Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 82. Ayet

    وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venunezzilu mine-lkur-âni mâ huve şifâun verahmetun lilmu/minîne(ﻻ) velâ yezîdu-zzâlimîne illâ ḣasârâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını arttırır.”

      Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifadır. Sanki bu âyet işin başlangıcında inmiştir. Çünkü biz indiririz, buyurdu da Kur andan şifa olanı indiririz demedi. Yüce Allah’ın: Kur’ân’dan şifa olan şeyi indiririz meâlindeki beyanın, Kur’ân’ın kendisini indiririz anlamında olması da mümkündür. Bu da bizim belirttiğimiz mânadır. Bunun, Kur anda yer alan, onların başına gelecek olaylara dair tehditler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sanki bunlarda müminler için bir şifa vardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları cezalandırsın”. Yahut şöyle deriz: “yaparız” fiili yerine “yaptık” kelimesinin belirtilmesi de mümkün olur. Bunun Kur andaki örnekleri çoktur.

      Müminler için şifa ve rahmet olan. Yani dünyada şifa isteyen müminler için şifadır, ona sarılanlar için de âhirette rahmettir. Yani dünyada Kurandan şifa elde etmek isteyene o şifadır, dünyada ona sarılana âhirette rahmettir, her ne kadar Kuran bizzat kendisi şifa ve nur olsa da ondan yüz çeviren ve ona küçümseme ve hafife alma gözü ile bakan zâlimler için körlük, ziyan ve karanlıktır. Fakat o kendisine saygı ve yüceltme gözü ile bakanlara şifa ve rahmettir. Bunun gibi, duyular âleminde bir şeyi gören kimse gözün nuru ile ışığın (hava) nuru ile ve bu iki nuru örten perdelerin birlikte kalkması durumunda görür. Çünkü bir göz kör olursa ışığın (hava) nuru tecelli etse de bir şeyi göremez. Bunun gibi gözün nuru tecelli etse de ışığın (hava) nurunu bir şey örttükten sonra yine göz görmez. Belirtilen şeyler olsa da göz ancak iki nur ile görür; Gözün nuru, havanın nuru. Kâfirin kalbini, karanlık örttüğü için Kuranın nurunu ve şifasını göremez. Mümin kul ise imanının nuru ile Kur an’ın şifasını ve nurunu görür. İlâçlar da bunun gibidir -kendileri itibariyle her ne kadar şifalı ve faydalı olsalar da- ancak insan tabiatının kabul etmesi ile fayda verirler. Çünkü -şifalı olsalar da- bunları tabiat kabul etmezse sahibine fayda sağlamazlar, bu ilâçlar şifa da vermezler, ashnda olduğu gibi zararlı olurlar ve şifa vermez duruma gelirler. Kur an da buna göre değerlendirilir, her ne kadar zatında şifa ve nur olsa da kâfir için ziyan ve körlük olur, küfrün karanlığı, onun nuruna sirâyet ederek kendisi için fazlalık, pislik, isyan ve nefrete intikal eder, bu sebeple kendisinde şifa ve rahmet yok gibi olur. İşte zâlimlerin ise sadece ziyanını arttırır meâlindeki beyanın anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve nünezzilü (وَنُنَزِّلُ)

        Kelimenin kökü "n-z-l" olup sözlükte "yüksek bir yerden aşağıya doğru inmek, konaklamak, yerleşmek ve misafir olmak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tenzil) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz indiririz/indiriyoruz) zikredilmiştir. Başında atıf/bağlaç harfi (ve) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin, şahsın veya nesnenin yüksekte bulunduğu bir konumdan, dikey bir eksende aşağıya doğru süzülerek gelmesi, bir yere yerleşmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tenzil" eyleminin "inzal" kelimesinden farklı olarak Kur'an'ın ontolojik iniş biçimini (keyfiyetini) nitelediğini aktarır. İnzal, bir şeyin toptan ve bir defada indirilmesi iken; tenzil (nünezzilü), vahyin yirmi üç yıllık bir süreye yayılarak, parça parça, olayların seyrine göre, derece derece (necm necm) ve insanın psikolojisini/fıtratını eğiterek yeryüzüne "peş peşe indirilmesi" işlemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tenzil eyleminin mazi (geçmiş zaman) değil de doğrudan muzari (şimdiki/süreklilik bildiren) kip ile "nünezzilü" (Biz indiriyoruz) şeklinde gelmesinin teolojik dinamizmini tahlil eder. Vahiy, tarihin belli bir döneminde inip bitmiş cansız bir metin değildir. Kur'an'ın inişi, okunduğu her çağda, muhatabın kalbinde ve o anki krizlerinde Yaratıcı'nın müdahalesi olarak bizzat "şu an, kesintisiz ve canlı bir şekilde inmeye (nüzul etmeye) devam eden" eylemsel bir sürekliliktir.

