Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 83. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 83. Ayet

    وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ en’amnâ ‘alâ-l-insâni a’rada veneâ bicânibih(i)(s) ve-iżâ messehu-şşerru kâne yeûsâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer; başına bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer.”

      İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer. Bu İlâhî beyanda belirtilen nimetin Muhammed (s.a.) olması muhtemeldir. Çünkü daha önce de sözünü ettiğimiz üzere, müşrikler şaşkınlık ve körlük içinde olup Allah’ın dinine yol bulamıyorlar, [ve kendilerinin bir uyarıcı ve inanmak için Hakka çağıran bir davetçilerinin olmasını temenni ederlerdi ve Allah’ın şu sözleri ile haber verdiği gibi buna yemin de ederlerdi]: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse, herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu, sadece (Hak’tan) uzaklaşmalarım arttırdı”. En doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra Allah Teâlâ, kendi dinine çağırması ve kendi yolunu açıklaması için Muhammed’i (s.a.) gönderdi, bu Allah katından büyük bir nimetti, fakat onlar ondan yüz çevirdiler ve uzaklaştılar. Müfessirlerin yaptığı yorumun şu olma ihtimali vardır: İnsana rızık ve geçim işi genişletildiği zaman, Allah’a dua etmekten yüz çevirir ve O’ndan uzaklaşır.

      İnsanın başına bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer. Yani hayırdan ümidini kesen olur, asla ona dönmez. İşte o müşriklerin âdeti de böyle idi. Onlar, kendilerine bir kötülük dokunduğu ve belâ isabet ettiği zaman Allah’a ihlâsla dua ederlerdi, bunlar kalktığı ve bertaraf olduğu zaman ise Allah’ı inkâr ederlerdi. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi; “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar”; “Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır” ve benzer âyetler. İnsanların hepsi dört fırkadan oluşmuştu: Bir kısmının yolu, belirttiğimiz gibi, şiddet halindeyken Allah’a hâlisâne dua ederler, genişlik ve rahatlık zamanında Allah’ı inkâr ederlerdi. Bir kısmı, rahatlık ve nimet zamanlarında Allah’a inanırlar, şiddet zamanında ise onu inkâr ederlerdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah’a şartlı olarak kulluk eder”. Bunlar münafıklardır. Bir kısmı da bütün durumlarda Allah’ı inkâr eder. Dördüncü fırka müslümanlardır ki bunlar bütün durumlarda genişlik ve rahatlık durumunda da şiddet durumunda da Allah’a inanırlar. Aslında insanlar bu durumda idiler. Buna göre bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer meâlindeki beyan putlardan ümit keser şeklinde olur gibi görünüyor. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi “Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. İşte bu onların, ibadet ettikleri putlardan ümit kesmeleri olur. Fakat müfessirler bunu belirttiğimiz gibi, hayırdan ümit kesmeye, hayra bir daha dönmemeye çevirdiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve izâ (وَإِذَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "zaman, -dığı vakit, -dığında" manalarına gelen zaman ve şart zarfı "izâ" edatının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, "izâ" edatının Arap belagatindeki kullanım bağlamını inceler. İhtimal bildiren "in" (eğer) edatı yerine, gerçekleşmesi kesin ve mutlak olan durumlar için kullanılan "izâ" (dığında) zarfının tercih edilmesi; insanoğlunun ilahi nimete mazhar olmasının da, o nimete nankörlük etmesinin de sıradan bir ihtimal değil, tarih boyunca bütünüyle kanıtlanmış "kaçınılmaz ve fıtri/ontolojik bir kesinlik" (tahkik) olduğunu zihinlere kazıyan sarsılmaz bir dilbilgisel kurgudur.

        En'amnâ (أَنْعَمْنَا)

        Kelimenin kökü "n-a-m" olup sözlükte "yumuşaklık, pürüzsüzlük, refah, hayatın kolaylaşması ve nimet" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (in'âm/nimetlendirmek) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz nimet verdik/nâ) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "darlığın, şiddetin ve zorluğun (büs) tam zıddı olarak; hayatın pürüzsüzleşmesi, bolluğa kavuşması ve insanın bütünüyle rahata ermesi" olduğunu bildirir. Hayvanlara (en'âm) da insanın hayatını kolaylaştırdıkları ve yumuşattıkları için bu kökten isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "in'âm" eyleminin sadece kaba bir maddi zenginlik olmadığını; Yaratıcı'nın insana fıtri ihtiyacını karşılayacak o devasa genişliği, aklı, sağlığı, barışı ve hidayeti ihsan ederek onun varoluşsal sancılarını "yumuşatması/gidermesi" olduğunu aktarır.

