وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 81. Ayet
Daralt
X
-
“De ki: ‘Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”’
De ki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bazıları hak geldi meâlindeki cümlenin, İslâm geldi demek olduğunu söylemiştir. Denildi ki: Hak olan Kuran geldi demektir. Yine denildi ki; Muhammed geldi demektir. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Hak ve hakkın izleri geldi, bâtıl ve bâtılın izleri gitti. Yahut hakkın kuvvetli delilleri ve burhanları geldi, bâtılın şüpheleri ve yaldızları gitti. Sözünü ettiğimiz gibi hakkın, îslâm ve Hz. Peygamber (s.a.) anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Bâtıl yıkılıp gitti. Yani bâtıl gitti ve diğer dinler ve mezhepler, puta tapınmalar ve benzeri diğer dinî işler gitti. Dediler ki: Bunun aslı şudur: İnsanlar Hz. Peygamber’in (s.a.) peygamber olarak gönderilmesinden önce şaşkınlık içinde ve yolunu kaybetmiş vaziyette idiler; bu durum Hz. îsâ’nın yeryüzünden göğe kaldırılmasından sonra Allah’ın dinini ve onun yolunu kaybetmiş olmalarından kaynaklanmıştı. Allah’ın yolunu bulamıyorlar, doğru bir şeye erişemiyorlar, hayretler içinde üzgün vaziyette idiler; tâ ki Allah Teâlâ onları Allah’ın dinine çağırmak, kendisinden önceki peygamberlerin sarıldığı Allah’ın yolunu insanlara açıklamak ve içine düştükleri şaşkınlıktan onları kurtarmak için Hz. Muhammed’i (s.a.) gönderdi de O bu görevleri yerine getirdi. İşte Hak geldi, bâtıl yok oldu meâlindeki beyanın anlamı budur. Yani yitirdikleri hak geldi ve bundan dolayı onlar sevindiler. Bâtıl yıkılıp gitti, yani gitti ve silinip yok oldu, gerçekten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Yani gidecek ve yok olacaktır, hayır getirmez, ehline fayda getirmez. Hak ise takipçisine fayda getirir.
Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bu beyana muhatap olanlar, hakkın gelmesinden, bir mekândan başka bir mekâna intikal etmeyi yada bâtılın yok olup gitmesinden falanm gelip filanın gitmesini anlamamışlar, belki hakkın gelmesinden, onun ortaya çıkışını ve yükselişini anlamışlar, bâtılın yıkılıp gitmesinden yok olmasını, mahvolmasını ve kıymetten düşmesini anlamışlardır. Buna göre, arazlar gelmesinden, cisimlerin ve bedenlerin gelişini anlamamışlardır. Buna göre: “Senin Rabb’in geldiği zaman” meâlindeki beyandan Allah’ın, bir mekândan başka bir mekâna intikal etmesi mânasının anlaşılması gerekmez. “Sonra arşa istiva etti” meâlindeki beyandan da yaratıkların istivası, yani bir taht üzerinde bulunması gibi bir mâna anlaşılmaz, Allah’ın inmesinden yaratıkların inmesi gibi bir mâna anlaşılmaz. Nitekim arazlara nispet edilen fiillerden, bedenler ve cisimlerden anlaşılan mâna da anlaşılmaz, belki bundan anladıkları mâna diğerinden anladıklarından başkasıdır. Buna göre, Allah’a nispet edilen fiil ve niteliklerden yaratıklara nispet edilenler anlaşılmaz, belki Allah yaratıklara benzetilmekten yahut yaratıkların ona herhangi bir nitelik bakımından yahut herhangi bir yönden benzemesinden de beridir, uzaktır. Aksine Allah kendisini nitelediği gibidir: “Hiçbir şey onun gibi değildir, o işiten ve görendir”; “Allah, onların ileri sürdüğü nitelemelerden uzak ve yücedir”. Zâlimlerin söylediklerinden Allah yücedir.
Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur. Denildi ki bâtıl gidicidir, ehline fayda getirmez, çünkü mahvolacaktır, kalmayacaktır; hak ise ehline fayda getirir ve kalıcıdır. Buna göre, yüce Allah hakka, kalıcı olan bir şeyi örnek vermiş, bâtılı da kalıcı olmayan ve durmayan bir şey ile anlatmış, şöyle buyurmuştur: “İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. îşte Allah böyle misaller getirir”. Yerinde açıklamıştık ki, Allah bâtıla köpük örneğini verdi, o yok olur, ondan faydalanılmaz, bâtıl da işte böyledir. Hakka da suyu örnek verdi, su yerde kalır ve insanlara fayda verir. Yine Allah bâtılı yerin üstünden sökülmüş sabit kalmayan kötü bir ağaçla temsilî olarak şu âyette anlatmıştır; “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. Allah hakkın örneğini, yerde sabitlenmiş ve karar kılmış meyve veren iyi bir ağaca temsilî olarak şu âyetle anlatmıştır: “Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti”. Bunlar (hak ve bâtıl) Allah’ın nitelediği gibidir; hak sabittir, hâkidir, kararı vardır, ehline fayda verir, bâtıl ise görülür, sonra silinir ve bekası yoktur.