        Minel (مِنَ)

        Arapçada "den, dan, bir kısmı, içinden" manaları katan "min" harf-i cerinin ve belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetteki "min" edatının Arap belagatindeki fonksiyonunun tefsir geleneğinde iki farklı şekilde okunduğunu inceler. Bu edat "teb'îziyye" (Kur'an'ın sadece bir kısmı şifadır) şeklinde anlaşılamaz; zira Kur'an'ın bazı ayetleri şifa, diğerleri lüzumsuz değildir. Aksine bu edat, Arapçada "beyâniyye" (açıklayıcı) işlevi görür ve cümlenin asıl manasını "Kur'an denen o devasa hakikatin, bizzat ve bütünüyle bir şifa olduğu" şeklindeki o sarsılmaz ve mutlak teolojik kurguya bağlar.

        Kur'âni (الْقُرْآنِ)

        Kelimenin kökü "k-r-e" olup sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, cem etmek" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) almış, "min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) formundadır. Vahyin kendisine verilen en temel özel ismidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık duran şeyleri (harfleri, kelimeleri veya insanları) tek bir gaye etrafında birleştirmek, onları anlamlı bir bütünlükte toplamak ve dille açıkça ifade etmek" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, "Kur'an" kelimesinin sadece saf Arapça bir kökten türemediğini, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini lügatinde çok önemli bir yeri olan Süryanice "Keryana" (litürjik okuma, dini mecliste kutsal metni seslendirme) sözcüğüyle olan o derin etimolojik ve teolojik akrabalığını analiz eder. Kur'an, sadece kapağı olan sessiz bir kitap değil; evrenin Rabbinden gelen, toplanan, yüksek sesle ritüelistik olarak okunan ve ilan edilen o devasa, canlı "ilahi seslenişin/okumanın" ta kendisidir.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemindeki sıradan hitabet ve şiir okuma geleneğinin, bu kelimeyle (Kur'an) nasıl yepyeni, mutlak ve aşkın bir evrensel teolojik kavrama dönüştüğünü inceler. Okunan şey artık beşer kelamı değil, ontolojik bir kurtuluş rehberidir.

        Mâ (مَا)

        Arapçada cansız varlıklar veya mefhumlar için kullanılan "o şey ki, -an, -en" manalarındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "Kur'an'dan o şeyi (şifa olanı) indiriyoruz" şeklinde cümleyi birbirine bağlar.

        Hüve (هُوَ)

        Arapçada üçüncü tekil şahıs olan "O" manasındaki (eril) munfasıl (ayrık) zamirdir.

        Celaleddin el-Suyuti, "mâ" ism-i mevsulünden hemen sonra gelen bu "hüve" (o) zamirinin Arap belagatinde "damîr-i fasl" (ayırma/pekiştirme zamiri) işlevi gördüğünü tahlil eder. Ayet "Kur'an'dan şifayı indiririz" diyerek kestirip atmaz; araya giren bu "O" (hüve) zamiriyle; o inen ayetlerin/okumanın "bizzat kendisinin, zatının, kelimesi kelimesine ta kendisinin (hüve)" şifa olduğunu zihinlere katmerli bir kesinlikle çakar.