        Alel-insâni (عَلَى الْإِنسَانِ)

        Arapçada "üzerine, üstüne, -e" manalarına gelen ve yönelme bildiren "alâ" harf-i ceri ile "ü-n-s" (ünsiyet/alışmak) veya "n-s-y" (unutmak) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-İnsan" isminin birleşimidir. İyiliğin yöneldiği muhatabı belirler.

        İbn Fâris, bu ismin "n-s-y" (unutmak) kökünden türediği yönündeki etimolojik görüşe dikkat çekerek, insana "fıtratındaki o ilahi sözleşmeyi ve kendisine yapılan o büyük nimetleri hızla unutmaya" son derece meyyal zayıf bir varlık olmasından dolayı bu ismin verildiğini aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "insan" kelimesinin Kur'an'daki sosyolojik ve teolojik diyalektiğini tahlil eder. Kur'an'da "mümin" veya "müttaki" lafzı yerine "insan" (el-insân) kelimesi yalın olarak kullanıldığında, genellikle insanın fıtratındaki o aceleci, pragmatist, nankör ve kibre meyyal olan "zayıf potansiyel" kastedilir. Nimetin faili mutlak güç sahibi "Biz" (azamet) iken, muhatabın bu "zayıf ve unutkan" tabiatıyla (insan) sahneye sürülmesi, nankörlüğün psikolojik altyapısını hazırlar.

        A'rada (أَعْرَضَ)

        Kelimenin kökü "a-r-d" olup "genişlik, yüz çevirmek, yan çizmek, sırt dönmek ve umursamamak" manalarına gelir. İf'al babında (i'raz) mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye karşı doğrudan göğsünü değil, yan tarafını (arz/genişlik) dönerek bakışını kaçırmak, yönünü ve ilgisini kasıtlı olarak başka tarafa çevirmek" olduğunu bildirir.

        Dücane Cündioğlu, "i'raz" (yüz çevirme) eyleminin barındırdığı felsefi çelişkiyi ve nankörlüğü değerlendirir. İnsanoğlu nimeti aldığında, o nimeti kendi çabasının (aklının, ticari zekasının) mutlak bir hakkı olarak görme kibrine kapılır. Nimet geldiğinde nimetin asıl kaynağını (Yaratıcı'yı) hatırlayıp şükredeceğine, tam tersi bir pragmatizmle O'na ihtiyaç duymadığı yanılgısına düşerek Yaratıcı'dan "yüz çevirir" (a'rada). Nimete boğulan insanın hakikatten yan çizmesi, ontolojik bir körlüktür.

        Ve neâ (وَنَأَىٰ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "n-e-y" (uzaklaşmak, araya mesafe koymak, kopmak) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "fiziksel veya mekânsal olarak bir şeyden bütünüyle kopmak, araya devasa bir mesafe/boşluk koyarak geriye çekilmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "neâ" (uzaklaştı) fiilinin "a'rada" (yüz çevirdi) eylemini tamamlayan ikinci ve çok daha sarsıcı bir aşama olduğunu tahlil eder. İ'raz kalben/zihnen bir ilgisizlik ve yan çizme iken; "neâ", kişinin bizzat fiili ve fiziksel olarak da ibadetten, itaatten ve şükürden "bütünüyle kopup bedenen uzaklaşmasını" ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, "a'rada" (içsel yüz çevirme) ve "neâ" (dışsal/fiziksel uzaklaşma) fiillerinin peş peşe (atıfla) gelmesindeki o devasa edebi pekiştirmeyi (ıtnâb) inceler. İnsanın ilahi nizamdan kopuşu sadece bir düşünce kayması değil; bütünüyle hem ruhen hem bedenen gerçekleşmiş, mutlak ve küstahça bir firardır.

        Bicânibihî (بِجَانِبِهِ)

        Kelimenin kökü "c-n-b" olup sözlükte "yan, taraf, böğür, kenar ve uzak" anlamlarına gelmektedir. Başında "ile" manası katan "bâ" (bi) harf-i ceri, sonunda insana dönen "onun" (hî) zamiri bulunur. "Yanını/böğrünü dönerek" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin asıl yüzü veya merkezi olmayan, yan tarafı, köşesi" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "bicânibihî" (yanını/böğrünü dönerek) ifadesinin barındırdığı o muazzam edebi, görsel (vizüel) ve psikolojik kibri tahlil eder. Kur'an, insanın nimeti alınca sadece sessizce uzaklaştığını söylemez. Bizzat o insanın küstah vücut dilini resmeder. İnsan; "yanını/böğrünü şişirerek, omuz silkerek, burnu havada, bütünüyle umursamaz ve son derece şımarık bir vücut diliyle" (bicânibihî) o nimeti verene sırtını döner. Fıtratın o tok ve kibirli anatomisi, cümlenin sonundaki bu kelimenin ihtiva ettiği küstah hareketle (böğrünü dönmek) dondurulur.