Yorumu Yorumla
-
Ve kul (وَقُلْ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile kökü "k-v-l" (söylemek, konuşmak, ifade etmek ve iddiada bulunmak) olan emir (buyruk) kipi "kul" (söyle/de ki) lafzının birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dille telaffuz edilen, zihindeki bir kastı dışa vuran ve muhataba yöneltilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve politik ağırlığını değerlendirir. Yaratıcı, peygamberden bu sözü içinden geçirmesini veya sessizce fısıldamasını istemez; onu şirk sisteminin tam merkezinde (Mekke'nin fethinde veya Kâbe'nin putlardan temizlenişinde) bütün bir otoriteyi, düzeni ve kalabalıkları karşısına alarak "en yüksek sesle, eylemsel ve devrimci bir beyanla" (kul) haykırmasını emreder. Söz, bizzat eylemin kendisine dönüşür.
Câe (جَاءَ)
Kelimenin kökü "c-y-e" olup sözlükte "gelmek, varmak, ortaya çıkmak, vuku bulmak ve ulaşmak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin bizzat kendisinin, emrinin yahut mutlak etkisinin, uzakta olan bir noktadan hedeflediği yere varması, yüzleşmesi" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "meci/câe" eyleminin hakikat (el-hakk) ile birlikte kullanılmasının sıradan, fiziksel bir yürüme yahut geliş olmadığını; karanlığın üzerine doğan güneş gibi, şüpheleri bütünüyle ortadan kaldıran, karşısındaki her şeyi hükmü altına alan devasa bir "ontolojik zuhur/tezahür" olduğunu ifade eder.
El-Hakku (الْحَقُّ)
Kelimenin kökü "h-k-k" olup "sabit olmak, değişmemek, gerçeklik, doğru, varlığı kesin ve zorunlu olan" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "câe" fiilinin failidir (öznesidir).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin tıpkı kılıcın kınına, kapının menteşesine girmesi gibi yatağına/yuvasına sarsılmaz bir şekilde oturması, tam denk gelmesi ve oradan asla kımıldatılamaması" olduğunu bildirir. Varlığı kesin, sarsılmaz ve mutlak olan her şeye bu yüzden "hak" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hakk" kelimesinin Allah'ın isimlerinden biri olduğunu hatırlatarak; onun her türlü bâtılın, kurgunun ve yalanın zıddı olarak "varlığı bizzat kendinden (vacibü'l-vücud), asılsızlığı imkânsız ve mahiyeti pürüzsüz olan yegâne gerçeklik" olduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "Hakk" kavramının sadece epistemolojik (bilgisel) bir "doğru" olmadığını; aynı zamanda ahlaki, teolojik ve evrensel bir "varlık/nizam" kurgusu olduğunu analiz eder. Hakkın gelmesi; Kur'an'ın, tevhidin ve ilahi adaletin bizzat tarih sahnesine inerek o kokuşmuş putperest nizamı tasfiye etmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve politik haysiyeti değerlendirir. "Hakk" (hakikat) yeryüzüne kılıçla, kaba kuvvetle veya orduların gürültüsüyle gelmez. O, kendi doğasındaki o ezici varoluşsal ağırlıkla (câe'l-hakk) gelir ve sadece "var olması/görünmesi" bile karşısındaki sahte illüzyonları anında paramparça etmeye yeterlidir.
Ve zeheka (وَزَهَقَ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "z-h-k" (yok olmak, silinip gitmek, can çıkmak, parçalanmak) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) tekil fiilin birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin asıl yerinden kayıp gitmesi, tutunamaması, canın bedenden zorla ve acıyla sökülüp çıkması" olduğunu bildirir. Boşluğa düşüp kaybolan her şeye bu fiil kullanılır.
Celaleddin el-Suyuti, "zeheka" (yok olup gitti) fiilinin mazi (geçmiş zaman) kipiyle gelmesinin Arap belagatindeki "tahkik" (mutlak kesinlik) işlevini tahlil eder. Bâtılın yok oluşu, gelecekte olması umulan zayıf bir ihtimal değildir. Hakikat geldiği saniye, bâtılın yok oluşu bütünüyle tamamlanmış, bitmiş ve tarih olmuş kesin bir eylemdir (mazidir).
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), hakikatin gelişi ile bâtılın gidişi arasındaki o muazzam vizüel ve edebi tezatı (tıbak sanatını) inceler. Hakikat "câe" (geldi/zuhur etti) gibi vakur, ağırbaşlı ve sarsılmaz bir eylemle sahneye girerken; bâtılın gidişi sıradan bir ayrılışla değil, "zeheka" (can vererek, can çekişerek, paramparça olarak silinip gitti) gibi büyük bir hezimeti, zayıflığı ve yitip gitmeyi anlatan feci bir kelimeyle resmedilir. Bâtıl gitmez, bütünüyle can verir.