        Şifâün (شِفَاءٌ)

        Kelimenin kökü olan "ş-f-y" lafzı, sözlükte "iyileşmek, hastalıktan kurtulmak, uca/kenara gelmek ve sağlığa kavuşmak" anlamlarına gelmektedir. İsim (masdar) formunda merfu (ötre) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin sınırı, uç noktası ve kenarı" (şefâ) olduğunu belirtir. Şifa bulmak (sağaltım); insanın o ağır ve boğucu hastalığın içinden sıyrılıp çıkarak, krizin kenarına/kıyısına ulaşması ve bütünüyle selamet alanına ayak basması eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şifa" kavramının Kur'an'daki ontolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an'ın şifası sıradan, bedensel ve fizyolojik bir tıp reçetesi değildir. O; insanın kalbindeki ve aklındaki şirki, nifakı, cehaleti, kibri, varoluşsal bunalımı ve ahlaki çürümeyi tedavi eden, ruhu o ağır hastalıklardan (hastalıklı kurgulardan) bütünüyle arındırıp temizleyen devasa bir "kognitif (bilişsel) ve ruhsal sağaltım" (şifa) mekanizmasıdır. İman, bilincin şifasıdır.

        Dücane Cündioğlu, insan fıtratının dünyevi arzularla, tüketimle ve materyalist hırslarla nasıl "hastalandığını" ve Kur'an'ın buna karşı nasıl bir ontolojik ilaç (şifa) olarak indiğini değerlendirir. İnsanoğlu tabiatı gereği şüpheye ve yıkıma meyillidir. Kur'an, insanın kendi içine inşa ettiği o hastalıklı, sahte duvarları yıkan; şüphenin zehrini panzehir gibi emen felsefi ve ilahi bir müdahaledir.

        Ve rahmetün (وَرَحْمَةٌ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "r-h-m" (acımak, şefkat göstermek, korumak, iyilik etmek) kökünden türeyen masdar isminin (rahmet) birleşimidir. Merfu (ötre) konumunda şifaya atfedilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimseye karşı duyulan ve onu mutlak bir şekilde korumaya, ona iyilik yapmaya iten fıtri incelik, acıma ve şefkat duygusu" (rikkat) olduğunu belirtir. Anne rahmine bu ismin verilmesi de o koruyucu, besleyici fıtratından kaynaklanır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "şifa" ve "rahmet" kelimelerinin yan yana gelişindeki (tertip) o muazzam teolojik ve edebi mantığı inceler. Ayette önce "şifa" zikredilir, sonra "rahmet" gelir. Zira Arap belagatindeki "tahliye" (temizleme) kuralı gereği; kalpteki hastalık, şirk ve kirler (şifa ile) bütünüyle temizlenip sökülüp atılmadan, ilahi şefkat ve nur (rahmet) o kalbe yerleşemez. Önce kalbin zehri kusulur (şifa), ardından o temizlenen boşluğa Yaratıcı'nın hudutsuz lütfu, sevgisi ve kudsiyeti (rahmet) bütünüyle dolup taşar.

        Lilmü'minîne (لِّلْمُؤْمِنِينَ)

        Arapçada "için, ait, -e" anlamlarına gelen "lam" (li) harf-i ceri ile "m-e-n" (güvenmek, emniyette olmak, korkudan arınmak) kökünden türeyen, if'al babında ism-i fail çoğul (inananlar/güvenenler) isminin (el-mü'minîn) birleşimidir. "Lam" edatından dolayı esre (mecrur) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "korkunun ve paniğin zıddı olarak sarsılmaz bir ruhsal sükûnet; bir haberi, bilgiyi veya makamı kalple tereddütsüz onaylayıp (tasdik) ona sırtını yaslamak" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "müminler için" (lilmü'minîne) lafzının getirdiği o devasa sosyolojik ve kelami kuralı değerlendirir. Vahyin taşıdığı o "şifa ve rahmet" evrensel bir sihir, mekanik bir büyü değildir. O devasa ilahi nura muhatap olmak; insanın kendi kibrini bir kenara bırakıp kendi hür iradesiyle o kitaba kalbini açmasına, hakikati onaylamasına ve teslim olmasına (iman/tasdik) bağlıdır. Ön koşul imandır; iradesini kapatan (mümin olmayan) kimseye o şifa nüfuz etmez.

        Ve lâ (وَلَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "lâ" (hayır, değil, etmez) edatının birleşiminden oluşur. Cümlenin ikinci ve trajik kısmına geçişi sağlar.

