göre iş yapar. Çünkü şekil bir şeye benzeyen demektir. Örfte “hâzâ şeklü hâzâ” (هذا شكل هذا) denilir, yani şu şuna benzer. De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar ifadesi, tabiatı, yaratılışıdır diyenlerin görüşüdür. Çünkü insan tercih edeceği ve seçeceğini bildiği tabiat üzerine yaratılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut inancı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve felsefi ağırlığını değerlendirir. Yaratıcı, peygamberden burada sıradan bir mesajı iletmesini değil; insanların fıtri ve psikolojik farklılıklarına dair o devasa "ontolojik yasayı/gerçekliği" (herkesin kendi meşrebince eyleyeceğini) bütün insanlığın yüzüne karşı, sarsılmaz bir peygamberi özgüvenle "ilan etmesini ve dondurmasını" (kul) emreder. Bu emir, insanın yapısıyla ilgili nihai felsefi teşhistir.

        Küllün (كُلٌّ)

        Kelimenin kökü "k-l-l" olup "bütünüyle sarmak, kapsamak, ihata etmek, hepsi ve her biri" manalarına gelir. Merfu (ötre) ve tenvinli formda olup isim cümlesinin mübtedası (öznesi) konumundadır.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin sonundaki tenvinin (küllün) Arap belagatinde "tenvîn-i ıvaz" (bir ismin/tamlamanın yerini tutan tenvin) olduğunu tahlil eder. Yani kelime aslında "küllü insânin/küllü ehadin" (her bir insan, istisnasız her bir birey) demektir. Kur'an, bu dilbilgisel kısaltmayla hem muazzam bir akıcılık sağlar hem de istisnasız yeryüzündeki bütün fertleri teker teker bu ontolojik kuralın (şâkile yasasının) içine hapseder.

        Ya'melü (يَعْمَلُ)

        Kelimenin kökü "a-m-l" olup sözlükte "iş yapmak, eylemde bulunmak, kast ve irade ile çalışmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir işi boş yere, tesadüfen yahut refleks olarak değil; belli bir amaç, plan ve bilinç dâhilinde bizzat çaba sarf ederek ortaya koymak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" eyleminin Kur'an'daki ontolojik derinliğini ve "fiil" kelimesinden farkını tahlil eder. Rüzgârın esmesi veya hayvanın yürümesi bir "fiil"dir; ancak "amel", sadece akıl ve irade sahibi varlıkların kendi iç dünyalarından süzerek, bilinçli bir niyetle dış dünyaya aktardıkları "ahlaki ve kasıtlı eylemdir". İnsan ne yapıyorsa (ya'melü), o eylem mutlaka onun içerideki bilinç kodlarının dışa vurumudur.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Arapçada "üzerine, üstüne, -e göre, -e dayanarak" manalarına gelen harf-i cerdir. Eylemin (amelin) neyin üzerine bina edildiğini, asıl temelini/zeminini belirler.

        Şâkiletihî (شَاكِلَتِهِ)

        Kelimenin kökü olan "ş-k-l" lafzı, sözlükte "bağlamak, şekillendirmek, benzemek, mizaç, karakter, fıtrat, niyet ve yönelim" anlamlarına gelmektedir. "İsmi fail" (etken sıfat/isim) vezninde, "alâ" edatından dolayı esre (mecrur) konumundadır. Sonuna insana dönen "onun" (hî) aidiyet zamiri eklenmiştir. Ayetin temel kavramıdır.

        İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "hayvanın kaçmasını engellemek için ayaklarına vurulan bağ, köstek ve düğüm" (şikâl) olduğunu bildirir. İnsanın dışa yansıyan fıtratına, tabiatına ve karakterine "şâkile" denmesi de; insanın kendi içine doğduğu o psikolojik, genetik ve sosyolojik yapının bizzat onun hareket alanını belirlemesi, onu "belli bir ahlaki kalıba/yöne doğru bağlaması, şekillendirmesi ve sınırlaması" sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şâkile" kavramının, insanın iç dünyasında kök salmış, niyetlerini, huylarını ve inançlarını besleyen "psikolojik altyapı, ana karakter ve varoluşsal mizaç" olduğunu ifade eder. İnsan bir eylem yaparken (ya'melü) havadan yapmaz; eylemler bizzat o insanın içindeki bu "şâkile" düğümünden/şeklinden doğar. İyi kalpli birinden iyi eylem, karanlık bir fıtrattan karanlık eylem fışkırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "şâkile" kelimesinin insan psikolojisi ve ahlak felsefesindeki o devasa rolünü analiz eder. Kur'an, insanın bütünüyle boş bir levha (tabula rasa) olmadığını belirtir. Her insanın içinde kendi genetiğinden, kültüründen ve tercihlerinden örülmüş bir "şâkile" (çekirdek karakter/yapı) vardır. Bu kelime, "kişiliğin insanı bağlayıcı, şekil verici" (ş-k-l) yönünü vurgular. Herkes kendi kişilik kalıbının/inancının elverdiği şekilde hareket eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi determinizmi (belirlenimciliği) ve irade diyalektiğini muazzam bir tahlille değerlendirir. "Herkes kendi şâkilesine göre amel eder" fermanı, karakterin kaderle kesiştiği noktadır. İnsanın karakteri (şâkilesi), onun varoluşsal rotasını belirleyen en temel pusuladır. Kötü bir şâkile, dışarıdan gelen ilahi uyarıyı (ayetleri) bile kendi karanlık filtresinden geçirip reddedecektir. Eylem (amel), daima bu "şâkile" putuna yahut nuruna sadıktır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin çoğulculuk ve toplumsal farklılık (mizaç) bağlamındaki teolojik esnekliğini inceler. Yaratıcı, insanları tek tip fabrikasyon robotlar olarak yaratmamıştır. Farklı "şâkileler" (mizaçlar, huylar, eğilimler) evrensel bir gerçekliktir ve herkes eylemini kendi potansiyeline (şâkilesine) göre kurgular. Asıl mesele, o şâkileyi (mizacı) Yaratıcı'nın hidayetine yönlendirip yönlendirememektir.

        Fe-rabbüküm (فَرَبُّكُمْ)

        Arapçada eylemin ardından gelen sonucu/takibiyeyi bildiren "fe" (öyleyse, o halde, artık) edatı ile, "r-b-b" (terbiye etmek, ıslah etmek, sahip ve efendi olmak) kökünden türeyen "Rabb" isminin birleşimidir. Sonuna "sizin" (küm) çoğul muhatap zamiri eklenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, onu derece derece büyüterek ve eksiklerini tamamlayarak nihai kemal noktasına ulaştırmak" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, hükmün "Allah" ismiyle değil de "Sizin Rabbiniz" (Rabbüküm) şeklinde gelmesinin teolojik mantığını inceler. İnsanların o birbirinden farklı "şâkilelerini" (fıtratlarını, genetiklerini, mizaçlarını) bizzat yaratan, o kalıpları terbiye eden, kimin hangi şartlarda hangi psikolojiye sahip olduğunu mutlak anlamda bilen ve yöneten güç, O "Sahip ve Terbiyeci" olan Rabb'dir. Dolayısıyla o farklı şâkileleri (karakterleri) yargılayacak olan yegâne mercii de bizzat onları var eden O Rabb'dir.

        A'lemü (أَعْلَمُ)

        Kelimenin kökü "a-l-m" olup "bilmek, tanımak, idrak etmek, damga ve iz bırakmak" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas ve en üstünlük bildiren isim) formunda olup "daha iyi bilen, en iyi bilen" manasına gelir. İsim cümlesinin haberidir (yüklemidir) ve merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mahiyetini ve sınırlarını, kendisini diğer şeylerden bütünüyle ayıran o mutlak ve şaşmaz nişan/iz (alâmet) sayesinde bütünüyle idrak etmek" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ism-i tafdil (a'lemü) sıygasının buradaki kullanımında ilahi adaletin hassasiyetine dikkat çeker. İnsanlar birbirlerinin sadece dış eylemlerine (amellerine) bakarak kimin hidayette olduğuna dair sığ çıkarımlar yaparlar. Ancak Allah "a'lem" (en iyi bilendir); çünkü O, dışarıdaki eylemin (amelin) arkasında yatan o görünmez, karmaşık ve karanlık "şâkileyi" (psikolojik niyeti/karakteri) bütünüyle okuyan mutlak ve yegâne epistemolojik otoritedir.