        Ve izâ (وَإِذَا)

        Atıf/bağlaç harfi "ve" ile zaman/şart zarfı olan "izâ" edatının tekrarıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "izâ" edatının aynı ayet içinde ikinci kez kullanılmasının Arap belagatindeki "mukabele" (simetrik zıtlık) sanatını kurduğunu belirtir. İnsanın o nankör, şımarık ve böğrünü dönen kudretli halinden; birdenbire zayıf, kırılgan ve çaresiz haline geçişindeki o keskin felsefi kontrast, bu edatın tekrarıyla kusursuzca ikiye bölünür.

        Messehü (مَسَّهُ)

        Kelimenin kökü "m-s-s" olup sözlükte "dokunmak, el sürmek, hafifçe temas etmek, isabet etmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiilin sonuna insana dönen "ona" (hü) nesne zamiri eklenmiştir. "Ona dokundu/dokunduğunda" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "iki nesnenin birbirine şiddetle ve ezip geçerek değil, dıştan ve yüzeysel bir şekilde hafifçe temas etmesi, değmesi" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mess" (dokunma) fiilinin insanın kibriyle olan ironik çatışmasını değerlendirir. İnsanoğlu nimet içindeyken kendini bütünüyle yenilmez bir iktidar sahibi sanır. Ancak kriz (şerr) bütünüyle onu helak edici bir boyutta değil, sadece "ufacık bir dokunuşla, hafif bir temasla" (messe) isabet ettiğinde bile o devasa kibir anında tuzla buz olur. İnsanın gücü, ufacık bir ilahi "yoklamaya" (dokunuşa) bile dayanamayacak kadar kof ve kurgusaldır.

        Eş-Şerru (الشَّرُّ)

        Kelimenin kökü "ş-r-r" olup "kötülük, zarar, fesat, bedensel veya ruhsal kriz, hastalık" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "messe" fiilinin faili (öznesidir).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "hayrın (iyiliğin ve menfaatin) tam zıddı olarak; insanın varlığını bozan, ona eza veren ve dengesini yıkan her türlü olumsuz/eksik durum" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "şerr" kavramının sadece soyut ve ahlaki bir kötülük olmadığını; insanın dünyevi konforunu bozan, onu korkutan hastalık, açlık, fakirlik veya ölüm tehdidi gibi ontolojik "daralma/kriz" durumlarının bütünü olduğunu analiz eder. İnsan nimeti (hayrı) kendinden bilirken, varoluşsal bir kriz (şerr) dokunduğu an fıtratı anında çöker.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin burada sıradan bir geçmiş zaman hikayesi (idi) olmadığını; "İnsanın kriz anındaki bu çökmüş ve ümitsiz ruh halinin geçici bir tesadüf olmadığını, bizzat insanın o zayıf tabiatında yerleşmiş, değişmez (sübut) ve sürekli bir fıtrat defosu olduğunu" kaydettiğini belirtir.

        Yeûsâ (يَئُوسًا)

        Kelimenin kökü olan "y-e-s" lafzı, sözlükte "ümit kesmek, bütünüyle karamsarlığa kapılmak, çaresizlik ve kopmak" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde, eylemin şiddetini ve aşırılığını bildiren mübalağa sıygası (mübalağalı ism-i fail) formundadır. Cümlede "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kalbin bir şeyin gerçekleşmesinden tamamen umudunu kesip, bütünüyle ondan kopması, direncin kırılması ve koyu bir karamsarlık" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ye's" eyleminin, rasyonel bir bekleme hali olmadığını; insanın ilahi rahmeti ve Yaratıcı'nın kudretini bütünüyle unutarak kendi karanlığına, acziyetine ve çaresizliğine gömüldüğü o koyu, isyankâr "mutlak ümitsizlik/çöküş" durumu olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan "yeûsâ" (aşırı ümitsiz/mutlak karamsar) kelimesinin teolojik ve psikolojik manifestosunu muazzam bir tahlille değerlendirir. İnsan, nimet içindeyken Yaratıcı'ya omuz silkip uzaklaşan (neâ bicânibihi) devasa ve küstah bir tanrı taslağı gibi davranırken; ufak bir kriz (şerr) dokunduğunda anında o sahte iktidarı çöken, ağlayıp sızlanan, direncini yitiren ve Allah'ın o sınırsız rahmetinden "aşırı derecede, bütünüyle ümit kesen" (yeûsâ) zavallı ve aciz bir varlığa dönüşür. Ayetin fasılası, insanın kibriyle çaresizliği arasındaki o korkunç felsefi uçurumu; bu "mübalağalı ümitsizlik" (yeûsâ) kelimesinin barındırdığı o dipsiz psikolojik çöküşle dondurarak kapatır. Varlığına Allah'ı merkez almayan insan, nimet varken şımarık bir nankör (a'rada), bela varken ise tükenmiş bir yeis (yeûsâ) olmaya mahkûmdur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X