        Yezîdü (يَزِيدُ)

        Kelimenin kökü "z-y-d" olup "artmak, çoğalmak, ilave etmek ve ziyade olmak" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mevcut aslına, niceliğine yahut hacmine eklenen her türlü fazlalık, kökün dışarıya doğru taşması/katlanması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" (artırma) fiilinin Kur'an'da iyilik ve lütuf için kullanıldığı gibi; insanın içindeki azgınlığın, nifakın veya zararın fıtratı zorlayarak "katlanarak taşmasını ve ontolojik bir yüke dönüşmesini" nitelediğini aktarır.

        Ez-Zâlimîne (الظَّالِمِينَ)

        Kelimenin kökü "z-l-m" olup "sınırı aşmak, haksızlık etmek, karanlık, adaletten sapmak ve bir şeyi asıl yerinden etmek" manalarına gelir. İsm-i fail çoğul (zâlimler) formunda belirlilik takısı (el) almış nesne (mef'ul) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kendi doğal, meşru, dengeli ve ahlaki yerinden (merkezinden) çıkarıp, olmaması gereken bambaşka (eksik veya taşkın) bir yere koymak" olduğunu bildirir. Işığın/hakikatin bittiği yer olan karanlığa (zulmet) bu ismin verilmesi bundandır.

        Toshihiko Izutsu, "Zâlim" kavramının Kur'an'daki semantik ve ontolojik alanını analiz eder. Burada zâlim, sadece sokakta bir başkasına kaba kuvvet uygulayan kişi değildir. Ayetteki zâlim; bizzat Allah'ın ayetlerini (şifayı) reddederek, şirke batarak kendi fıtratına, kendi varoluşsal gayesine ve aklına "haksızlık eden", hakikatin sınırlarını çiğneyen ve kendisini bile isteye o koyu karanlığa/zulmete gömen (müşrik) şahıstır. Şirk (ortak koşmak), evrensel sınırların ihlali olduğu için en büyük zulümdür.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, cümlenin başındaki olumsuzluk (lâ) edatı ile istisna (illâ) edatının yan yana gelmesinin Arap belagatindeki "mutlak hasr/kasr" (sınırlandırma ve tahsis) sanatını tahlil eder. Kur'an, o kibirli ve sınır tanımaz zâlimlere (müşriklere) pek çok şey kazandırmaz; onların inatçı okumaları, o ayetler karşısında sadece ve istisnasız tek bir ontolojik sonucu artırır, onları o tek kavrama (hüsrana) mahkûm ederek hapseder.

        Hasârâ (خَسَارًا)

        Kelimenin kökü olan "h-s-r" lafzı, sözlükte "ziyan etmek, sermayeyi bütünüyle tüketmek, aldanmak, iflas, hüsran ve helak" anlamlarına gelmektedir. Masdar (isim) formunda mef'ul (nesne) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kârın ve kazanımın (ribh/fevz) tam zıddı olarak, insanın elindeki ana sermayenin bütünüyle erimesi, sıfırlanması, tükenmesi ve onarılamaz bir zarara/iflasa uğraması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hasar/hüsran" kavramının sadece pazardaki ticari bir para kaybı olmadığını; insanın fıtrattan getirdiği o tertemiz ontolojik sermayeyi (akıl, ömür, fıtrat ve irade) inatla, küfürle ve zulümle bütünüyle yanlış yolda harcayarak "manevi ve varoluşsal bir iflasa" sürüklenmesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan "hasârâ" (mutlak ziyan/hüsran) kelimesinin oluşturduğu felsefi ve teolojik sarsıntıyı (diyalektiği) muazzam bir tahlille değerlendirir. Yaratıcı aynı yağmuru/vahyi (Kur'an'ı) yeryüzüne indirir. Ancak o yağmur (su), müminin kalbine indiğinde orada şifa ve rahmet yeşertirken; zâlimin kalbine değdiğinde onun kibrini, öfkesini ve düşmanlığını "katlayarak artırır". Vahiy (Kur'an) nötr değildir; o bir fıtrat aynasıdır. Zâlim, Kur'an'a karşı mücadele ettikçe ve onu inkar ettikçe; ayet ayet kendi aleyhine delil biriktirir ve bütünüyle kendi inatçı eliyle o devasa "mutlak ziyana/hüsrana" (hasârâ) sürüklenir. Fasıla, ilahi nurun o zıtlaştırıcı/ayrıştırıcı özelliğini, zâlimin o dondurucu ve trajik iflasıyla (hasârâ) bıçak gibi keserek mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X