        Bimen (بِمَنْ)

        Arapçada "ile, hakkında, -e dair" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile, akıllı varlıklar (insanlar) için kullanılan "kim, her kim, o kimseler ki" manasındaki (men) ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatının birleşimidir. Allah'ın mutlak bilgisinin (a'lemü) neye/kime yöneldiğini sabitler.

        Hüve (هُوَ)

        Arapçada üçüncü tekil şahıs olan "O" manasındaki (eril) munfasıl (ayrık) zamirdir. Cümlede ism-i mevsulün (men) sıla cümlesini (açıklamasını) başlatan mübteda konumundadır.

        Ehdâ (أَهْدَىٰ)

        Kelimenin kökü olan "h-d-y" lafzı, sözlükte "yol göstermek, doğruya iletmek, rehberlik etmek, önden gitmek ve hediye sunmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i tafdil (kıyas ve en üstünlük) formunda olup "daha doğru yolda olan, en iyi hidayete ermiş olan" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi varmak istediği o nihai ve güvenli hedefe doğru yumuşak, lütufkâr ve pürüzsüz bir şekilde yönlendirmek, ona kılavuzluk etmek" olduğunu belirtir. Hediyeye bu ismin verilmesi de kalpleri birbirine sevgiyle yönlendirmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehdâ" (en iyi hidayet bulan) kavramının, şâkile (mizaç) gerçeğiyle olan o devasa teolojik bağını tahlil eder. İnsanın şâkilesi farklı farklı olabilir; kimi asabi, kimi mülayim, kimi analitiktir. Ancak "hidayet" şâkileyi yok etmez, onu doğru kanala yönlendirir. En hidayetli olan (ehdâ), kendi fıtri mizacını (şâkilesini) Allah'ın rızasına ve hakikate en uygun şekilde eğitebilen, karakterindeki defoları aşıp o güvenli rotaya girebilendir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin ism-i tafdil (kıyas) formunda "daha çok/en iyi hidayette" şeklinde gelmesini değerlendirir. Ahlaki yönelim (hidayet) siyah ve beyaz gibi statik değildir; derinleşen, karakterle (şâkileyle) yoğrulan, kişinin niyetine ve çabasına göre dereceleri ve seviyeleri olan "dinamik ve evrimleşen bir etik yolculuktur" (ehdâ).

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "s-b-l" lafzı, sözlükte "yol, cadde, akıp gitmek, yöntem ve izlenen çizgi" anlamlarına gelmektedir. Temyiz (kapalılığı gideren açıklayıcı isim) formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir hedefe varmak için üzerinde kolaylıkla ve pürüzsüzce akılıp gidilen, izi açık ve engelsiz olan yön/rota" olduğunu bildirir. Başaklara (sünbül) ve yağmura da bu akışkanlık sebebiyle bu kökten isim verilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (sebîlâ) estetik ve felsefi kapanışını muazzam bir tahlille inceler. Ayet, insanların kendi iç dünyalarındaki o karmaşık, düğümlenmiş ve kısıtlayıcı "şâkilelerinden" (psikolojik mizaçlarından/farklılıklarından) başlamıştır. Karakterler (şâkileler) birbirinden farklı, çapraşık ve milyonlarcadır. Ancak ayetin sonu, bu kaotik içsel farklılıkları alır ve Allah'ın mutlak ilmi (a'lemü) önünde tek, pürüzsüz ve aydınlık bir "yola" (sebîlâ) bağlayarak bitirir. Fasıla, insanın içindeki o labirent gibi karmaşık karakterin (şâkilenin), nihayetinde hakikate giden o "apaçık ve tek ahlaki yol/istikamet" (sebîl) üzerinde nasıl hizalanması gerektiğini ontolojik bir sükûnetle mühürleyerek analizi dondurur. Yollar farklı olsa da, hakikatin menzili (sebîl) tektir ve onu bilen sadece Allah'tır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X