El-Bâtılu (الْبَاطِلُ)
Kelimenin kökü "b-t-l" olup "boşa çıkmak, asılsız olmak, geçersiz ve yalan olmak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "zeheka" fiilinin failidir (öznesidir).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin aslen var olmayıp sonradan kurgulanması, dayanağının çökmesi, ontolojik olarak bütünüyle hükümsüz kalması ve içinin boş olması" olduğunu belirtir. Hakkaniyetli olmayan her türlü iş (butlan) bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, "Bâtıl" kavramının, var gibi görünse de ontolojik bir temeli olmayan, hakkın ışığı değdiği an yok olmaya mahkûm salt bir illüzyon, bir gözbağı ve temelsiz bir yalan kurgusu olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (Etiyopça "batala" - boş ve faydasız olmak) dikkat çekerek; Kur'an lügatindeki bu kavramın sadece felsefi bir yalana değil, bilakis putların asılsızlığını, şirk sisteminin sahteliğini ve pagan/putperest ideolojinin içinin boşluğunu niteleyen devasa bir "teolojik reddiye" kelimesi olduğunu analiz eder. Hakikat tevhid (Allah), bâtıl ise şirktir (putlardır).
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin hukuki ve teolojik sonucuna geçerken kullanılan bu "İnne" edatının, "ta'lil ve te'kid" (gerekçe bildirme ve katmerli pekiştirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Bâtıl neden yok olmuştur? Kur'an, bu edatla başlayan cümleyle olayı spesifik bir Mekke olayından (putların kırılmasından) çıkarıp; ezelden ebediyete kadar geçerli o devasa evrensel yasayı (Sünnetullah'ı) mutlak bir kesinlikle zihinlere kazır.
El-Bâtıle (الْبَاطِلَ)
Aynı "b-t-l" (boş, asılsız, kurgu) kökünden gelen ismin, "inne" edatının ismi olarak nasb (üstün) halindeki tekrarıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin başında geçen bâtıl kelimesinin, burada "şüphesiz o" (innehû) şeklinde bir zamirle geçiştirilmeyip bütünüyle açık isimle (ism-i zahir / el-Bâtıl) tekrarlanmasının tefsir usulündeki kuralını kaydeder. Bu tekrar; hükmün sadece o anki Kâbe'deki somut putlar için değil, tarihin her döneminde, her coğrafyada ortaya çıkacak bütün asılsız ideolojiler, sahte kutsallar ve bâtıl sistemler için geçerli devasa bir şemsiye/evrensel kategori olduğunu belgeler.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kâne" fiilinin burada sıradan bir geçmiş zaman hikayesi (idi) olmadığını; bu eylemin Arapçada "devam ve sübut" (değişmezlik ve ebedi gerçeklik) bildirdiğini tahlil eder. Kur'an adeta "Bâtıl sonradan böyle olmadı; onun fıtratında, onun ezelî ve ebedî doğasında yok olmak, can vermek zaten mutlak bir varoluş yasası olarak (kâne) hep kodlanmıştı" şeklindeki sarsılmaz felsefi kuralı bu kelimeyle dikte eder.
Zehûkâ (زَهُوقًا)
Aynı "z-h-k" (yok olmak, silinip gitmek, can vermek) kökünden türeyen "Fa'ûl" vezninde bir sıfattır. Cümlede "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin bütünüyle asılsızlaşıp canının/etkisinin silinip gitmesi" manasını pekiştirir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "Fa'ûl" (mübalağa/aşırılık bildiren etken sıfat) vezninde gelmesinin; bâtılın kendi içinde tutunamayan, en ufak bir hakikat ışığı değdiğinde anında ve şiddetle buharlaşmaya, parçalanmaya ve yok olmaya programlanmış o "aşırı zayıf, dirençsiz ve dayanıksız fıtratını" nitelediğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan bu kelimenin (zehûkâ) teolojik ve estetik manifestosunu muazzam bir tahlille değerlendirir. Bâtıl (şirk, zulüm, yalan) dünyada ne kadar kalabalık görünürse görünsün, ne kadar çok kılıcı, serveti veya şımarık iktidarı olursa olsun; onun ontolojik yapısı devasa bir kurgudan ibarettir. Hakikat "geldiğinde" bâtıl onunla savaşamaz; zira onun doğası (kâne) zaten "zehûk"tur (dağılmaya, yok olmaya, can çekişerek bitmeye mahkûmdur). Fasıla, hakikatin o vakur, ezici varoluşu karşısında bâtılın o kof, sahte ve illüzyonist kalesini; bu tek kelimenin taşıdığı o devasa "mutlak siliniş/hiçlik" yasasıyla bütünüyle dondurarak muhatabın (müminin) kalbine sonsuz bir psikolojik zafer müjdesi indirir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla